BEYAZ PERDEDE TARİH

 TARİH İLE ALAKALI FİLMLER

Yaşanan büyük acılar sonrası yeniden memleketi olan İskoçyaya dönen William Wallace’ın asıl amacı çiftçilik yaparak sakin bir hayat sürmektir. Çocukluk aşkıyla karşılaştığında bunun onu dipsiz bir uçuruma iteceğinin farkında değildir. Bir gün İngiliz askerleri William’ın çocukluk aşkı olan Murron’a tecavüz etmeye çabalarlar. William, onu kurtarır; ancak bu Murron’un ölümüne ve bir dönemin değişimine sebebiyet verecektir. Mel Gibson’un ünlü İskoç halk kahramanı William Wallace’ı hem canlandırdığı hem de yönettiği filmi kısa sürede bir fenomene dönüşmüştü
 
Film, Oskar Schindler adlı bir Alman işadamının 2. Dünya Savaşı zamanında Polonya’da kurduğu fabrikada Yahudi işçileri çalıştırması ve bu sayede 1100 Yahudi’nin hayatını kurtarmasını konu alıyor. Gerçek bir hayat    hikayesinden uyarlanan film, ünlü yönetmen Steven Spielberg’in en önemli yapıtları arasında sayılan ve ona  Oscar kazandıran bir yapımdır. Film, 1994 yılında 12 dalda Oscar’a aday olmuş ve 7 dalda ödül kazanmıştı. Filmin  kazandığı Oscar’lar şöyle : En İyi Film, Yönetim, Kurgu, Sanat Yönetimi, Görüntü, Özgün Müzik ve Senaryo  Uyarlaması.
 
Birinci Dünya Savaşı esnasında sınır birliklerinde cephane tükenir. Osmanlı ordusu cephanesiz kalır ve Van’da dehşet top sesleri duyulmaktadır. Kışın en sert zamanıdır. Ordu, Van’ın insanlarından yardım ister. Onların kaynakları mevcuttur. Ancak Türk-Rus harbi nedeni ile bölgenin tüm erkekleri imparatorluğun dört bir köşesinde savaşmaktadırlar. O nedenle de bu yardım çağrısına cevap veremezler. Van’ın çocukları bir şeyler yapmak isterler. Oğlunu savaşta kaybetmiş bir okulu müdürü cephanenin Sarıkamış’a nakledilmesini önerince 12-17 yaş aralığında 120 gönüllü çocuk yola koyulurlar. Film annelerini dahi gözleri yaşlı, geride bırakan bu çocukların gerçek hikayesini anlatır.
 
Film, Ortaçağ’da Kudüs’te geçen bir tarihi aksiyon olarak nitelendirilmektedir. Balian adında genç bir adam aslen demircilik yapmaktadır. Ailesini kaybetmiştir ve kader onun için bambaşka bir plan hazırlamaktadır. O yakında şövalye olacaktır. Ardından aşk kapıyı çalacak ve yüreğine ateş düşecektir. Bir prensese gönül verecektir. Yüz yıl önce Kudüs’ü kuşatan Haçlılar’ın kaderini ise en baştan bu şövalye belirleyecektir. Kader kusursuz bir biçimde işlemektedir. Genelde epik filmlere imza atan Ridley Scott, iddialı bir oyuncu kadrosu ile tarihi bir olaya ışık tutuyor.
 
2. Dünya Savaşı döneminde geçen filmde, yolları trajik bir şekilde ayrılan iki aşığın hikayesi ele alınıyor. Niyaz ve Cennet yeni evli bir çifttir. Ancak alevlenen savaş, yaşadıkları köye kadar yaklaşır ve Nazi işgalinden kaçmak isterken yolları ayrılır. Niyaz trenden atlar, Cennet ise atlayamadan yakalanır. Doğumunu dahi trende yapar ve birçok sefaletle tek başına yaşamak zorunda kalır. Takvimler 1990 yılına ilerler ve tıpkı onlar gibi birbirlerine aşık bir çift Türkiye’den Kazakistan’a gider. Amaçlarıysa çorak topraklarda okul inşa etmektir…
Çekimleri Türkiye ve Bulgaristan’da gerçekleştirilen film, İkinci Dünya Savaşı döneminde geçen bir aşk hikayesini konu ediniyor. Filmin yönetmen koltuğunda Hasan Kıraç bulunurken oyuncu kadrosunda Hande Soral, Serkan Şenalp, Sema Çeyrekbaşı ve Atılgan Gümüş gibi isimler yer alıyor.
Roman Polanski’nin üç Oscar kazanan filmi İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan gerçek bir dramı konu alır. Polonya’lı ünlü piyanist Wladyslaw Szpilman’ın anılarını anlattığı aynı isimli kitaptan sinemaya uyarlanan film, Nazi işgali altındaki Polonya’da yaşamanın imkansızlaştırıldığı bir dönemde, bir şekilde esir kampına gitmekten kurtulan ünlü piyanistin Varşova’nın kenar mahallelerindeki hayatta kalma mücadelesine odaklanır. Varoşlarda tam anlamıyla sefil bir hayat süren müzisyen, diğer halkla birlikte, kıtlığa ve aşağılanmalara maruz kalsa da kahramanca mücadele edecektir. Günü gelip oradan kaçma şansı bulduğundaysa başkentin harabelerine sığınacak, beklemediği bir anda gelen bir yardımla umudunu yeniden kazanacaktır.
 
