Yumuşama Dönemi [Detant] ve Sonrası

A) Yumuşama Dönemi Anlamı, Kökeni ve Ortaya Çıkışı

  • Yumuşama (detant), ayrıca, soğuk savaş döneminde Doğu-Batı ilişkilerinde çatışma ve gerginliğin azaldığı tarihsel bir dönemi tanımlamak için de kullanılmaktadır.
  • 1962 Küba Bunalımı’ndan sonra ABD ile SSCB’nin nükleer bir savaşın eşiğinden dönmesi iki devleti birbirlerine karşı gerginliği azaltıcı ve daha yumuşak bir siyaset izlemeye yöneltmiştir.
  • Yumuşama son olarak, görüşmeler çağı denilen günümüzün temel özelliği ve çağdaş gelişmelerin doğal bir sonucu olarak da değerlendirilmektedir. Bu bağlamda, “Globalleşen bir dünyada uluslararası sistemin parçalarını oluşturan birimlerin, yeryüzünün neresinde olursa olsun çıkabilecek çatışmalar ve uzun süren anlaşmazlıkların küresel bir savaşa yol açabileceğinin bilincinde olarak daha tedbirli ve belli kurallara uygun hareket etmeleri” biçiminde tanımlanmaktadır.
  • Yumuşama terimi ilk olarak Soğuk Savaş döneminde kullanılmıştır ve bloklar arasında karşılıklı “söz düellosu” vasıtasıyla savaş tehlikesinin azalmasını ve komünist ile komünist olmayan devletlerarasında siyasal, ekonomik, kültürel ve teknolojik anlaşmaların sayılarındaki artışı ifade etmek için kullanılmıştır.

a) Yumuşama’nın Etkileri

  • Yumuşama Dönemiyle beraber Doğu ve Batı Avrupa devletleri arasında AGİK Görüşmeleri başlamış ve ilişkiler güçlenmiştir.
  • ABD, SSCB’ye karşı denge unsuru sağlamak amacıyla Çin’le ilişkilerini güçlendirmiştir.
  • ABD ile SSCB arasında nükleer savaş tehlikesini azaltmak amacıyla SALT ( Nükleer Silahları Sınırlandırma Görüşmeleri) Görüşmeleri başlamıştır.
  • Doğu ve Batı blokları dışında “ Üçünçü Dünya Ülkeleri” denilen ülkelerin katılımıyla “ Bağlantısızlar Hareketi” ortaya çıkmıştır.

b) ABD’nin Pekin Ziyareti

  • Çin’in dış politikası hem SSCB hem de “ABD emperyalizmine” karşı çıkmak ve Üçüncü Dünya ülkeleri ile işbirliği yapmak çizgisini izliyordu.
  • Aynı zamanda Çin, güneyinde ABD, kuzey ve kuzeybatısında ise SSCB’nin tehdidi altındaydı. SSCB’nin artan tehditlerine karşı ABD, güvenlik strateji dengesini kurmak için, Sovyet Rusya’ya karşı Çin’i kullanmak istemiştir.
  • 1971′de Başkan Nixon’un ulusal güvenlik danışmanı Henry Kissinger’in Çin’e yaptığı tarihi ziyaret, iki ülke ilişkilerinin normalleşmesinin ilk adımını oluşturdu. Başkan Nixon’un 21–28 Şubat 1972′de yaptığı ziyaret ise iki ülkenin diplomatik ilişkileri olmadığı bir ortamda gerçekleşti.

c) Stratejik Silahları Sınırlandırma Anlaşmaları ( SALT Görüşmeleri) 1963–1979

  • 1961 yılında ortaya çıkan Küba Krizi sırasında ABD ile SSCB arasında ortaya çıkan nükleer füze bunalımı iki devleti uzlaşmaya sevk etti. 1963’te de ABD, SSCB ve İngiltere arasında Moskova’da ilk kez “Nükleer Denemelerin Kısmen Yasaklanması Anlaşması” imzalandı. Ancak bu anlaşmaya rağmen iki devlet nükleer silahlanmaya devam etti.
  • 1969’da Helsinki’de ABD-SSCB arasında gerçekleştirilen SALT-I (Strategic Arms Limitation Talks – Stratejik Silahları Azaltma Görüşmeleri) nükleer silahların sınırlandırılması konusunda önemli bir aşama oldu. Bu görüşmelerin karara bağlandığı SALT-I Antlaşması, 26 Mayıs 1972’de Moskova’da imzalandı. Bu anlaşmayla sadece savunma füzelerinin sınırlandırılması konusunda anlaşmaya varıldı.

ABD – SSCB arasındaki ilişkilerin temel prensipleri belirlenerek barış yoluyla çözüm dönemi başladı.

  • ABD ile SSCB arasında nükleer silahların sınırlandırılması konusunda görüşmelerin başlatıldığı 1969 yılı “Yumuşama Dönemi” nin başlangıcıdır.
  • SALT-I Antlaşması’nı 1979 yılında Viyana’da imzalanan SALT-II Antlaşması izledi. Bu antlaşmayla uzun menzilli nükleer silahlar sınırlandırıldı. Ancak aynı yıl SSCB’nin Afganistan’ı işgal etmesi üzerine ABD Kongresi bu anlaşmayı onaylamadı.

d) Helsinki Nihai Senedi (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı – 1975)

  • Batı Almanya’nın Doğu Almanya’yı tanıyan SSCB dışındaki Doğu Avrupa ülkeleriyle ilişkilerini kesmesi ve II. Dünya Savaşı sonrasında Polonya ve Çekoslovakya ile arasında ortaya çıkan sınırları tanımaması, Avrupa’daki istikrarsızlığın iki önemli unsurunu teşkil ediyordu.
  • Batı Avrupa devletleri Avrupa güvenliği konusunda görüşmelere girişmeyi kabul etmiş, ancak buna paralel olarak “Karşılıklı ve Dengeli Kuvvet İndirimleri” müzakerelerine de başlanması önerisinde bulunmuştur. Doğu Bloku’nun da bu öneriyi kabul etmesi üzerine, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı, 15 Ocak 1973 tarihinde Helsinki’de çalışmalarına başlamıştır. 1 Ağustos 1975’de Helsinki Nihai Senedi’nin (Sonuç Belgesi olarak da anılmaktadır) 33 Avrupa ülkesi (Arnavutluk hariç tüm Avrupa ülkeleri) ile ABD ve Kanada tarafından Devlet veya Hükümet Başkanları düzeyinde imzalanmasıyla hayata geçmiştir.

