20. Yüzyıl Felsefesi

5. ÜNİTE: 20. YÜZYIL FELSEFESİ

20. yüzyıl felsefesi, günümüze kadar uzanan toplumsal olaylar ve 18-19. yüzyıl felsefesinde yaşanan tartışmalara yönelik bu dönem filozofları tarafından yapılan felsefi sorgulamalar üzerinde yükselen bir felsefedir. Batı’da başlayan bu sorgulamalar sürecinde felsefede değişimler meydana gelmiş bazı filozoflar felsefede yeni ana akımlar oluşturmuştur. Çağın problemlerine duyarsız kalmayan Türkiye’deki filozof ve düşünürler hem bu ana akımlardan etkilenmiş hem de yeni felsefelerin oluşumlarına katkı sağlamıştır.

İnsanlık, 20. yüzyıla gelmeden önce hayatı derinden etkileyen olaylar yaşamıştır. Bu olayların başında Fransız İhtilali ve Sanayi Devrimi gelir. 19. yüzyıldaki fikir hareketleri, toplumsal sınıf mücadeleleri ve bazı devletler arasında yaşanan savaşlar bu etkilerin ilk ciddi örnekleridir. Bunların beraberinde ve devamında sosyoekonomik ve politik durumlarda meydana gelen köklü değişiklikler, 20. yüzyılda 1. ve 2. Dünya Savaşı’nın yaşanmasına neden olmuştur.

18-19. yüzyıl felsefesi; genel olarak felsefenin ortaya çıkış döneminden gelen felsefi, bilimsel ve sosyokültürel birikimin aydınlanmacı filozoflar tarafından sorgulandığı bir felsefe olarak düşünülebilir. Bu felsefenin 20. yüzyıl felsefesine olan etkisi, aydınlanma filozoflarının düşüncelerinde yatar. 18. yüzyıla doğru bilimin etkisi altındaki felsefeye bakış değişmiş, matematik ve fizik alanındaki ilerleme felsefede kesin bilginin aranmasına neden olmuştur. Ana problem, bilginin doğasına ilişkin sorgulamalarda gerçeğin ne olduğu ve nasıl bilinebileceği yönündedir. Bu açıdan oluşan felsefeler bilgi ve varlık üzerine yoğunlaşmıştır. Descartes kendi varlığını sorgulaması sonucunda açık seçik bilgiyi ancak aklın sağlayabileceğini ileri sürer. Bu bilgilerin akılda doğuştan var olduğunu söyler. J. Locke, Descartes’ın doğuştan bilgiler görüşüne karşı çıkmış ve bilgilere duyu verileri sayesinde sonradan sahip olunduğunu belirtir. Kant, bu iki görüşü sentezleyerek tartışmayı başka bir boyuta taşır. 19. yüzyılın ortalarına doğru bilimsel yönteme (tümevarıma) dayalı deneycilik anlayışı Hegel, Descartes ve kısmen de Kant’ın da savunduğu bilgide akılcılık görüşünün önüne geçmeye başlamıştır. Deneysel bilimlerin yükselişi, gerçeğin ne olduğu ve nasıl bilinebileceği problemine başka bir çözüm sunmuştur. Deneye konu edinilenin nesneler olduğu ve onun da bilimsel yöntemin sağladığı bilgiyle bilinebileceği düşünülmüştür. Dönem itibarıyla bu düşünüşün etkili savunucuları arasında Simon ve A. Comte vardır. Hegel, bilgiden önce varlığın konu alınması gerektiğini belirtir. Felsefe, ona göre ancak varlığın felsefesi olabilir ve insan, felsefeyle nesnenin arkasındaki ideyi (fikri) kavrayabilir. Comte, pozitivizm görüşünü ileri sürmüştür. Materyalist anlayışa dayalı olan bu fikir, metafiziği reddetmesi bakımından önemlidir. Pozitivizm, olgunun dışında gerçek hiçbir şey olmadığını ve ancak deneye dayalı bilimsel bilginin gerçeğin bilgisini içerdiğini savunur.