Ekonomik buhranın hüküm sürdüğü 1930lu yıllar Amerikası’nda hayatını limanlarda işçilik yaparak idame ettiren Jim’in ailesine bakma gibi büyük bir sorumluluğu vardır. Bu yükümlülük için tutkuyla bağlı olduğu boks sporunu bırakmak zorunda kalan genç adam gerçekleşemeyecek de olsa hayaline sıkı sıkıya tutunmaktadır. Ancak rastlantı eseri boks şampiyonu Max’le dövüşmesi işleri değiştirecektir. Tam bir unvan maçı olan bu karşılaşmayı kazandığı takdirde şampiyon olma onuruna erişecek olan Jim’i saatler süren bir maç beklemektedir. Bu maç Jim’in hayatında neleri değiştirecektir?
İrlanda asıllı boksör James Braddock’un hayat hikayesinden uyarlanan ve üç dalda Oscar ödülüne aday gösterilen filmin başrollerinde Russel Crowe ve Renée Zellweger bulunuyor.
 
 
Amerikan Ordusunda, ukala ve aynı zamanda da kıdemli bir kaptan olarak bilinen Nathan Algren, 1870’lerde Japonya’dan bir teklif ve davet alır. Kendisinden, Japon İmparatorluğu’nun ilk ordusuna askeri eğitim vermesi talep edilmektedir. Her ne kadar modern savaş yöntemleri açısından gelişim gösterseler de samuray kültürü de hem devam etmekte hem de önemsenmektedir. Ancak Algren, başına gelen bir kaza sonucu, samurayların lideri tarafından kurtarıldığı vakit, esas samuray kültürüyle tanışır ve bundan ziyadesi ile etkilenir. Bir samuray savaşçısı gibi hareket etmeyi öğrenmesi onu son derece önemli bir kararın eşiğine taşıyacaktır. Başrolde Tom Cruise’un oluşu filme ekstra bir cazibe katıyor.
 
Duygusal anlamda yoğun ve hareketli bir film olan Vatansever’in kahramanı, Mel Gibsonun canlandırdığı Benjamin Martin karakteri. Savaşmaya pek de hevesli olmayan bir kahraman Benjamin Martin: Fakat çarpışmalar çiftliğinin sınırına dayanıp da İngilizler Benjamin’in değer verdiği insanları tehdit etmeye başlayınca, kendini Amerikan Devrimi’nin içinde buluveriyor. İdealist bir vatansever olan oğlu Gabriel’la birlikte silah kuşanıp Amerikan milislerinin başına geçiyor ve ‘kırmızı urbalılarla’ göğüs göğüse çarpışıyor. Bunlar olurken, kendi ailesini korumasının tek yolunun genç Amerikan ulusunu topyekün bağımsızlığa taşımak olduğunu keşfediyor kahramanımız – fakat karanlık geçmişi, savaşta da peşini bırakmıyor… Epik anlatı içinde kişisel drama yer veren The Patriot, konu itibarıyla Roland Emmerich’in daha önceki filmiKurtuluş Günü’ne benzetiliyor. Çünkü her iki yapım da, Amerikan milliyetçiliğine övgü içeriyor.
Gezegenimizin gördüğü, gelmiş geçmiş en acımasız, zalim, tuhaf ve deli diktatörü Adolf Hitler’in artık son demleridir… 2. Dünya savaşında, dünyanın başına bela olmuş bu çatlak devlet adamını tepelemek için iki kutuplu dünya birleşir. 2. Dünya Savaşı’nın ve Adolf Hitler’in son günlerine dair bu ilginç film, aynı zamanda Deney filmini de çeken kadro elinden çıktı. 2. Dünya Savaşı’nda son günler yaşanmaktadır ve Berlin artık işgal altında bir kenttir. Ama Hitler kenti terketmeyi kabul etmemektedir. Çöküş’te Hitler’in son günleri özel sekreteri Traudl Junge’nin gözünden anlatılır. Yenilgiyi kabul edemeyen ve düşmana teslim olmak istemeyen Führer, intihar etmeden önce Eva Brown ile evlenir ve birlikte intihar ederler. Führer’in peşinden yıllarca gitmiş bir çok insanın durumu da farklı değildir. Faşist Goebels de “Führer”ine, yani başbuğ ünvanlı deli liderine sadakatini göstermek için, önce çocuklarını sonra da kendisini telef edecektir.
Sparta Kralı, son derece kuvvetli bir ordu ile karşı karşıyadır çünkü Pers Kralı Xerxes, sahip olduğu gücü, çoktan Yunan Krallıkları üzerine salmıştır. Sparta Kralı, bu durumla baş edebilmek için çareyi yürekleri kocaman olan cesur 300 askerini toplamakta bulur.Tanrıları savaşa ikna edememiştir. Bu savşaçı yetiştirilmiş 300 asker, şartların zorluğuna rağmen ve ölmek pahasına Thermopylae’de Perslilerle savaşmaya hazırdır. Öte yandan konsey savaşmama kararı alarak bir hata yapar. Bu durumun da üstesinden gelip ordunun savaşa gitmesini beklemeleri gerekecektir. Zack Synder yönetmenliğindeki film, Fran Miller’in romanından uyarlanmıştır.
 