1975 yılında Finlandiya’nın başkenti Helsinki’de toplanan bu zirve 1815 yılındaki Viyana Kongresi’nden sonra Avrupa’da yapılan en geniş ve en kapsamlı toplantıdır. Helsinki Antlaşması, yumuşama politikasının yerleşmesi ve gelişmesi açısından önemli bir yer tutar. Bu belgeyle imzacı devletlerarasında çıkabilecek herhangi bir savaşın çıkmasının önüne geçilmiş olunuyor.

  • Helsinki Nihai Senedi, II. Dünya Savaşı sonunda Avrupa’da oluşan sınırların ihlal edilmezliğini, dolayısıyla meşruluğunu tanımış, Batı Almanya’nın ısrarıyla, sınırların barışçı yoldan yer alması ilke itibariyle kabul edilmiştir.
  • Helsinki Nihai Senedi’nin en dikkat çekici yönü, 35 imzacı devlet arasındaki ilişkilere rehberlik edecek 10 temel ilkenin ortaya konmasıdır. AGİK’in anayasası sayılan 10 ilke şunlardır:

— Egemen eşitlik ve egemenliğe saygı,

— Kuvvet kullanmaktan veya kuvvet kullanma tehdidinden kaçınma,

— Sınırların ihlal edilmezliği,

— Devletlerin toprak bütünlüğünün korunması,

— Anlaşmazlıkların barışçı yollardan çözümü,

— İçişlerine karışmama,

— İnsan hakları ve temel özgürlüklere saygı,

— Halkların eşit haklardan ve kendi kaderlerini tayin hakkından yararlanması,

— Devletlerarasında işbirliği,

— Uluslararası hukuktan doğan yükümlülüklerin iyi niyetle yerine getirilmesi.

 B) YUMUŞAMA DÖNEMİ ÇATIŞMALARI

 a) Nükleer Silah Yarışı ve Soğuk Savaşa Son Verme Çalışmaları

  • Nükleer silahların kullanılacağı bir savaşın yaratacağı büyük tahribatın uyandırdığı endişe ve korku, büyük devletleri, Soğuk Savaşa rağmen, yavaş yavaş barış içinde birlikte yaşama çarelerini aramaya yöneltmiştir. Nitekim büyük devletler, Doğu-Batı ilişkilerinin bir Zirve Konferansı yoluyla geliştirilmesi görüşünde birleşmişlerdir.
  • Bu amaçla da Amerika Birleşik Devletleri, Sovyet Rusya, İngiltere, Fransa ve Federal Almanya arasında 16 Mayıs 1960 tarihinde Paris’te Zirve Konferansı yapılması kararlaştırılmıştır. Ancak bu konferans yapılamadı. Çünkü 5 Mayıs 1960’ta, Sovyetler Birliği lideri Kruşçev, ülkesinin sınırlan içerisinde bir Amerikan U2 casus uçağının düşürüldüğünü açıklayarak, Washington Hükümeti’nden özür dilemesini istedi.
  • Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Eisenhower’ın red cevabı üzerine, Sovyetler Birliği delegasyonu Paris’ten geri döndü ve konferans da toplanamadı. U2 uçağının düşürülmesiyle Washington ile Moskova arasında gerginliğin artmasından kısa bir süre sonra, 1962’de Küba bunalımı, bu iki “Süper Devleti” bu defa bir savaşın eşiğine kadar getirdi.

 b) Küba Bunalımı ve Bloklar arası İlişkilere Etkisi (1962)

  • Fidel Castro’nun 1959 yılında iktidarı ele geçirmesinden sonra, 1960 ve 1961 yıllarında, komünistler Küba siyasetine hâkim oldular. Bu arada da Küba Sovyet Rusya ile sıkı ilişkiler kurdu ve askeri bakımından güçlendi.
  • Bu arada Sovyetler Küba’ya tüm dünyadan habersiz ABD’yi vurabilecek güdümlü füzeler yerleştirdi.
  • Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Kennedy, 22 Ekim 1962’de yaptığı televizyon konuşmasında, Sovyetler Birliği’nin Küba topraklarına, Amerika’nın büyük bir kısmını vurabilecek nükleer başlıklı füzeleri gizlice yerleştirdiğini açıklayarak, Kruşçev’den füzelerin hemen s
  • Amerika Birleşik Devletleri Deniz Kuvvetleri harekete geçerek Küba’yı kuşattı. Bu durum iki süper devleti bir nükleer savaşın eşiğine kadar karşı karşıya getirdi.
  • SSCB, meseleyi BM Güvenlik Konseyine taşımakla birlikte savaş gemilerini de bölgeye gönderdi. ABD ve SSCB’nin bu tavrı durumu daha da gerginleştirirken bir nükleer savaş ihtimalini ortaya çıkardı.
  • Nükleer savaş ihtimali karşısında ABD ve SSCB geri adım atmak zorunda kaldı. SSCB, Türkiye’deki ABD’ye ait Jüpiter füzelerinin sökülmesi karşılığında Küba’daki füzeleri sökebileceğini bildirdi. ABD’nin öneriyi kabul etmesi sonucunda karşılıklı füze sökümü ile Küba Buhranı çözüldü.
  • ABD, Rusya’ya gözdağı verecek nükleer başlıklı füzelerden 15’ini Türkiye’ye 1961’de teslim etti. İzmir Çiğli’ye yerleştirilen ve ‘İbrahim’ adı verilen füzeler, ABD’nin Rusya ile Küba krizini aşmadaki kozu olunca 1963’te geri götürüldü.
  • İzmir Çiğli’de konuşlu füzeler için Türkiye’nin toplamda görevlendirdiği asker-sivil personel sayısı 2 bini buldu.
  • Türkiye’nin füzelerin idaresini devralması için ABD’ye eğitime gönderilen subaylar, 18 Nisan 1962’de deneme atışı da yaptı. NASA’nın Cape Canaveral’daki üssünde tamamen Türkler’in komutasındaki bir Jüpiter füzesi başarıyla fırlatıldı.
  • Ancak, bunun ortaya çıkardığı büyük tehlike ve Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği’nin politik ve askeri alanlarda dengeye ulaştıklarını anlamaları, bir çatışmayı önlediği gibi, iki devlet arasındaki ilişkilerde bir yumuşamanın, dolayısıyla bloklararası ve devletlerarası ilişkilerde değişimin de başlangıcı oldu.