Fransız İhtilali’nin sonuçları değerlendirildiğinde devrimi isteyenler tarafından öne sürülen adalet ve eşitliğe dayalı toplum düzenine ulaşılamadığına yönelik görüşler ortaya çıkmaya başlamıştır. Pozitivizm akımı öncülüğünde Fransa’da yeni bir düzen arayanlar olmuştur. Sanayi Devrimi üzerine yapılan eleştiriler de İngiltere’de gitgide tırmanmış ve yeni düzen arayışları orada da görülmeye başlamıştır. Toplumda adil bir bölüşüm olmadığı fikri Almanya’yı da içine almış ve tüm Avrupa’yı, 20. yüzyıla doğru ise dünyayı sarmıştır. Bu arayışlar içinde öne çıkan siyasi düşünceler arasında sosyalizm hızla yayılmıştır. Bu açıdan en fazla eleştiriye uğrayan düşünür de Hegel olmuştur. Avrupa’daki gelişmeler doğrultusunda felsefede yeni fikirler oluşmuştur. Hegel felsefesine yapmış olduğu itirazın yanı sıra materyalizm ve pozitivizm düşüncelerinden etkilenen Marx, sosyalist düşüncenin öncülerinden biri olmuştur. Marx’ın görüşleri diyalektik materyalizmdir. Hegel’in tarihsel idealizmini, ekonomi temelinde tarihsel materyalizme dönüştürmüştür. 19. yüzyıl itibarıyla Almanya’da Hegel felsefesine karşı çıkan diğer bir filozof da Sören Kierkegaard’tır. Bu filozofun önemi sadece Hegel felsefesine itirazda bulunması değil; 20. yüzyıl felsefesini etkilemesi ve onun için de varoluşçu felsefe akımının öncülerinden biri olmasıdır. Kierkegaard, nesnel gerçeklik görüşünün karşısına öznel gerçeklik görüşünü çıkarır. Ona göre gerçek olan varoluştur.

20. YÜZYIL FELSEFESİNİN TEMEL ÖZELLİKLERİ, PROBLEMLERİ VE ANA AKIMLARI

Çağdaş bir felsefe olan ve belli bir coğrafyanın egemenliğinde olmayan 20. yüzyıl felsefesi, zaman içinde sistemleşmiş ve dünyanın çeşitli yerlerinde yapılır olmuştur. Dünya savaşlarının yaşandığı bu dönemde politik ve ekonomik çöküşlerle yaşanan dramatik olaylar, insanları umutsuzluğa sürükleyerek bunalıma sokmuş ve bireyselleşmelerine neden olmuştur. Yaşanan olaylar, insanların değer anlayışlarında değişimler meydana getirmiş ve bazı değerler derinden sarsılmıştır. Filozoflar, çağın bu sorunlarına karşı duyarlılık göstermiş ve bu durumu felsefelerinde işlemiştir. 20. Yüzyıl, felsefenin problemlerine yeni açıklamalar getirilen, felsefede uzmanlaşmaların olduğu, felsefenin yeni yöntemler kazandığı, felsefenin alanlarında derinleşilen, felsefede yeni ana akımların oluştuğu, sembolik mantık çalışmaların yoğunlaştığı, dilsel analizlerin yapıldığı, dil ve düşünce arası ilişkilerin incelendiği ve dil kuramlarının geliştirildiği, bilim üzerine yapılan çalışmalar sonucunda bilim felsefesi alanının kurulduğu, felsefe tarihinin en fazla yayın çıkardığı ve giderek de yayınlarının çoğaldığı, felsefenin üniversiteler aracılığıyla dünyanın her yerinde yapıldığı dönemdir.

20. YÜZYIL FELSEFESİNİN TEMEL PROBLEMLERİ VE AKIMLARI

Fenomenoloji ve Gerçeklik – Görünüş Sorunu

İnsan, doğa bilimlerinin bilgisini değil kendi deneyimlerini yaşar. Kişinin deneyimleri, nesnelere yönelen bilinçle sağlanır. Bu bilinç, fenomenolojik yöntemle nesnelerin özünün bilgisini bilmeyi yani anlamları bulmayı gerçekleştirir. Anlamları bulmak veya inşa etmek insanın özneleşmesidir. Özne olmak da bilincin üzerine dönmeyi gerektirir. Husserl, “Bilinç her zaman bir şeyin bilincidir.” düşüncesiyle bilincin içeriklerine yani fenomenlerin özünün bilgisine ulaşmayı hedefler. Fenomenoloji, kelime anlamının da tam karşılığı olmak üzere fenomenin incelenmesidir. Fenomen, duyulara konu olan ve duyusal alanın nesneleri olarak ele alınır. Fenomenler nesnenin kendisi değil, nesnenin insan zihnine konu olan şeklidir. Husserl, fenomenoloji ile felsefi bir yöntem oluşturur. Bu yöntem, fenomenlerin özünün bilgisine ulaşmayı ve dolayısıyla bilincin çözümlenmesini sağlayacaktır. Fenomenolojik yöntem, fenomenlerin özüne ulaşabilmek için daha önce edinilmiş bilgilerden, ön yargılardan, rastlantısal özelliklerden uzaklaşmak ve bu bilgileri paranteze almaktır. Husserl, paranteze almayı üç durum için gerekli görür: tarihle, varoluşla, idelerle ilgili paranteze alma.