 
İstanbul’un işgal altında olduğu karanlık yıllarda, yedi düvelin Osmanlı’ya karşı bayrak açtığı Kurtuluş Savaşının farklı cephelerinde geçen, ayrı konumlarda bulunmuş iki insanın hayatının anlatıldığı bu yapımda tarihi karakterler başroldeler: Biri, İstanbul Boğazı’na demirlemiş düşman ordularını görünce ‘Geldikleri gibi giderler’ diyen büyük komutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, diğeri ise evli sevgilisini kaçırıp Viyana’ya gitme planları yapan, donanmadan terhis edilmiş Yandım Ali’dir. Bu iki farklı insanın yolları bir gün kesiştiğinde, Yandım Ali için hayat, planladığından çok daha farklı bir yönde akmaya başlayacaktır. Artık memleketin kurtuluşundan ümidi kesmiş bir külhanbeyi değil, bu kurtuluş için mücadele eden bir savaşçı halini almıştır.
 
Bir köle olarak satılan Spartaküs zamanla gladyatör eğitmeni Brutus’un dikkatini çeker. Spartaküsü keşfeden Brutus onun güçlü bir gladyatör yapabilmek için eğitim almasını sağlar. Spartaküs artık hazır olduğunda okulu ziyaret eden senatör Crassus onuruna verilen oyunlarda yer alır. Burada başarılı olan genç adam kısa bir sürede senatörün etik olmayan taraflarını görür ve tepkisi zamanla eyleme dönüşür. Bu isyan dalga dalga yayılıp şehrin dört bir yanına ulaşır.
Dönemine göre bir hayli yüksek bütçeli bir film olan Spartaküs birçok Oscar ödülüne layık görülmüş; dönemin en çok dikkat çeken filmlerinden biri olmuştur.
 
 
 Kral Arthur’a dair bugüne kadar perdeye aktarılmış en gerçekçi film. Tarih ve politika açısından Arthur’un yönetimde olduğu dönemi mercek altına alıyor. Roma İmparatorluğu yıkıldığında güç terazisinin ayarı bozulmuştu Avrupa’da. Bu durum Britanya’yı da etkilemişti. Bir yanda pagan inançlarını sürdüren halklar, diğer yanda Hristiyanlık. Öte yanda da Kuzeyli barbarların istilaları söz konusuydu. Elbette Merlin ve güç oyunları da sürmekteydi. Yönetmen Antoine Fuqua aksiyon, macera ve eşsiz sahnelerle perdeye aktarıyor.
 
1900’lü yılların başında, Hindistan’dayız… İngiliz sömürüsü altındaki ülke, esareti tüm iliklerinde hissetmekte, özgürlük kavramının hissettirdiklerini günden güne yitirmektedir. Bu dönem ortaya çıkan bir kişilik, epik bir tarih yazarak, insanlık tarihinin en önemli kahramanlarından biri haline gelecektir. Tüm zamanların en ilham verici kişiliklerinden biri olacak bu adam, Hindistan tarihinin en önemli kişiliği Mahatma Gandhi’den başkası değildir… Biyografi filmleri türünün en yetkin örneklerinden biri olan Gandhi, birçok sebepten dolayı etkisini asla yitirmeyecek, epik bir yapıttır. Akademi Ödülleri’nde sekiz dalda Oscar kazanan film, 300.000 kişiden oluşan, sinema tarihinin en kalabalık sahnesi rekorunu elinde bulunduran cenaze sahnesiyle hafızalara kazınmıştır.
 