c) Uzay ve Denizler Hukuku Görüşmeleri

  • Açık Denizlerde Balıkçılık ve Canlı Kaynakların Korunmasına dair Sözleşme’ lerini kabul etmiştir. Cenevre Sözleşmeleri, deniz hukukunda en önemli gelişme ve bu alandaki başlıca kaynak olmuştur.
  • Kıta Sahanlığı Sözleşmesi
  • Açık Denizler Sözleşmesi
  • Karasuları ve Bitişik Bölge Sözleşmesi
  • Uluslararası İlişkilerde Denizlerin Öneminin artmasıyla beraber bu konudaki hukuku belirlemek amacıyla 24 Şubat – 27 Nisan 1958 tarihleri arasında Cenevre’de toplanan Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Konferansı, daha önce Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’na sunulmuş olan bir antlaşma taslağı üzerinde çalışarak;
  • Önce SSCB’nin daha sonra ABD’nin uydu fırlatma teknolojisine ulaşmalarıyla beraber Uzay’ın kullanımının tartışılmaya başlanması üzerine Birleşmiş Milletler’de, 12 Aralık 1959’da, 24 üyeli “Uzayın Barışçı Amaçlarla Kullanılması Komitesi” kurulmuştur. Bu komitenin çalışmaları sonucunda Ay ve Diğer Gök Cisimleri dâhil, Uzayın Araştırılması ve Kullanılmasında Devletlerin Çalışmalarını Yönetecek İlkelere İlişkin Antlaşma” Genel Kurul tarafından, 27 Ocak 1967’de oybirliğiyle kabul edilmiş ve antlaşma 10 Kasım 1967’de yürürlüğe girmiştir.
  • Ancak Cenevre Sözleşmeleri’nde yer alan hukuki boşluklar üzerine toplanan Üçüncü Deniz Hukuku konferansı 1974 toplanmaya başlamış ancak 30 Nisan 1982 günü, Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri, Venezüella ve İsrail’in kullandıkları 4 aleyhte oya karşı 130 oyla kabul edilmiştir.
  • Hazırlanan sözleşme, ülkelere karasularını 12 mile kadar genişletme hakkı vermektedir. Bunun Ege Denizi’nde uygulanması, Yunanistan’a haksız bir üstünlük sağlayacağı gibi, Türk gemi ve uçaklarının Ege’den Akdeniz çıkışlarını sınırlayacak bir durumu ortaya çıkaracağından, Türkiye daha konferansın başında, buna itiraz etmiş ve Ege gibi çok özel niteliklere sahip yarı kapalı denizlerin bu genel ilkenin dışında tutulmasını istemiştir.
  • Ancak bu görüş, sözleşmede yer almadığı gibi, Türkiye’nin sonuç belgesine çekince koyma istemi de kabul edilmemiştir. Bu nedenle Türkiye, sözleşmenin oylanmasında red oyu vermiş ve sözleşme ile sonuç belgesini imzalamamıştır.

 d) Vietnam Savaşı (1965–1973)

  • II. Dünya Savaşı’ndan sonra Japon işgalinin son bulmasıyla Fransız sömürgesi olan Vietnam’da Komünistlerle Milliyetçiler arasında iç savaş başlamıştı.
  • ABD’de Fransa Vietnam’dan çekilince, Birleşmiş Milletler’le beraber, 17. paraleller sınır olmak üzere Kuzey ve Güney olarak ikiye ayrılmasını sağlamıştır.
  • Kuzeydeki Komünistlerin güneye saldırmasıyla başlamış ABD’nin müdahalesiyle uluslar arası bir boyut kazanmıştır.
  • 1964 Ağustosunda Kuzey Vietnam donanmasına ait gemiler Tokin Körfezi’nde ABD donanmasına saldırdı. Bu gelişme üzerine ABD, 1965 Şubatında Kuzey Vietnam’da askerî hedefleri bombalayarak savaşa girdi. ABD asker sayısını kısa zamanda 600.000’e çıkardı. Ancak ülke genelinde başlayan savaş karşıtı gösteriler üzerinde ABD Kongresi tutumunu değiştirdi. Batı Bloku ülkelerinden destek göremeyen ABD yönetimi Vietnam’da istediği başarıyı elde edemedi.

ABD’den 19000 km uzakta cereyan eden savaş, televizyon sayesinde Amerikalıların oturma odalarına taşınmıştır. Savaş görüntüleri olarak ölen, yaralanan, acı çeken asker görüntüleri, savaş sırasında mağdur olan sivil halkın durumu, özetle kan ve gözyaşı, insanları savaştan soğutmuş ve böylece ABD kamuoyunun savaşa olan desteği her geçen gün azalmıştır.

  • 1968 yılında Paris’te ABD ile Kuzey Vietnam arasında başlayan görüşmeler 27 Ocak 1973’te yapılan Vietnam Barışı’yla son buldu. Antlaşmayla

ABD, Vietnam’dan askerlerini çekmeyi ve yapılacak müzakerelerle birleşmenin gerçekleşmesi kabul edildi. Antlaşmanın imzalanmasında yeni ABD başkanı Nixon’ın orduyu Vietnam’dan çekme kararı alması, SSCB ve Çin’le kurulan siyasi yakınlaşma etkili oldu.

  • Savaşı S.S.C.B, Çin, Kuzey Kore, K.Vietnam kazandı. Vietnam Savaşı’nın başlangıcında Çin-Sovyet ilişkilerinin düzelmesini sağlayacağı varsayılıyordu, fakat algı farklılıkları ilişkilerin daha da bozulmasına sebep olmuştur. Sovyet-Çin farklılıklarının derinleşmesi, çok kutupluluğu güçlendirerek Yumuşama (detant) sürecinin hızlanmasına sebep olmuştur. Böylece, ABD’nin Vietnam’ı bölme planı suya düşerken, Kuzey Vietnam ve Güney Vietnam 1975 yılında birleştiler.

Dünyaca ünlü boksör olan Clay, 1942 yılında doğmuş, 12 yaşında iken boks ile tanışmıştır. Roma Olimpiyatları’nda aldığı altın madalya onun tüm dünya tarafından tanınmasını sağlamıştır. Daha sonra Müslüman olan Clay, asker olarak Vietnam’a gönderilmek istendi ama kendisi buna karşı çıktı. Bunun üzerine lisansına el konuldu, hiçbir yerde maç yapmama cezası aldı, daha sonra hapse atıldı. 1978 yılında affedilen Muhammed Ali, yeniden aktif spor yaşamına devam etti. Birçok başarılara imza attı. Clay’i diğer zenciler takip ederek sporun birçok dalı ile uğraşmaya başlamışlardır.

e) Keşmir Sorunu (1947–1966)