Hermeneutik ve Yorum Sorunu

Hermeneutik, insanın söz ve eylemlerinin oluşturduğu ürün ve yapıların anlamına yönelik yorumlamadır. Hermeneutik, tek Tanrılı dinlerde özellikle kutsal metinlerin yorumlanması veya peygamberin söz ve davranışlarının anlaşılması şeklinde ortaya çıkmış ve zamanla tüm metinlerde uygulanır olmuştur. Dilthey, hermeneutiğin önemli kurucu filozofudur ve en başta doğa ve tinsel bilimler ayrımı yapar. Doğa bilimleri dışsal, tinsel bilimler insana ait yani içsel bilgilerdir. Tinsel bilimlerin başında da tarih gelir. Dilthey, yaşanan her dönemin kendi tinselliği olduğunu ve bu tinselliğin de dilde kendine has anlamlar oluşturduğunu ileri sürer. Tarihsel bir dönemi veya tarihsel bir olayı anlayabilmek için o dönemin tinsel yapısının dile yüklediği anlamlarına bakılması gerekir. Hermeneutik, Gadamer’in anlam ve yorum üzerine geniş ve sistemli düşünceler ortaya koyması sonucunda gerçek anlamda felsefi bir akıma dönüşmüştür. Gadamer, hermeneutiği de yöntem olmasından daha çok hakikat arayışı olarak görmüştür. Gadamer’e göre insan zorunlu olarak ön yargılarıyla vardır. Ön yargı, insan için anlamanın zorunlu koşuludur. Ön yargılar, bir tür ön bilmeyi sağlarken insanın bakış açısının da varabileceği sınırı gösterir. Gadamer, anlamayı ufukların kaynaşması dediği teoriyle açıklar. Ön bilmenin sağladığı kişinin ufku, anlamaya yöneldiği şeyin ufkuyla kaynaşır ve ortaya anlama çıkar. Ufukların kaynaşması, dil ve anlam ilişkisi üzerinden bir insanın sözlerinin anlaşılması veya bir metnin yorumlanması şeklinde olabilir.

Varoluşçuluk ve Varoluş – Öz Sorunu

Varoluşçuluk, bilimsel bilginin en ideal bilme şekli olduğuna yönelik anlayışa karşı insan varoluşunun bu bilgi çemberine sıkıştırılamayacağı iddiasıyla ortaya çıkmıştır. 20. yüzyıl, varoluşçu düşünürlere göre gelişme ve ilerlemenin yanı sıra savaş ve yıkımları da beraberinde getirmiştir. Bu çağ, insanın birey olarak var olmasını zora sokmuştur. Böyle bir süreçte ortaya çıkan varoluşçuluk, bir yandan felsefi bir düşünüş alanı yaratma bir yandan da pratik hayata yönelik tutumlar oluşturma çabasının sonucudur. Varoluşçu olarak kabul edilen filozoflar; özgürlük, seçim yapma (özgür irade), varlığın anlamı, varoluş-öz sıralaması gibi bazı kavram ve felsefi problemler üzerinde durmuşlardır. Varoluşçu filozof Kierkegaard, 19. yüzyıl düşünce yapısını ve bireyin önemini azalttığı düşüncesiyle Hegel felsefesini eleştirir ve varoluşçu felsefenin ilk temellerini atar. İnsanın temel sorunu bilgi ve bilmek değil, varoluşun kendisidir. Varoluş, hiçbir zaman hazır değildir; oluş içinde olan insan, sürekli yeni kararlar alıp seçimler yaparak kendini yeniden sentezler. İnsanın seçim yapabilmesi özgür oluşundandır. Özgürlük ise seçimlerin sonuçlarının sorumluluğunu almayı gerektirir. Varoluşçu felsefeyi, farklı açılardan Nietzsche de etkilemiştir. Aydınlanma düşüncesiyle oluşan modern insanın değerlerini eleştirir. Modern insanın değerlerinin dayandığı ilkelerin çöktüğünü söyler. Nietzsche’ye göre insan, toplumu ve kendini aşmalıdır. Aşmak, belirlenmiş amaca yönelmekten öte aşma sürecinin kendisiyle anlamlıdır. Jaspers, modern dünyanın düşünce yapısıyla materyalist ve idealist felsefelerin varlığı açıklama konusunda yetersiz kaldığını söyler. Bilimlerin insanın varoluşunu açıklayamayacağını, felsefenin ise insanın öznel varoluşunu açıklayabileceğini söyler. Varoluşçuluğun önemli temsilcilerinden olan Sartre, “Varoluş, özden önce gelir.” yargısıyla felsefi sistemin merkezinde olan bir savı dile getirir. Bu yargı, insanın önceden belirlenmiş bir özle dünyada bulunmadığını, seçimleriyle özünü ve asıl olarak kendini oluşturduğunu söyler. İnsanın hayat karşısındaki özünü oluşturma gücü, seçim yapabilmesinden yani özgür olmasından kaynaklıdır. İnsanın özgürlüğü doğuştan değil bilinci sayesinde vardır.