Tarihin en dehşet saçan kudretli hükümdarı Cengiz Han’ın yaşamından kesitleri çok uluslu bir ortam yapım kanalıyla beyazperde’de izleyebileceğiz. Kazakistan’ın bu yılki Oscar adayı olan ‘Cengiz Han’, Rus Alman, Kazak ve Amerikan ortak yapımı bir film. ‘Moğol’ üçlemesinin ilk filmi olan Cengiz Han, genç Temuçin’in savaşarak esaretten kurtuluşunu ve dünyanın yarısını talan eden uçsuz bucaksız Moğol İmparatorluğu’nun kurucusu olan acımasız Cengiz Han ünvanına sahip oluşunu konu alıyor. Destansı bir dille sinemaya aktarılan film, nefes kesici savaş sahneleri içeriyor.
 
 
 
Savaş sonrasında Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmaya çalışan Kuvva-i Milliye’cilerin mücadeleleri anlatılıyor. Kuvamilliye ruhunu yansıtan film Atatürk dönemini anlatan baş yapıtlar arasında gösteriliyor. 
 
Babası II. Murat’ın ölümü üzerine ikinci kez tahta çıkan II. Mehmet’in şimdi kafasında gerçekleştirmesi gereken ilk öncelik Bizans İmparatorluğu’nun son toprağı olan Konstantinapolis’i Osmanlı Devleti’ne katmaktır. Bu uğurda ne yapılması gerekiyorsa genç padişah hiçbirinden feragat etmeyecektir…
Osmanlı Devleti’ne çağ atlatarak imparatorluğa taşıyan Fatih Sultan Mehmet’in 1451 yılında henüz İstanbul’u alma planları yaptığı dönemden başlayan film, şimdiye kadar çekilmiş en büyük tarihi-kahramanlık projesi olma iddiasında. 3 boyutlu animasyonların da yer aldığı filmin yapımcılığını ve yönetmenliğini Faruk Aksoy üstlenirken, senaryoyu kaleme alan Atilla Engin ve İrfan Saruhan’a Prof.Dr. Feridun Emecen, Doç.Dr. Hülya Tezcan, Doç.Dr. Gülgün Köroğlu, sanat tarihçisi Massimo Farinelli’den oluşan geniş bir danışmanlar kadrosu da eşlik ediyor. Yapım süreci 2009 eylülünde başlayan ve 2012’nin Ocak ayında tamamlanan film Türkiye’nin yanı sıra Amerika, Almanya, Hollanda, Belçika, Avusturya, Fransa, İngiltere, İsviçre ve Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde de gösterime girdi.
Rus Harbi, Balkan Savaşları, elden çıkan topraklar ve verilen ağır yenilgilerle 20. yüzyılın başları Osmanlı Devleti için çok büyük maddi ve manevi kayıplarla gelir. Rumeli toprakları kaybedilmiş, eziyet gören Osmanlı tebaası Anadolu’ya göç etmeye başlamış, Osmanlı orduda büyük kayıplar yaşamıştır. 1914’te 1.Dünya Savaşı’nın patlak vermesi ve Osmanlı’nın İttifak Devletleri ile yeniden savaşa girmesi sonucu Anadolu’da eli silah tutan tüm genç erkekler için seferberlik emri çıkar.
Şimdiye kadar ağır yenilgiler alan Osmanlı vatan bellediği toprakları korumak için var gücüyle yeniden birlik olur. Osmanlının eğitim, görmüş genç ve yetenekli beyinleri de gönüllü olarak askere yazılır. İşte gencecik Veli ve Mehmet Ali de bu askerler arasındadır.
Kısa süre içerisinde Maydos (Eceabat)’a tayin edilirler ve Conk Bayırı’nda İngiliz kuvvetlerine karşı tarihin daha önce yazmadığı bir inanç ve cesaretle savaşırlar. Mustafa Kemal’in komutanısına atandığı yeni kurulan 19. Tümen’e katılırlar. Öte yandan Çanakkale Boğazı’nın savunmasından sorumlu Cevat Paşa da bir yandan destek beklemekte diğer yandan mayın hatları için hesap yapmaktadır.
İngilizler ve Fransızlar 18 Mart 1915 günü müthiş bir askeri kuvvetle boğaza giriş yaparlar; fakat vatan toprağı olan Çanakkale Boğazı’nı geçmek sandıkları kadar kolay olmayacaktır. Defalarca denizden ve karadan saldırırlar ama karşılarında üstün cesaretleriyle Veli’yi, Mehmet Ali’yi, Bigalı Mehmet Çavuş’u, Nusrat Mayın Gemisi’ini, Seyit Onbaşı’yı, Hilmi Şanlıtop’u, Hüseyin Avni Bey’i, Boyabatlı Mustafa’yı,Yüzbaşı Faik’i, Şefik Bey’i ve Mustafa Kemal Paşa’yı bulurlar…
Hz İsanın, Kudüs’te çarmıha gerilmesinden önceki son on iki saati anlatan film, Mel Gibson’ın yönetmenliği ile izleyicisi ile buluşuyor. Hikâye İsa’nın son akşam yemeğini yemesinin ardından dua edişi ile başlıyor. Mucizeler yaratan ve halk tarafından Tanrının Oğlu olarak ilan edilen İsa, Judas’ın da ihaneti ile birlikte tutuklanır. Ferisi liderleri onu, şeytana karşı çıkmak ve dine küfretmekle suçlarlar. Sonunda İsa ölüm cezasına çarptırılır. Çıkarıldığı mahkemede Romalılar tarafından yaşatılacağı ve uzun saatler sürecek olan işkencenin ardından çarmıha gerilip oldukça zor anlara maruz kalır.
 