  • 1947’de Pakistan ve Hindistan İngiltere’den bağımsızlıklarını ilan ettiklerinde, Keşmir halkı yapılan mutabakata göre uygulanan seçim haklarını Müslüman Pakistan’dan yana kullanmıştı. Ne var ki, Hindistan alt kıtasındaki Müslüman bölgeleri gibi Pakistan’a katılması gereken Keşmir’in yöneticisi Mihrace Hari Singh’in ülkeyi para karşılığı Hindistan’a verip İngiltere’ye kaçmasıyla bu gerçekleşememişti.
  • 1947 Ekim ayında Pakistan’a bağlı güçlerin Keşmir’in bir bölümünü Srinagar’a kadar işgal etmesi üzerine, Hint Birlikleri’nin de Hindistan işgali altındaki Keşmir’in bugünkü yazlık başkent olan Srinagar’ı ele geçirmesiyle bir kontrol hattı şeklindeki bugünkü sınır ortaya çıktı. Böylelikle Keşmir Bölgesi, Pakistan’ın elindeki ve Keşmir’in yaklaşık yüzde 30’unu oluşturan Azad Keşmir (Özgür Keşmir) ve kalan kısmı işgal eden Hindistan kontrolündeki Keşmir Vadisi, Jammu ve Ladakh bölgeleri şeklinde ikiye bölünmüş oldu.
  • 1948’de iki devlet arasında savaş çıktı. BM’nin araya girmesiyle iki taraf arasında halk oylamasına başvurulması şartıyla ateşkes ilan edildi. Ancak Keşmir’in büyük bölümünü ele geçiren Hindistan kendi bölgesinde halk oylaması yapılmasını günümüze kadar engelledi.
  • SSCB ile yakınlaşan Hindistan bu devletin desteğini aldı. Pakistan ise Batı Blokundan destek gördü. Çin’in Tibet’i işgalinde Hindistan’la çatışmaya girmesi üzerine Pakistan’la Çin arasında yakınlaşma başlattı. 1963’te Hindulara Müslümanlar arasında başlayan çatışmalar 1965te savaşa dönüştü.
  • Pakistan’la Hindistan SSCB’nin arabuluculuğuyla 10 Ocak 1966’da Taşkent Deklarasyonu’nu imzalayarak savaştan önceki sınırlarına çekilmeyi ve anlaşmazlıkları barış yoluyla çözmeyi kabul etti. Ancak Keşmir Sorunu günümüze kadar çözümlenemeyen bir sorun olarak devam etmiştir.

 f) Afganistan’ın İşgali (1979)

  • XIX. yüzyıldan itibaren Rusya ile İngiltere’nin yayılmacı politikalarının hedefi olan Afganistan 1919’da bağımsızlığını ilan etmişti. 1973’te krallık rejimi son bularak cumhuriyete geçilmiş ve Halk Partisi iktidara gelmişti. Ancak bu partinin sosyalizm ideolojisine dayalı politikaları halkın tepkisiyle karşılandı. Halk Parti iktidarı giderek diktatörlüğe dönüştü, sosyal huzursuzluklar ve ekonomik sıkıntılar giderek arttı.
  • Bunun üzerine iktidar partisi 1978 yılında SSCB ile “Dostluk, İyi Komşuluk ve İş Birliği Antlaşması” imzalandı. Bu antlaşmaya tarafların; 20 yıl süreyle ülkelerinin güvenliğini, bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü korumak için birbirleriyle dayanışma içinde olmayı, gerekli tedbirleri almayı kararlaştırdı. Halkın SSCB yanlısı yönetime karşı isyan etmesi üzerine iktidar partisi SSCB’den yardım istedi.
  • Yapılan anlaşma gereği SSCB, bölgeye çok sayıda uzman ve asker gönderdi. Ancak iktidar partisi gücünü korumayı başaramayınca SSCB, Afganistan’ı tamamen işgal etmeye başladı. SSCB’nin Afganistan’ı işgal ederek Basra Körfezi ve Orta Doğu petrolleri üzerinde hâkimiyet kuracak bir konuma ulaşması dünyada tepkiyle karşılandı. Çin ve Pakistan konuyu BM’ye taşıdı. ABD ise SALT – II Antlaşması’nı onaylamaktan vazgeçti ve Afgan mücahitlerine yardıma başladı.
  • Mücahitlerin özellikle kırsal kesimde etkili olması üzerine SSCB daha fazla birlik göndererek ülkeyi kontrol altına almaya çalıştı ancak başarılı olamadı. İşgalden kaçan 3 milyon mülteci Pakistan’a sığındı. Çin, İran, Pakistan ve Arap Devletleri BM’yi harekete geçirmeye çalıştı.
  • 1982’de BM’nin gözetiminde Afganistan, Pakistan, ABD ve SSCB arasında görüşmeler başladı. 14 Nisan 1988’de Cenevre’de Afganistan’ın işgaline son veren antlaşma imzalandı. Antlaşmanın imzalanmasının ardından SSCB birlikleri Afganistan’dan çekilmeye başladı. Mücahitler yeni hükûmet kurmasına rağmen siyasi istikrarın sağlanmasında sıkıntı yaşandı.

C) BAĞLANTISIZLAR HAREKETİ

  • 1960’lardan itibaren milletlerarası alanda yeni bir faktör olarak ortaya çıkan önemli olaylardan biri de Doğu ve Batı Bloklarının dışında Bağlantısızlık (Non- Alignment)adı ile yeni bir devletler gruplaşmasının ortaya çıkmasıdır.
  • Bağlantısızlık hareketinin başlangıç noktası 1955 Nisan’ında Endonezya’nın Bandung şehrinde toplanan Asya-Afrika Konferansı’dır.
  • Konferans’ın amacı yeni bağımsız olan Afrika ve Asya ülkelerinin, ABD ve SSCB gibi iki büyük nükleer güç karşısında varlıklarını korumak için bir birlik ve dayanışma sağlamaktı. Fakat Konferansa katılan 29 devlet o kadar ‘’heterojen’’ yani siyasi sistem ve dış politikaları itibariyle birbirlerinden farklı idi ki, Türkiye NATO üyesi iken, Çin Halk Cumhuriyeti de SSCB’nin temsilcisi durumunda idi.
  • Bu hareketin ilk teşkilatlanması 1961 Yılı’nda Yugoslavya lideri Tito ile Mısır Devlet Başkanı Nasır’ın girişimleri ile olmuştur. Bu iki liderin teşebbüsleri ile Eylül 1961’de Belgrad’da 25 tarafsız ülkenin katılması ile bir konferans toplandı. Bu konferanstan 25 maddelik bir deklarasyon ile Amerika ve Rusya’ya bir barış çağrısı çıktı.

Belgrad Konferansı 1961

     Bu Deklarasyonda;

— Her türlü sömürgeciliğe karşı olunduğu

— Güney Afrika Cumhuriyeti’ndeki ırkçı ayırım mahkûm ediliyor

— Filistin-Arap halkının tüm hakları tanınıyor

— Yabancı üslerin kaldırılması

— Silahsızlanma ve nükleer silahların yasaklanması

— Çin’in BM Teşkilatı’na kabulü isteniyordu.