Diyalektik Materyalizm ve Değişim Sorunu

Materyalizm, varlığın temelinde maddeyi gören anlayışların ortak adıdır. Materyalizm düşüncesi ilk Çağ’dan bu yana farklı düşünürlerce ortaya konmuş ve maddenin varlığa temel oluşu farklı biçimlerde savunulmuştur. Materyalist düşünceyi temel alan Marx ve Engels, tinden başladığı için Hegel’in diyalektiğini baş aşağı duruyor olarak nitelendirmiştir. Engels, dönemin bilimsel bilgilerini ele alarak doğayı ve doğanın diyalektiğini açıklamaya çalışmıştır. O, düşünce ve doğanın uyumlu yapılarda olduğunu ve düşüncenin işleyişinin
doğanın tabi olduğu yasalara göre şekillendiğini savunmuştur. Bu hâliyle diyalektik bir yöntem olmasının yanında epistemolojik ontolojik bir görüştür. Marx, tarihteki toplumsal değişimleri inceleyerek tarihsel dönüşümü üretim süreçlerine bağlayarak açıklamaya çalışmıştır. Ona göre insanlar, ekonomik süreçte üretim yapan ve üretilenlere sahip olanlar olarak farklı sınıflara tabidir. Toplumda ekonomik üretim ilişkileri maddi unsurlar olarak alt yapıyı (temeli) oluştururken siyaset ve hukuk gibi kurumlarsa üst yapıyı oluşturur. Marx’a göre alt yapı üst yapıyı belirler. Ona göre alt ve üst yapı değişimleri birbirini etkileyerek yeni ekonomik sistemler oluşturur. Marx’ın yönelimi, tarihsel materyalizm olarak da adlandırılır.

Mantıkçı Pozitivizm ve Metafizik Bilgi Sorunu

20. yüzyılın başlarında Viyana’da Moritz Schlick öncülüğünde aralarında Carnap ve Whitehead’in de bulunduğu bazı bilim insanları bir araya gelerek mantıkçı pozitivizm akımını oluşturmuşlardır. “Viyana Çevresi” olarak da mantıkçı pozitivistler, temelde bilimsel bilgilerin, gözlemlenebilir olgu durumlarına dayanan basit mantıksal önermelerle kurulması gerektiği fikrinde birleşirler. Olgu durumlarını işaret etmeyen ifadelerin anlamsız olduğunu ileri sürerek deney ve gözlem alanının dışında kalan yani doğrulanması mümkün olmayan dilsel-mantıksal önermelerin anlamsız olduğunu belirtirler. Yapılmak istenen deney ve gözlem alanıyla doğrulanması mümkün olmayan metafizik önermeleri diğer önermelerden ayırmaktır. Mantıkçı pozitivistlerden Rudolf Carnap, metafiziksel önermelerin sözde önermeler olduğunu ileri sürmüştür. Mantık ve matematiğin önermeleri metafiziksel değildir. Her ne kadar onlar olguya dayanmasalar da mantıksal ilke ve kurallar çerçevesinde doğru veya yanlışlıkları ortaya konabilmektedir. Mantıkçı pozitivizmin benimsediği bilim görüşü, pozitivizmin de ileri sürdüğü tümevarım yöntemine dayanır. Olgular üzerinde yapılan deney ve gözlemlerle bilim birikimsel olarak ilerler. Bilim insanının çalışmaları sonucunda ortaya çıkan ürün (bilimsel yasa), olguya dayanarak mantıksal ve dilsel olarak doğrulanabilir genel bir önermedir. Bu görüş ürün odaklıdır. Felsefe görüşlerinde ise felsefeye, bilimsel bilgi alanlarında ortaya çıkan bilgilerin anlamlarını açığa çıkarma görevi verilmiştir. Felsefe, onlara göre bu ilişkileri dilsel ve mantıksal açıdan çözümlemeyle uğraşmalıdır ve metafiziksel önermeleri içeren boş tartışmalardan kaçınmalıdır. Mantıkçı pozitivizmin ve onun temelinde olan pozitivizmin bilim görüşünü eleştiren düşünürlerden biri Thomas Kuhn’dur. O, bilimsel etkinliğin tarihsel arka planına dikkat çekerek bilimsel kuramın oluşum safhalarını ele almış ve klasik bilim görüşünü derinden sarsmıştır. Bilimi, bilim insanlarının etkinliği olarak düşünen Kuhn; onun toplumsal ve kişisel değer yargılarından arınık olmadığını savunur. Ona göre bilimsel anlayış, bilimin tüm süreçlerini içermelidir. Kuhn’un eleştirilerindeki kilit kavram “paradigma”dır. Paradigmayı, bilim insanlarının paylaştığı ortak değerleri işaret etmek için kullanır. Paradigmalar, ortaya çıkan yeni anlayış ve gelişmeler doğrultusunda değişebilir. Dolayısıyla ona göre pozitivizm ve mantıkçı pozitivistler yanılgı hâlindedir. Bilim, paradigmaların değişimiyle sıçramalar yaparak ilerler.