 
 
Uzun yıllar boyunca Fransanın sömürgesi olarak varlığını sürdüren Cezayir’in bağımsızlığını kazanış hikayesini anlatan film 1954 ve 1057 yılları arasındaki mücadele döneminde geçiyor. Casbah kalesinin bölmelerinde başlayan özgürlük hareketi zamanla tüm şehre yayıldığında sivil savaş patlak verir. Bir zaman sonra şiddetini artırdığında ise Fransız ordusu, terör örgütü olarak adlandırdığı, Cezayir direniş hareketi FLN’nin peşine düşerek üyelerini yok etmeye başlar. Bu savaş yıllara yayılarak insanlık tarihinin en kanlı özgürlük mücadelerinden birine dönüşür.
Üç önemli kategoride Oscar’a aday gösterilen filmin yönetmeni İtalyan yönetmen Gillo Pontecorvo.

Fury, 1945 yılının Nisan ayında, İkinci Dünya Savaşı’nın son günlerinde geçiyor ve Komutan Wardaddy, topçu Boyd Swan, yükleyici Grady Travis, şoför Trini Garcia ve yardımcı şoför Norman’dan oluşan müfrezenin, 300 düşman askeriyle karşılaştığı ve tüm imkansızlıklarla savaşmak zorunda kaldığı 24 saati konu alıyor. Beş askerden oluşan küçük ekip, zırhlı tanklarıyla, Almanya’da savaşın ortasında kalır ve bu ekip bölgede kalan son Amerikan ordusu askerlerinden oluşur. Birlik az sayıda askerden oluşmasının yanı sıra cephane anlamında da bir hayli zor durumdadır. Gruba komuta eden Çavuş Wardaddy’nin Avrupa’nın tamamını yıkıma uğratan bu savaştaki son görevi, askerlerini Nazi birliklerinin kuşatması altında olan bu bölgeden sağ salim çıkarabilmektir. 20. yüzyılın en kanlı senelerinden biri olan 1945 yılında geçen ve müfrezenin geçirdiği bir günü ele alan savaş dramının yönetmeni ve senaristi David Ayer. Filmin başrollerini ise Brad Pitt, Shia LaBeouf ve Logan Lerman paylaşıyor.

1500lü yıllar… Avrupa’da hüküm süren, tavizsiz Katolik Kilisesi, insanlara göz açtırmamakta ve her şeyi kendi yararı doğrultusunda istismar etmektedir. Bu coğrafyaya Martin Luther adında bir insan doğmuştur. Hukuk dalında öğrenimine devam ederken yolunu değiştirip rahip olmuştur. Bir süre sonra halkı da kendi ardına alarak, kendi inançlarını savunmaya ve Katolik Kilisesi ile çatışmaya başlar. Katolik Kilisesi, yaşanan bu başkaldırıdan fazlasıyla rahatsız olmaktadır.