Bu hareketin ortaya çıkmasında:

  • Bağımsızlığını yeni kazanan devletlerin zayıflığı ve güçsüz olması, dünya dengesinde rol oynayan ve nükleer güce sahip olan iki süper güce karşı koymalarının mümkün olmamasıdır.
  • Diğer taraftan bu güçlerden birine bağlanmayı da birine boyun eğmek olarak gördüler. Bir diğer sebep de iki süper gücün birinin ekonomik sistemi kapitalizm, diğerinin ise hem ekonomik hem de siyasi felsefesi komünizmdi. Her iki blok da birbirine zıt iki ayrı yaşama sisteminin temsilcileri idi. Bundan dolayı bu yeni devletlere bu sistemlerden birini seçmek mantıklı gelmediği için yeni bir yol seçtiler.
  • Bağlantısızlar, blokların nükleer gücüne karşı silahsızlanma politikasına başvurmuşlardır. Bağlantısızların silahsızlanmada kullandıkları ortam Birleşmiş Milletler olmuştur.
  • Buradan çıkarttıkları bazı kararlarla, büyük devletlerin politikalarına istikamet vermeye ve de bloklar arasında denge kurmaya çalışmışlardır. Ancak BM’de büyük devletlerin veto silahı, diğer taraftan bu grubun kendi içerisindeki politika farklılıkları, Bağlantısızların BM’deki etkisini azaltmıştır.
  • Bağlantısızlar Grubu içerisinde, bilhassa Afrika’daki ülkelerin peş peşe askeri darbelerle uğraşmaları da etkilerini azaltmıştır. Bağlantısızlar için demokrasinin Batı anlamındaki örneğini Hindistan vermiştir.
  • Bağlantısızlar;1962 Belgrad Konferansı’ndan sonra,8 Eylül 1970’de Zambia Konferansı’nda toplandılar. Daha sonra çeşitli tarih ve yerlerde toplandılar.1986’da Harare’de toplandı.
  • Sovyet Bloğunun dağılmasıyla Bağlantısızlık Hareketi de önemini kaybetmiştir.

D) ARAP – İSRAİL SAVAŞLARI

 a) 1948–1940 Savaşları

Katılan Devletler: Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan, Irak ve İsrail

Sebebi: İsrail Devleti’nin kurulmasına Arap devletlerinin tepki göstermesi

Sonuçları: İsrail beş Arap Devletini yenilgiye uğrattı. BM’nin araya girmesiyle Irak hariç diğer devletlerle İsrail arasında ateşkes imzalandı.

İsrail, Filistin’in yaklaşık dörtte üçünü ele geçirdi. Kudüs’ün yarısı İsrail’e geçti diğer yarısı Ürdün’de kaldı. Filistin’de yaşayan bir milyon Arap, komşu ülkelere sığındı. Mülteciler Meselesi ortaya çıktı. İsrail karşısında yenilen Arap devletlerinde “milliyetçilik” önemli bir ivme kazandı.

Büyük Devletlerin Politikaları: ABD, İsrail’i kurulduğu gün tanıdı. Amerika, İngiltere ve Fransa, 25 Mayıs 1950 de bir bildiri yayınlayarak, Arap ülkelerine ve İsrail’e, ancak bunların iç güvenliklerinin gerektireceği kadar silah satacaklarını ve bunu da, bu silahların başka bir devlete karşı kullanılmaması şartı ile yapacaklarını bildirerek silah ambargosu başlattı. SSCB ise İsrail’i iki gün sonra tanıdı. İsrail’in tarafında yer alarak silah sattı. İngiltere ABD ile birlikte hareket etti. Arap devletleriyle ilişkileri giderek bozuldu. 1952’den sonra Orta Doğu’daki egemenliği çok zayıfladı. Fransa ise II. Dünya Savaşı’ndan sonra toparlanma süreci yaşadığından aktif bir siyaset izlemedi.

1956 İsrail-Mısır Savaşı

Katılan Devletler: Mısır, İngiliz ve Fransızların desteğini kazanan İsrail.

Sebebi: Mısır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirmesine karşı İngiltere ve Fransa’nın İsrail’i kışkırtması, Filistinli Mültecilerin ülkelerinden çıkarılmaları.

Sonuçları: Mısır yenildi. ABD ve SSCB’nin sert tepkisi ve BM kararı doğrultusunda İngiltere ve Fransa Mısır’dan çekildi. İsrail 1949 sınırlarına döndü. ABD ile SSCB arasında Orta Doğu’daki rekabet hız kazandı.

Büyük Devletlerin Politikaları: ABD, SSCB’nin bölgede etkinliği kırmak amacıyla İsrail-İngiliz-Fransız saldırısına tepki gösterdi. Mısır’ın boşaltılmasında önemli rol oynadı. SSCB 1948 – 1949 Savaşı’nın aksine İsrail’in karşısında Arap devletlerini destekledi. Mısır’ı destekleyerek silah sattı. Arap dünyasında itibarını artırarak önemli bir konuma geldi. Savaşın çıkmasında başlıca rolü oynayan İngiltere ve Fransa, Mısır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirdiğini ilan etmesi üzerine İsrail’in Mısır’a saldırmasını daha sonra da bölgenin güvenliğini sağlama bahanesiyle Süveyş Kanalı’nı işgal etmeyi planladılar. Ancak ABD ve SSCB’nin sert tepkisi karşısında geri adım attılar.

b) 1967–68 Arap İsrail Savaşları

Katılan Devletler: İsrail, Mısır, Ürdün ve Suriye

Sebepleri: Mısır’ın Akabe Körfezini İsrail’e kapatması, FKÖ’nün kurulması ve Ürdün’e yerleştirilmesi, Filistinli Mültecilere karşı İsrail’in Ürdün’e girerek 4000 kişilik Samuköyünü yok etmesi ve İsrail’in 6 Suriye savaş uçağını düşürmesi

13 Kasım 1966’da tank ve zırhlı araçlardan kurulu bir İsrail Birliği’nin Ürdün hududunu geçerek 4000 nüfuslu Samu Köyüne hücum ederek köy halkını yok etmiştir. 7 Nisan 1967’de, Suriye topçularına yapılan İsrail hava taarruzuna Suriye uçaklarının karşılık vermesi sonucunda 6 Suriye Uçağının düşürülmesi gibi sebepler savaşın başlamasına yol açmıştır.

Sonuçları: İsrail, Arap devletlerini mağlup ederek Doğu Kudüs, Golan Tepeleri, Sina Yarımadası ve Gazze’yi ele geçirerek sınırlarını dört kat genişletti. Tiran Boğazını ele geçirerek Süveyş Kanalı’na ulaştı.