Yeni Ontoloji ve Varlık Sorunu

Hartman, felsefedeki en problemli durumların metafizik konular olduğunu söyler. Bu meselelerin çözümlenmesi için aranan yöntemin felsefe tarihinde mantık üzerinden yapıldığını ve Aristoteles’ten Yeni Kantçılar’a kadar bu yolun denendiğini belirtir. Mantık yöntemine dayalı ortaya konan görüşün hakikatle örtüşmesi noktasında problem yarattığını ileri sürer. Mantıksal açıdan doğru olan her durumun her zaman gerçeği vermeyeceği konusuna dikkat çeker. Felsefede mantığa dayalı yöntemlerin çalışmalarını zayıf görür. Onun için bilgi veren bir alan üzerinden felsefeye sistem kazandırılması gerektiğini düşünür. Bilginin doğasının bilinmesi gerektiğini belirten Hartman, bu yolda ontolojiye (varlık bilimi) kesinlikle ihtiyaç olduğunu ve varlıkların kendi aralarındaki kategorik ilişkilerin incelenmesi gerektiğini savunur. Varlıkların yapısı ve işleyişini çözümlemeye ve onu deneysel alan üzerinden açıklamaya çalışır. Ona göre varlık, madde ve ruhtan oluşmuştur. Ruhun en önemli yanı düşünmedir ve bilginin oluşumu her ne kadar düşünen bir özneye ihtiyaç duysa da düşünülen varlığın payı unutulmamalıdır. Dolayısıyla Hartman, her bilgi dalında (felsefe, sanat, sosyoloji, hukuk vb.) o bilgi alanıyla uğraşan kişilerin (filozof, sanatçı, sosyolog, hukukçu vb.) kendi uğraşlarının temas ettiği varlığı tanıması gerektiğini ileri sürer. Bunun bir yöntem işi olduğunu belirten Hartman, yeni ontolojinin bu ihtiyacı karşılamak için olduğunu savunur. Hartman, varlıklar arasında temel olarak dört katman olduğunu belirtir: tinsel, ruhsal, organik, inorganik katman. Bu katmanlar, varlıkların nitelik bakımından birbirlerinden ayrışması sonucunda oluşmuştur. Hartmann’a göre bu kategorik bir ayrışmadır ve birbirlerinden tamamen ayrı oldukları anlamına gelmez.

TÜRKİYE’DE FELSEFİ DÜŞÜNCEYE KATKIDA BULUNAN FELSEFECİLER

Türkiye’deki felsefe çalışmalarının 20. yüzyıla doğru başladığı görülmektedir. İlk felsefe bölümü, 1933 yılında üniversitelerde yapılan reform sonucunda İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi bünyesinde açılmıştır.

Rıza Tevfik BÖLÜKBAŞI

“Rıza Tevfik, ülkemizde ilk kez felsefe ders kitabını yazmış ve bu derslerin programını yapmıştır. Hem lise hem de üniversitede felsefe okutmuştur. Şiirlerinde felsefe yapmış ve yazılarında felsefeyi savunmuştur. Birçok makalesine “feylesof” imzasını atmıştır. Rıza Tevfik’in felsefesinin temel unsurları şu üç esasta toplanabilir: Akıl ile Tanrı’nın varlığı bulunabilir. Ölüm, hayret ve şüphe olguları bizi varlıkta ilk sebebe götürür.
Bu da Tanrı’dır. Varlıkta birlik vardır. Her şey Tanrı’nın gücünün görünüşünden ibarettir. İnsan evrenin merkezi ve özetidir. Bu sebeple de âlemin en değerli ve en güzel varlığıdır.”

Hasan Ali YÜCEL

Hasan Ali Yücel’in felsefesi; hürriyet, eğitim ve hümanizm kavramları üzerine kuruludur. Hürriyeti, insan ve toplum için “bir ideal, kavuşulacak bir yer, bir hedef” olarak belirler. Ona göre hürriyet “bir düşünüş, bir farkına varma ve bir anlayış” olma özelliği taşır. Eğitim sistemi ilk olarak insanın kendi başına düşünmesine olanak tanımalıdır. “Hava küreden kendimizi nasıl soyutlayamaz isek cemiyetten de kendimizi ayrı tutamayız.” Derken insanın hürriyetinin tamamlanmasında toplumun ve devletin önemini vurgular. Öyle ki hürriyetin kullanımında şu ayrıma yönelir: “Hürriyet iki tat arasındadır.” ve bu iki tat karşısındaki tutumu “hoşlanma durumunda itaat, hoşlanmadıklarından eleştiri ve kabul etmeme”dir. İşte bu noktada bireyin toplumla bağlılığı, uyumu ve dengesi esas alınır. Hasan Ali Yücel’in “Felsefe Elifbası”, “Mantık”, “Hürriyet, Gene Hürriyet”, “Türkiye’de Ortaöğretim”, “Goethe: Bir Dehanın Romanı” adlı eserlerinin yanında dil, kültür ve tarih üzerine çeşitli eserleri bulunmaktadır. Millî Eğitim Bakanlığı görevini yürüttüğü dönemde tercüme bürosu kurdurmuştur. Felsefe ve edebiyat alanlarında çeviri yapmıştır.