 

 

 

2 Nisan 1982’de Arjantin’in Falkland ve Güney Georgia Adalarını işgal etmesi ile başlayan ve altı hafta süren Falkland Savaşı’nda yaşanan krizi odak noktasına alan film, o dönem İngiltere’nin başında olan Margaret Thatcher’ı ve yaşananları beyazperdeye taşıyor. Güç ve güç için ödenen bedellerin konu alındığı hikâye benzersiz ve evrensel olarak nitelendiriliyor. 20. yüzyılın en etkili ve ünlü kadınlarından Thatcher, erkek egemen bir dünyada, sınıf ve cinsiyet engellerini çökerten bir kadın olarak bilinmesinin yanı sıra, aldığı sosyal ve politik kararlar yüzünden hayli sert eleştirilere maruz kalmıştı… Meryl Streep’i Demir Lady olarak izleyeceğimiz film tarihin en çetrefilli döneminde yaşanan güç ve iktidar savaşının benzersiz bir panoramasını beyazperdeye taşıyor…

Korkunç İvan, sinemanın büyük ustası Eisenstein’ın her zaman değerini sürdüren, ens on ve en anıtsal yapıtıdır. Eisenstein bu filmde, bütün sanatların öğelerini toplamış, bunların birbirleriyle kaynaştırarak, sinemayı bütün sanatlarınbileşkesini sağlayan bir araç durumuna getirmeyi amaçlamıştır. Korkunç İvan’da, bir devlet kurucusunun her alanda veridği savaşımı anlatılmaktadır. Devlet kurma uğruna yüksek bedeller ödemekten çekinmeyen olağanüstü bir kişiliktir, İvan. Devleti soyup talan eden, parmağında oynatan, iktidarı vermek istemeyen ve kukla bir çara razı olan boyarlarla savaşım; dış düşmanlar ve işbirlikçileriyle savaşım; ülkeyi soylularla birlikte soyan ve yönetmen isteyen kiliseyle savaşım; bunun sonucunda da böylesine ağır bir yükün altında ezilen İvan’ın bizzat kendisiyle savaşımı, bu yapıtta bir ruhbilim incelemesine dönüşmektedir.

Gün gelecek Tarihin Hiçbir Sayfası gizli kalmayacak diyerek güçlü bir söylemle sinema severlerle buluşmaya hazırlanan film Kurtuluş döneminde bu mücadelenin içerisinde önemli rol oynamış olan Milis Yarbay Osman Ağa nam-ı diğer Topal Osman’ın ölümüne yol açan karanlık olayların vugulandığı özellikle 1. Meclis dönemini yani mücadelenin başladığı ilk zamanları anlatan bir tarih filmi. Kurtuluş mücadelesi uğruna kendi hayatını hiçe sayarak savaşan bir çok isimsiz , kenarda köşe de kalmış bilmediğimiz insanlar ve bunlarla ilgili bilgiler su yüzüne çıkmış filmle birlikte. Karakılıç Film , filmin yapımcılığını üstlenirken Atilla Akarsu’yu hem yönetmen hem de senarist koltuğunda görüyoruz.

Bir İtalyan-Türk ortak yapımı olan filmde Mevlevi Şeyhi Ahmet Nurettin’in kardeşi, suçsuzdur ama buna rağmen hapise girer. Derviş, kardeşinin masumiyetine inanmaktadır. Bu yüzden de onun geri döneceğinden emindir. Ancak hesapta olmayan bir biçimde Kadı, onu idam eder. Derviş’in umudu tükenmiştir. Bunun üzerine kendi ile iç hesaplaşmaya girişen Derviş, bu işe sebebiyet verenlerle uğraşmaya karar verir ve halkı isyana çağırır. Zamanla, kendisi de karşı çıktğı iktidarın bir parçası olur. Derviş, Locarno Film Festivali’nde Jüri Özel Mansiyonu, Gallio Film Festivali’nde ise En İyi Film Ödülü aldı.

 

Hem kral hem peygamber olan Hz. Süleyman’nın en parlak ydönemini anlatan filmde Süleyman’ın elinde dünyada o güne kadar kimseye bahşedilmemiş bir güç ve muhteşem bir krallık vardır. Hz. Süleyman’a Allah tarafından karşısına çıkacak bilindik ve bilinmedik tüm düşmanlar için hazırlıklı olması emri gelir…

Hz. Süleyman’ın Krallığı (The Kingdom Of Solomon) filminin yönetmenliğini Shahriar Bahrani üstlenirkeni filmin başrolünde Amin Zendegani yer alıyor. Kadrosunda ise Abas Ghelich Loo, Javad Taheri, Sirous Saber ve Arjang Amirfazli gibi isimler rol alıyor. İran yapımı olan film Hz.Süleyman‘ın yaşamını en kapsamlı anlatan filmlerden biri olarak gösteriliyor.