Büyük Devletlerin Politikaları: ABD, SSCB ile savaşı önlemeye çalıştı. BM’de savaş sonrası durumla ilgili görüşmelerde İsrail yanlısı tutum izledi. Ancak SSCB’nin Orta Doğu devletleri üzerindeki etkisinden çekinerek barışın sağlamasında aktif rol oynadı. SSCB, ABD’nin İsrail’e silah satmasını kullanarak Arap devletleri üzerindeki etkisini artırdı. Suriye, Mısır ve Cezayir’de deniz üsleri kurarak Akdeniz’de önemli bir güç konumuna geldi

1967 Arap-İsrail Savaşı Sonrası

  • 5 Haziran 1967 günü saat 08.00’de İsrail birliklerinin taarruzuyla başlayan savaşta, İsrail önce Ürdün ve Suriye’ye karşı savunma ve Mısır’a karşı saldırı yapmıştır.
  • Mısır’ın yenilmesi ve Süveyş Kanalı’nın ele geçirilmesi üzerine Suriye ve Ürdün’e saldıran İsrail ordusu Suriye’den Golan Tepelerini aldı.
  • Birleşmiş Milletlerin, 10 Haziran 1967 günü saat 19.30’da “ateşkes” çağrısı üzerine çarpışmaya son verildi.
  • Savaşın sonunda: İsrail Süveyş Kanalına kadar olan toprakları ele geçirmiş, Mülteci sorunu daha da artmıştır.

İsrail ile baş edemeyen Arap devletleri arasında işbirliğinin önemi ortaya çıkmıştır. Arap ülkeleri, genişleyen İsrail sınırının kendi topraklarına da dayanacağı endişesiyle, mümkün gördüğü bütün olanak ve kuvvetlerini Mısır veya Suriye emrine vermiş ancak başarıya ulaşılamamıştır.

İsrail’in, ihtiyacı olan silahları ABD’den sağlaması; Arapları, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği ile daha sıkı iş birliğine sevk etmiştir. Bu da, Orta Doğu’da SSCB’nin etkisini arttırmıştır. Arap ülkelerine malzeme gönderilmesi ve personelinin eğitilmesini sağlamak amacıyla Orta Doğu’ya yerleşen Rusların Akdeniz’de kurduğu deniz üsleri, NATO ve Türkiye için hayati önem taşıyan Akdeniz egemenliğini hissedilir derecede etkilemiştir. Fransa ise Orta Doğu’da tekrar aktif olmak amacıyla İsrail’e silah ambargosu uyguladı. Arap devletlerine askerî ve ekonomik yardım etmeye çalıştıysa da eski etkinliğini sağlayamadı.

c) 1973 Arap – İsrail Savaşları (Yom Kippur Savaşı)

  • 1967 Savaşı sonrasında ümitlerini BM’ye ve ABD – SSCB görüşmelerine bağlamış olan Arap devletleri umduklarını bulamayınca hızla silahlanma faaliyetlerine girişmişlerdir.
  • İşgal edilen Arap topraklarının topyekûn bir mücadeleyle kurtarılacağı fikrinde birleşen Mısır ve Suriye İsrail’e karşı ortak bir harekât düzenlemeyi planlamıştır.
  • Mısır ve Suriye orduları, İsrail’in en büyük bayramını kutladığı gün (Yom Kippur), yani 6 Ekim 1973 günü saat 14.00’de başlayan taarruzuna önce Suriye tarafına ağırlık vererek karşı koymuş, Suriye ordusunu bertaraf ettikten sonra Mısır’a yönelmiş Süveyş’in batısına asker çıkarmayı başarmıştır.
  • 26 Ekim’de BM Barış Gücünün gelmesiyle İsrail ateşkese uymuştur.
  • İsrail’in bu kararında SSCB’nin bölgeye tek taraflı da olsa asker göndereceğini açıklaması etkili olmuştur.
  • Yom Kippur Savaşı İsrail’i; askeri, diplomatik ve ekonomik alanlarda ABD’ye eskisinden daha bağımlı kıldı. Savaşın hemen ardından başlayan, başını Suudi Arabistan’ın çektiği ve İsrail’i destekleyen ülkeleri hedef alan petrol ambargosu Mart 1974’e kadar sürdü. Ambargo sonucu petrol fiyatları yükselirken, dünya çapında benzin sıkıntısı baş gösterdi.

d) CAMP DAVİD ANTLAŞMASI

  • ABD, Yom Kippur Savaşı’ndan sonra Mısır’la İsrail arasında Sina Antlaşması’nın imzalanmasını sağladıktan sonra Mısır’la bir antlaşma imzaladı. Ortaya çıkan barış ortamını devam ettirmek isteyen ABD dışişleri bakanı Henry Kissinger Mısır’la İsrail arasında bir mekik diplomasisi başlatarak tarafları bir barış antlaşması imzalanması konusunda ikna etti. Eylül 1978’de imzalanan Camp David Antlaşmasına göre; İsrail 1967 savaşı’nda işgal ettiği Sina Yarımadasından çekilecek buna karşılık Mısır, İsrail’i resmen tanıyacak ve onunla diplomatik ilişki başlatacaktı.
  • Antlaşma Gazze ve Batı Yaka bölgeleri hakkında ise tam bir açıklık getirmiyordu. Bu konuda sadece beş yıl içerisinde bu bölgelerde bir özerk yönetim kurulması için gerekli altyapı oluşturulması için çalışılmasını öngörüyordu.
  • Camp David Antlaşması’na Avrupa Topluluğu destek verirken SSCB ve Arap ülkeleri tepki gösterdi. Suriye, Cezayir, Libya, Güney Yemen ve Filistin Kurtuluş Örgütü; Mısır’a ekonomik boykot uygulanması, SSCB ile ilişkilerin geliştirilmesi, ortak bir komutanlık kurulması ve Arap Birliği merkezinin Kahire’den başka bir yere taşınması kararını aldı.

Camp David Antlaşması’nda Filistin Meselesi ile ilgili şu kararlar alındı;

Gazze ve Batı Şeria’da yaşayan Filistinlilere, şekli ve mahiyeti, İsrail, Mısır ve Ürdün’ün ortak kararına göre belirlenecek beş yıllık bir süre için muhtariyet verilecek Bu muhtariyet döneminde İsrail, bu iki toprakta, kendi güvenliğini de sarsmayacak şekilde, asker miktarını asgariye indirecekti. Muhtariyet döneminin üçüncü yılından itibaren İsrail, Mısır, Ürdün ve Filistin muhtariyet idaresinin temsilcileri arasında, Batı Şeria ve Gazze’nin nihai statüsünü tespit edecek bir anlaşma için müzakereler yapılacaktı. Bu anlaşma, Filistin halkının “meşru hakları” ile “adil istekleri”ni tanıyacaktı. Bu dönemde İsrail ile Ürdün arasında barış müzakereleri ve İsrail’in güvenliğini sağlayacak düzenlemeler de yapılacaktı.