Nusret HIZIR

Felsefe ve bilim gibi sistemli insan faaliyetlerinin kendi dili ve özel kavramları olduğunu belirtir. Felsefesinin diyalektik çerçevede olduğunu söyleyen Nusret Hızır, analitik felsefenin felsefeye bakışını da benimsediğini ifade eder. Analitik felsefeye göre felsefe ve bilimin ortaya koyduğu önermeleri çözümlemeyle uğraştığını söyleyen Nusret Hızır, felsefenin bundan ibaret görülmesinin de yanlış olduğunu belirtir. Analitik felsefenin çözümleme sonucunda ulaştığı şey, ona göre bütünün parçasıdır. Parçanın bütün gibi gösterilmesine karşıdır. Yöntem kaygısı yüzünden durağan bir pozisyona düştüğünü belirttiği analitik felsefenin sadece parçaya varmada işe yaradığını, bütünlükte ise diyalektik yöntemin faydalı olduğunu söylemektedir. Nusret Hızır, “Felsefe Yazıları” adlı kitabıyla da Türk Dil Kurumu 1977 Deneme Ödülü’nü almıştır. Çok sayıda akademik çalışmasının yanı sıra Nietzsche ve Erasmus’tan çeviri kitaplarıyla “Bilimin Işığında Felsefe”, “Geride Kalanlar” vb. eserleri bulunmaktadır.

Hilmi Ziya ÜLKEN

Türk düşünce tarihi üzerine çalışmalar yapmıştır. Mustafa Kemal Atatürk tarafından araştırma yapması için Almanya’ya gönderilmiştir. Yurda dönüş yaptıktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Düşünce Tarihi kürsüsüne doçent olarak atanmış; yapmış olduğu çalışmalar sonucunda felsefe, sosyoloji ve sanat profesörü, son olarak da ordinaryüs profesör olmuştur. Varlık alanında yapmış olduğu çalışmalarıyla felsefede öne çıkmıştır. O, Aristoteles’in metafiziği tanımladığı gibi felsefeyi ilk bilim olarak tanımlar. Felsefe, ona göre olgu alanına yönelik derinlemesine bir araştırmadır ve kesin olan ilk bilimdir. Felsefenin dogmatik düşüncelerden arınarak hakikate yönelmesi gerektiğini belirtir. Bu durumun felsefeye sistem kazandıracağını söyler. Hilmi Ziya Ülken’e göre akıl, felsefenin; mantık da düşünmenin aracıdır. Felsefe, aklı ve mantığı aklın sınırlarını aşan konularda kullanır. Ancak fenomenoloji içinde yöntem kazanan mantığın felsefeye yararlı olacağı görüşündedir. Fenomenolojinin paranteze alma yöntemini benimseyen Hilmi Ziya Ülken, bilgiye mantıkla ulaşılabileceğini belirtir. Mantık yoluyla varlığa ait ilke ve kurallar direkt olarak çıkarılamayacağı için mantıkçı pozitivistlerle aynı fikirdedir. Hilmi Ziya Ülken’e göre iki tür varlık vardır: sonlu ve sonsuz varlık. Sonlu varlık olan insanın sonsuz varlık hakkında bilgisinin olamayacağını ve sonlu varlığın sonsuz varlığı yaşamasının imkânsız olduğunu belirtir. Sonlu varlığın ancak akıl ve mantık aracılığıyla sonsuz varlığı düşünebileceğini bunlara ek olarak da sezgiyle onun hissedebileceğini ileri sürer. İrade özgürlüğünün ve başkalarına karşı sorumlu olmanın temelini Allah’a karşı sorumlu olmada gören Hilmi Ziya Ülken, insanın özgür olmasını onun sonlu varlığı düşünebilmesine bağlar. Kendi benine ulaşmasının iç dünyasına yönelimle olduğunu ve bu dünyayı kuran insanın da insanlık adına tüm değerleri üretebileceğini belirtir. Çağdaş düşünce eserlerinin okunması ve inançla içeriklerinin değerlendirilmesi gerektiği görüşündedir.