 

Film, 1. Dünya Savaşı sırasında Türklere karşı yapılan ve İtilaf Devletleri’nin büyük yenilgisiyle sonuçlanan Gelibolu Savaşı’nın dramını iki genç Avusturalyalı askerin üzerinden anlatıyor.

Bu filmde Mel Gibson olağanüstü bir performans sergiliyor. Kıtaları ve okyanusları aşıp, piramitlere tırmanıp eski Mısır’ın topraklarından geçerek Gelibolu’da savaşmakta olan alaylarına katılırlar. İki arkadaşın kaderi, 1. Dünya Savaşı’nda Avustralyalılar’a karşı Almanlar ve Türkler’in yapmış olduğu bu savaşla şekilleniyor.

 

Makedonya Kralı Büyük İskender, tarihte adı en büyük güce sahip komutanlarda biri olarak geçer. Askerlerini Pers İmparatoru’nun üzerine sürer ve onları sekiz yıl gibi bir süre içerisinde ortadan kaldırır. Yerine de büyük bir imparatorluk kurar. Cesareti, yönetme becerisi, ordularına hakimiyeti üzerine hakkında birçok hikayeler anlatılmaktadır. Bu film ise onun, hem hırslarını hem de aşk yaşamındaki duruşunu mercek altına alarak izleyicisi ile buluşturuyor bu büyük kahramanı. Başrolde Colin Farrell olması da ayrı bir tad.

 

9 yaşındaki Rob Cole doğal bir yetenekle dünyaya gelmiş ve annesinin yaklaşmakta olan ölümünü tuhaf bir biçimde sezmiştir. Engelleyemediği ölüm gerçekleştiğinde, Bader onu ikna ederek uzun bir yolculuğa çıkarır; bu yolculuk ise küçük hokkabazlıkları ve hekimlik alanında çeşitli yöntemleri öğrendiği bir eğitim süreciyle geçer. Ne var ki Cole için bir noktadan sonra bu metodlar sınırlı kalır ve daha engin bir bilgi birikimine sahip olmayı istemeye başlar. Bu amaçla rotasını Pers topraklarına çevirir ve görmeyi dilediği kişi tüm doktorların doktoru İbn-İ Sina’dır. Ünlü hekimin Ispahan’daki okuluna ulaştığında ise zorluk ve yasaklarla karşılaşır. En büyük sorunu ise Hristiyan olması ve bu nedenle okula kabul edilemeyecek olmasıdır. Ancak genç Rob içindeki bu bilgi açlığıyla hepsini aşmaya hazırdır ve nihayetinde kutsal amacı uğruna, sorunları kendi belirlediği yöntemlerle çözmeye başlar.

David Lean filmografisinin en ünlü yapıtı olan film Arap İsyanı’nın başlamasında önemli bir rol oynayan İngiliz bilim adamı ve ordu casusu Thomas Edward Lawrence’ın Arabistan’daki görev sürecinde yaşananları konu alıyor. Kuzey Afrika’da genç bir teğmen olan Lawrence’ın bir teklif üzerine Arabistan’a gözlemci olarak gitmesi ve zamanla bölgede isyan çıkaran Araplara yardım etmesiyle artık, Arabistan topraklarına İngilizlerin de eli değmiş olur. Osmanlı Devleti’ne karşı kışkırtılan Arap halkı, İngilizlerle işbirliği içerisine girerek Osmanlı Devleti’yle çatışacağı bir savaşa sürüklenir.
Yapım, dönemin tarihinde önemli yeri olan T.E. Lawrence’ın anılarından gazeteci Jackson Bentley’in araştırmalarıyla sinemaya aktarılmıştı. Yedi dalda Oscar ödülü kazanan film, savaşı konu alan her filmde olduğu gibi büyük tartışmalara sebep olmuştur.

 

Eskiden beri aralarında derin bir dostluk bulunan iki arkadaş, savaşa gitmenin arifesindedirler. İkinci Dünya Savaşı tüm vahşetiyle sürmektedir ve savaşa dahil olan Amerika Birleşik Devletleri, kendi kaderini belirlemek üzeredir. Savaş bu iki insanı da içine katarak, dev bir liman baskınıyla, derin bir vahşet sunacaktır. Savaş her zamanki gibi, görkemli ve kanlıdır.