  • Camp David Antlaşması’na tepki gösteren Arap ülkeleri, Mart 1979’da Bağdat’ta toplanarak Mısır’ın bu anlaşmayı feshetmesini, Filistin meselesinde ortak hareket edilmesini ve bağımsız bir Filistin Devleti’nin kurulmasını kararlaştırdı. Ancak bu tepkiler İsrail ile Mısır arasında yapılan barış görüşmelerini engelleyemedi.
  • 26 Mart 1979’da karşılıklı toprak bütünlüğü ve bağımsızlık düşüncesine saygı duymayı esas alarak bugünkü İsrail-Mısır sınırlarını çizen “İsrail-Mısır Barış Antlaşması” Washington’da imzalandı. Bu antlaşma, İsrail’in, güneyde güvenliğini garantilerken Mısır’ın Arap dünyası ile ilişkilerinin kopmasına yol açtı. Arap ülkelerinden Mısır’a yapılan ekonomik yardım kesilirken ABD, Mısır’a ekonomik yardımda bulundu.
  • Antlaşmanın imzalanmasının ardından İsrail, Sina Yarımadası’ndan tamamen çekildi. Arap ülkelerinde ABD aleyhtarlığı artarken SSCB’yle yakınlaşma güçlendi. Ancak İsrail’in antlaşma şartlarına uymaması, Batı Şeria’da kalıcı Yahudi yerleşimleri inşa etmesi, Golan Tepelerini iade etmemesi ve Kudüs’ü başkent yapması gibi gelişmeler bölgedeki gerginliğin devam etmesine yol açmıştır.
  • Bu antlaşma, Filistin Kurtuluş Örgütü ile Arap dünyasının tamamında büyük bir tepki ile karşılanmış ve Mısır’a karşı geniş bir siyasal ve ekonomik boykoto girişilmiştir. Batılı devletlerce son derece olumlu karşılanırken, Romanya dışında tüm Doğu Bloku ülkelerince boykot edilmiştir.
  • Mısır’a yönelik boykot ve hareketleri belirlemek üzere Arap devletleri 27 Mart 1979 tarihinde Bağdat’ta toplandılar.

Bu toplantıda;

  1. Mısır’dan büyük elçilikleri çekmek
  2. Arap Birliğinin merkezini geçici olarak Tunus’a taşımak
  3. Mısır’ın Bağlantısızlar Hareketi, İslam Konferansı ve Arap Birliği örgütlerindeki üyeliklerini askıya almak
  4. Mısır’a Arap devletleri tarafından yapılan her türlü yardımı kesmek ve ticari kolaylıkları durdurmak gibi kararlar alınmıştır.

* Mısır bu gelişmelerden sonra Arap dünyasında tam bir yalnızlık içine sürüklenmiş ve Filistin sorununa ihanetle suçlanmıştır.

Enver Sedat (1918 – 1981)

Mısır’ın üçüncü devlet başkanıdır. Mısır Kralı Faruk’a karşı 23 Temmuz 1952’de yapılan darbeye katılarak siyaset alanında kendini tanıtan, 1960–1969 yılları arasında meclis başkanlığı yaptıktan sonra 1970’te başkan Cemal Abdül Nasır’ın ölümü üzerine 5 Kasım’da onun yerine geçen Mısır devlet başkanı. 1973 yılında meydana gelen Yom Kippur Savaşı’ndan sonra 1975’te Sovyetler Birliği ile ilişkileri kesmiş ve İsrail’le, Kudüs’ü ziyaret ettiği 19 Kasım 1977 tarihinden itibaren iyi ilişkiler geliştirmiş, 17 Eylül 1978’de ABD’nin arabuluculuğunda, İsrail’le masaya oturarak, Camp David Sözleşmesini imzalamıştır. Bu antlaşma ile İsrail tarafından Altı Gün Savaşı’nda ele geçirilen Sina Yarımadası, Mısır’a geri verilmiştir. Barış çabalarının sonucu olarak, Menahem Begin ile birlikte 1978 yılı Nobel Barış Ödülünü almıştır. 1981’de, Mısır’ın bağımsızlığının kutlandığı tören sırasında silahlı saldırıya uğrayarak öldürüldü. Resmigeçit töreni sırasında askeri konvoy içinde bulunan Halit el-Islambuli tarafından önce el bombaları atılmak suretiyle, Sedat’a, üst düzey komutanlara ve diğer seçkin yöneticilere saldırılmış, daha sonra ise otomatik silahlarla platformun önüne gelinerek platformda bulunanlar taranmıştır. Bu saldırı sırasında Enver Sedat’a 72 kurşun isabet etmiştir. Sedat’ı öldüren İslamcı Yüzbaşı Halid el-İslâmbûlî, 1982 yılında idam edilmiştir. Enver Sedat’ın mezarı Kahire’de, öldürüldüğü tören alanının hemen karşısındaki Meçhul Asker anıtının altındadır.

e) İSLAM KONFERANSI ÖRGÜTÜ ( 1969)

  • Church of God adlı tarikata bağlı Dennis Michael

Rohan adında Avustralyalı bir hıristiyanın 21 Ağustos 1969 tarihinde Mescid-i Aksa’yı kundaklamayı denemesinden sonra İslam ülkeleri başkanları İslam Konferansı Teşkilatını kurdular.

  • Örgütün merkezi Suudi Arabistan’ın Cidde şehridir. Amacı İslam ülkeleri arasında iktisadi, sosyal, kültürel, bilimsel alanlarda işbirliğini güçlendirmek, uluslararası örgütlerle dayanışmayı yürütmektir.
  • Fas’ın başkenti Rabat’ta 22–25 Eylül’de Türkiye dâhil 24 ülkenin katıldığı bir “İslam Zirvesi” toplandı. Bu zirvede kabul edilen bildiride İsrail’in Kudüs’ü boşaltması ve 1967 Haziran savaşında işgal ettiği Arap topraklarından çekilmesi istendi. İsrail’i tanımış olan devletlerin, İsrail ile diplomatik ilişkilerini kesmeleri çağrısı yapıldı.
  • İkinci İslam Zirvesi Pakistan’ın Lahor kentinde düzenlenmiş, bu toplantı da Pakistan kendisinden ayrılan Bangladeş’in bağımsızlığını tanımıştır. 1975’te yapılan toplantı da ise İslam Kalkınma Bankası’nın kurulması kararlaştırıldı.
  • 1971’de Suudi Arabistan’ın Cidde kentinde resmî olarak kurulan bu örgüte, 1976’da Türkiye de üye oldu. 1991’de Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra İKÖ’ye SSCB’den ayrılan bağımsız Türk devletleri de katıldı. İKÖ’nün temel amacı üye ülkelerin toplumsal, ekonomik, bilimsel ve kültürel etkinlikleri arasında eşgüdüm sağlamak ve böylece İslami dayanışmayı kurmaktır.
  • Ayrıca ırk ayrımına karşı çıkmak ve Filistin’in İsrail’e karşı yürüttüğü mücadele benzeri Müslüman mücadelelerini desteklemek ve Müslümanlara yönelik ayrımcı politikalara karşı çıkmak amacı da vardır. İKÖ, 2004 yılına KKTC’nin katılımı ile 57 üyeye ulaşmıştır.
  • İslam Konferansı Teşkilatı’nın 20 Ekim 1975 tarihli zirve toplantısında İslam Kalkınma Bankası’nın kuruluş planı onaylandı. Bugün İslam âleminin tek çatı altında toplandığı tek kuruluş sıfatına sahiptir.