Takiyettin MENGÜŞOĞLU

Değer alanındaki çalışmalarıyla ön plana çıkan Takiyettin Mengüşoğlu, yeni ontoloji ve fenomenoloji akımlarından etkilenmiş ve bu alanda dersler vermiştir. Takiyettin Mengüşoğlu, insanın ne olduğu sorunuyla yakından ilgilenmiş ve insanı ontolojik temelde antropolojik bir varlık olarak tanımlamıştır. İnsanı açıklamada onun tek özelliğinden yola çıkmanın hatalı olacağını belirtmiş, insanın tüm yapısı ve eylemleriyle ele alınması gerektiği üzerinde durmuştur. İnsanın günlük hayatında gerçekleştirdiği her şey ahlak konusu içinde ele alınır, bunlar bir bütün hâlinde incelenirse ahlakın ne olduğu anlaşılır ve dolayısıyla insan da anlaşılmış olur. Ona göre insan, değer üreten bir varlıktır ve ona yaklaşırken bu değerler göz ardı edilmemelidir. Tüm alanlarda üretken olan insana bütünlükçü yaklaşılması doğru bir tavırdır. İnsan, ona göre kendini ve başkasını tanımalı çünkü ahlaki bir varlık olabilmesinin koşulu buna bağlıdır. İnsan kendi eylemlerinden sorumludur, onun kişi olması bu sorumluluğu taşımasındandır.

Macit GÖKBERK

Felsefe tarihinde yapmış olduğu çalışmalarla öne çıkan Macit Gökberk, dil ve düşünce üzerine de çalışmalar yapmıştır. Sade bir Türkçe ile felsefenin anlaşılır olması için çaba sarf etmiştir. Uzun yıllar Türk Dil Kurumunun da başkanlığını yapmıştır. Felsefenin işlevlerinden biri de kültürü güçlendirmek için insanlara çağın bilincini fark ettirmek gerektiğini ifade eder. Toplumun çıkmaza girdiği zamanlarda felsefenin insanları aydınlatma görevi olduğunu belirtir. Çünkü ona göre felsefe, hayatın içindedir ve gerçeğin bütününün anlaşılmasını sağlar. Türkiye’de yapılan felsefenin ülkeyi aydınlanmaya götürdüğünü ve Türkiye’nin de Batı gibi bazı toplumsal evrelerden geçmesi gerektiğini belirtir.

Nurettin TOPÇU

Nurettin Topçu’nun felsefesinin merkezinde ahlak görüşleri vardır. Çatışmacı ahlak anlayışlarını eleştirir. Onun ahlak felsefesinin temeli “hareket” kavramıdır. Hareket, düşüncenin içsel hâlidir. İnsanın var olması, düşünme ve hareketle ilgilidir. Hareket, biyolojik olarak yer değiştirme anlamında değildir. İnsanın kendini ve başka varlıkları değiştirebilmesiyle alakalıdır. Düşünerek hareket etme özelliğine sahip olan insana üstün bir varlık tarafından amaç verilmiştir. İnsanın amacı sonsuz olana ulaşmaktır. Sonsuz olan Allah’tır. Özgür irade sahibi olan insan, bilerek ve isteyerek harekette bulunur; harekette bulunması insanlık vasfını kazandığını gösterir ve harekete devam etmesi isteği onun sonsuz olana ulaşma niyetinden kaynaklanır. Nurettin Topçu’ya göre insan doğası; ruh, irade ve imandan oluşur. İnsan, bu doğasını yıkmayacak kadar tutku duygusunu da taşımalıdır. Çünkü böylesi bir tutku, insanı sonsuz olana yönlendirir. Bu durum, insanın sonsuzluk arayışıdır. Nurettin Topçu, insanın arayış hâliyle harekette bulunduğunu belirtir. Hareketin olması yani insanın kendinde olanla sonsuz olana yönelmesi, insanın Allah’ı sürekli düşünmesi ve yaşamasıdır. Nurettin Topçu, insanın bu şuurlu hareketini idealist bir hareket olarak görür ve ahlaki görüşleri açısından ona “isyan ahlakı” adını verir. İsyan ahlakı; insanın iman, irade ve sorumluluk gözeterek özgür iradesiyle aklını kullanmasıdır. Ona göre birey, özgür iradesiyle aklını kullanırsa toplumda aydınlanma meydana gelir ve toplumu bozucu etkilerden arındırır. Bireyler toplumun huzuru ve güvenliği için harekette bulunmuyorsa ruh, iman ve iradede bir zayıflık vardır ve orada Allah unutuluyor görüşündedir. İsyan ahlakı, Allah’ın emirlerinin uygulanması için bu emirlere engel olan durumlara karşı isyan edilmesini temsil eder. İsyan etmemek de kişiliksiz olmaktır. Bu kötülükler karşısında teslimiyetçi olmayı şiddetle eleştirir. Bu açıdan eğitim önemlidir. Çünkü ona göre özgür zihniyetin oluşumunda en önemli faktör eğitimdir. Okul, düşünen insanların yetiştirildiği ve özgür iradeleriyle hareket etmelerinin öğretildiği yer olmalıdır.