 

Bakü’de görevli Hariciye Nazırlığı’nda görevli (Eski Dışişleri Bakanlığı) Kalem Müdürü’nün eşi Gül Hanım ve kızları Nihan, yanlarında Erzurum yolunda kendilerine eşlik eden Hariciye Nazırlığı üyesi Saci Efendi de varken, oldukça zorlu ve sert iklim koşullarının hüküm sürdüğü ıssız topraklarda yola almaktadırlar. Tüm bu güç koşullar altında, nihayet harabeye dönmüş ve terk edilmiş bir köye ulaşırlar. Ama köyde geçirdikleri ilk gecenin ardından burada yalnız olmadıklarını öğrenirler. Birbirlerinden farklı, değişik kültüründen gelen 8 kişi, vahşi doğanın ve koşulların ortasında kalarak, bu ıssız köye sığınmıştır artık. Açlığa karşı koymak oldukça zorken, bu coğrafyada hayatta kalma ve dahası eve dönüş mücadelesi vereceklerdir…
Sarıkamış Harekatı’nın kaybedilmesinin ardından , Doğu Anadolu bölgesi artık belirsizliğin hüküm sürdüğü bir yer olmuştu. Eve Dönüş filmi tam da bu zamanlarda 8 kişinin, vahşi doğanın ortasında, oldukça zor kış koşullarıyla boğuşarak, hayatta kalma mücadelesini ve Eve Dönüş hikayesini anlatıyor. Birbirinden farklı bu 8 kişinin açlıkla mücadele ederek hayatta kalma içgüdüleriyle verdikleri gerilim dolu savaş onları birleştiren tek ortak noktaları. Yönetmenliğini Alphan Eşeli’nin üstlendiği filmin senaryosu da yönetmene ve Serdar Tantekin’e ait. Böcek Yapım yapımcılığında kotarılan filmin başrollerini ise Uğur Polat, Nergis Öztürk ve Serdar Orçin üstleniyor.

1841’de New York’ta yaşayan Solomon Northup, kendisini müziğe adamış siyahi bir adamdır. Ailesiyle birlikte yaşayan Solomon, özgür yaşayan ve istediği şeyleri yapabildiği için mutlu bir adamdır. Fakat bir gün bir müzik işi için 2 adam ile tanışır ve çalışmak için Washington’a gider. İnandığı medeni dünya alt üst olur çünkü kendisini kaçırıp Güney’de bir çiflikte köle olarak çalışması için satarlar. Özgürlüğünü korumak için verdiği tüm emekler ve mücadele yerle bir olmuş, hayatı kabusa dönmüştür. Bu cehennemde Solomon acıyı, şiddeti, küçük düşürülmeyi yeniden öğrenecek ve isyan etmeye cesareti olmayan br grup insanın umutsuzluğuna şahit olacaktır. Sevdiklerini ve hayatını geri almak için ne yapması gerektiğini kesinlikle bulmuştur…
İngiliz sinemacı Steve McQueen’in yönetmenliğini ve John Ridley ile birlikte senaristliğini üstlendiği filmin oyuncu kadrosunda Michael Fassbender’ın yanı sıra Brad Pitt, Benedict Cumberbatch, Paul Giamatti gibi yıldızlar da yer alıyor.

6. yüzyılda Mekke. İslam tarihçilerinin Cahiliye Devri olarak anmaktan hoşlandıkları dönemdeyiz. Şehrin ileri gelenlerinin Mekke’yi köleliğin ve alkol, uyuşturucu gibi maddelerin pençesinde acımasızca yönettiği rivayet ediliyor. Kız çocukların yeni doğduklarında diri diri gömüldüklerinin anlatıldığı acımasız bir dönem. Böyle karanlık bir çağda, Hz. Cebrail tarafından ziyaret edilen Hz. Muhammed insanları tek bir Tanrı’ya tapmaya davet ediyor ve şehre hükmedenlerin vahşi metotlarına karşı çıkıyor.
Allah’tan inen bir ayet, peygamberin silaha sarılmasını ve Mekke ordularına karşı direnmesini emrediyor. Müslümanların ordusu tecrübesiz olduğu halde Bedir savaşını kazanıyor. Uhud savaşının ardındansa 10 yıllık bir barışa evet diyerek arada geçen süreyi İslam’ı yaymak için kullanıyorlar. Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğu, Allah’tan başka tanrı olmadığı haberi Arap yarımadasını hızla katediyor.
En iyi müzik dalında Oscar’a aday olan Çağrı, Hz. Hamza rolündeki Anthony Quinn’in benzersiz oyunculuğu kadar, büyük bir prodüksiyon olması ve Hz. Muhammed’i göstermeden İslam’ın doğuş ve yayılışını anlatmadaki başarısıyla da tüm dünyadaki Müslümanların beğenisini toplamış bir yapım.

İYİ SEYİRLER…