Aydın SAYILI

Ankara Lisesinde yapılan olgunluk sınavları sırasında orada bulunan Mustafa Kemal Atatürk, Aydın Sayılı’nın sorulara verdiği cevapları görünce onun yurt dışı sınavlarına katılmasını istemiştir. Harvard Üniversitesini kazanan Aydın Sayılı, yüksek lisans ve doktora eğitimini burada tamamlamıştır. “Arap ve İslam Bilimi” adlı doktora teziyle bilim tarihi alanında ilk doktora derecesini alan kişi olmuştur. Türkiye’ye dönüşünde Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümünde bilim tarihi dersleri vermiştir. Çalışma alanı, Türk-İslam dünyası bilim faaliyetidir. Bu alan üzerine çalışmaları, dünya felsefe literatüründe yerini almıştır. Aydın Sayılı, UNESCO’nun “Orta Asya Uygarlıkları Tarihi” çalışmasına katılmıştır. Almanya’da bulunan Doğu Bilimciler Derneğine onur üyesi seçilmiştir. Polonya Konsolosluğu, 1973’te Kopernik’in 500. doğum yıl dönümü nedeniyle “Copernicus” adlı eserinden dolayı Aydın Sayılı’ya Kopernik Madalyası’nı takdim etmiştir.

Mübahat TÜRKER KÜYEL

Mübahat Küyel, felsefenin tarihsel gelişimi üzerine düşünceler üretmiştir. Onun kültürler arası etkileşimi üzerinde durmuştur. Zeliha Çelikkol, “M. Türker Küyel’in Hayatı, Eserleri ve Temel Görüşleri Üzerine Bir İnceleme” adlı eserinde Mübahat Küyel hakkında ‘Felsefe nasıl doğmuştur, doğduktan sonra Roma’ya, Yahudi, Hristiyan ve Müslüman çevreye, Avrupa’ya, Osmanlılara nasıl, hangi yolla ve ne olarak geçmiştir, felsefe hakkında birtakım bilgiler olarak mı yoksa çıkar kaygısından uzak, uyumlu ve evren önünde saygılı, şaşkınlıktan doğan eleştirici bir düşünce anlayışı olarak mı?’ gibi sorular sorarak konuya açıklık getirmektedir. Mübahat Küyel, felsefenin aslında Antik Yunan’da başlamadığını doğanın karşısında duyulan şaşkınlıktan doğduğunu belirtmektedir. Çeşitli bağlantılar kurarak kültürümüzün ne kadar eski ve zengin olduğunu göstermeye çalışmıştır. Günümüze kadar Batı ve Antik Yunan kültürü araştırılmakta sadece bu kültürlerin önemine değinilmekteydi. Ama Küyel, bu yargıyı kırmakla bu kültürler haricinde Türk kültürünün de dünya kültürleri içerisinde büyük katkısı bulunduğunu araştırmalarıyla göstermiştir.” Öyle ki Küyel, Türk düşüncesini Mezopotamya ve Sümer düşüncesiyle ilişkilendirerek aralarında anlamlı bir bağlantı olduğunu belirtir.

İoanna KUÇURADİ

İnsan felsefesi üzerine yaptığı çalışmalarıyla profesör olan İoanna Kuçuradi, değerler felsefesi alanında çalışmalarına hâlâ devam etmektedir. Özgürlük problemini etik açıdan ele almış ve ona varoluşçu felsefe akımı ekseninde yanıtlar aramıştır. İoanna Kuçuradi, varoluşun özden önce geldiğini ve insanın bu öze eklediği özgürlüğünse sonradan oluştuğunu ileri sürer. Her insana açık olan özgürlüğe ulaşma durumunu sadece bazı
insanların gerçekleştirebileceğini savunur. Özgürlüğün insana ait bir özellik olduğunu düşünen Sartre’ı eleştirir ve özgürlüğü varoluşun olanağı olarak ele alır. Her insanın değerle hareket etmediğini belirterek yaşamlarında da bunu gösteremediklerini ifade eder. İoanna Kuçuradi, hayatta aktif olan bir filozoftur. 1980 yılına kadar kurucuları arasında bulunduğu Türkiye Felsefe Kurumunda genel sekreterlik ve devamında başkanlık görevlerinde bulunmuştur. Uluslararası Felsefe Kurumları Federasyonunun yönetim kurulunda görev alan İoanna Kuçuradi, daha sonra Uluslararası Felsefe Kurumları Federasyonunda başkanlık görevine getirilmiştir. Federasyonun ilk kadın başkanıdır. İoanna Kuçuradi, felsefeyle ilgili kurumsal çalışmalarına hâlen Türkiye Felsefe Kurumu Başkanı ve Maltepe Üniversitesi İnsan Hakları Araştırma ve Uygulama Merkezi Başkanı olarak devam etmektedir.