– İslami Zirve, Dış İşleri Bakanlığı İslam Konferansı ve Daimi Sekretaryadan oluşur.

– İslam Ülkeleri Örgütünün bugün 57 üyesi vardır. Bu örgütün resmi dilleri arasında Arapça, İngilizce ve Fransızca yer alır.

– Türkiye bu örgütün 2005 yılından itibaren Genel Sekreterliği’ni sürdürmektedir.

– Ekmeleddin İhsanoğlu örgütün Genel Sekreteridir.

E) 1973 PETROL BUNALIMI

  • 1967 Arap – İsrail Savaşı’ndan sonra sorunun çözümünde istediğine ulaşamayan Arap Ülkeleri oldukça önemli bir enerji kaynağı durumunda olan petrolü batı’ya karşın bir baskı aracı olarak kullanmak istemeleri krizin çıkmasına yol açmıştır.
  • OPEC ülkeleri 1970–1971 yıllarında kendi aralarında imzaladıkları Trablus ve Tahran anlaşmalarıyla petrol fiyatlarını kendi tekellerine almışlardır.
  • 1973 Savaşı’ndan sonra OAPEC’in (Petrol İhraç Eden Arap Ülkeleri Teşkilatı) petrolü bir silah olarak kullanıp, ABD ve bazı Batı ülkelerine ambargo uygulaması ve petrol üretimini kısması üzerine dünya üzerinde petrol fiyatları kısa bir zamanda dört katına çıkmıştır.
  • 17 Ekim 1973’te verdikleri afise fiyatları yükseltme kararı ile İsrail’in 1967’de işgal ettiği Arap topraklarından çekilinceye ve Filistinlilerin yasal hakları güvenceye kavuşturuluncaya kadar, petrol üretimini her ay yüzde 5 oranında kısma kararları kısa zamanda etkisini tüm dünya çapında hissettirdi ve krize dönüştü.
  • Bunun üzerine Avrupa İktisadi İşbirliği Teşkilatı (E.E.C.), 6 Kasım 1973de yayınladığı bir bildiride, Güvenlik Konseyinin 242 ve 338 sayılı kararlarını desteklediklerini kuvvet yoluyla toprak kazanılmasını kabul etmediklerini, İsrai1in 1967de işgal ettiği topraklardan çekilmesini, bununla beraber, bölgedeki her devletin egemenlik, toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı ile “güvenlikli ve tanınmış sınırlar içinde” barış içinde yaşama hakkına saygı gösterilmesi gerektiğin ilan ettiler.
  • İngiltere ise, 6 Ekim 1973de, Orta Doğu ülkeleri için silah ambargosu ilan etmişti. Fakat Kasım ayında ambargo esas itibariyle İsrail’e yönelik bir şekil aldı.
  • Bilhassa Suudi Arabistan, İsrail’i kesinlikle tutan Amerika ve Hollanda’ya karşı petrol ambargosu tatbik etti ise de, bu ambargo bilhassa Amerikanın Orta Doğu politikasında hiç bir değişiklik ve tesir yapmadı. Kaldı ki, Amerikanın bu ambargoya karşı tepkileri de bir hayli sert oldu. Hatta petrol üreten Arap ülkelerinin petrol politikası, Batının sanayisini çökertecek hale geldiği takdirde, Amerikanın Basra Körfezi bölgesine bir silahlı müdahale ihtimalinden veya bunun planlamasından dahi söz edildi.
  • Arapların bu petrol silahına karşı Amerikanın başvurduğu ikinci yol da, Avrupa İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) çerçevesinde, 1974 Ekiminde, Amerika, Kanada, Fransa hariç Ortak Pazar ülkeleri, Japonya, İspanya, Türkiye, Avusturya, İsviçre, İsveç ve Norveç’in katılması ile Milletlerarası Enerji Ajansının (İnternational Energy Agency) kurulması oldu.
  • Bu kuruluşun amacı, enerji ve fakat bilhassa petrolün sağlanmasında, kullanılmasında bir işbirliğini, dayanışmayı ve ortak planlamayı gerçekleştirmekti.
  • Krizin sonuçlarına bakıldığında ise: Batının sanayileşmiş ülkeleri, artan petrol fiyatlarını kolaylıkla kendi sanayi mamullerine ve teknolojilerine aksettirdiler.
  • Petrol üreten Arap ülkeleri, bilhassa geri kalmış veya gelişmekte olan Müslüman ülkeler için yeterli bir yardım programı da gerçekleştirmediklerinden, Batının zengin ülkelerine vurmak istedikleri darbenin acısı, bu Müslüman fakir ülkelerin sırtından çıkmıştır.

OPEC’in Kuruluşu (Organization of Petroleum Exporting Countries – Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü)

  • Bilinen dünya petrol rezervlerinin üçte ikisini ellerinde bulunduran ve petrol ihraç eden 12 ülkenin oluşturduğu konfederasyondur. (Katar, Libya, Endonezya, Birleşik Arap Emirlikleri, Cezayir, Nijerya, Gabon, İran, Irak, Kuveyt, Suudi Arabistan, Venezüella)
  • Petrol ihtiyaçlarının, arzı sınırlı ve çok önemli bir ham madde kaynağına sahip olmalarına karşı petrol fiyatlarının uzun yıllar düşük yüzeyde kalması, OPEC’i kurulmasında rol oynayan en önemli faktördür.
  • OPEC’in üye ülkelerin petrol ihtiyaçlarının, kotalarla sınırlandırarak petrol fiyatlarını artırma politikası 1972- 1981 yılları arasında fiyatlarını %750 artmasını sağlamıştır.
  • Bu artışların önemli bir kısmı 1973 ve 1979 yıllarında gerçekleşmiştir.1980’lerin başında OPEC’in dünya petrol fiyatları üzerinde ki etkisi azalmaya başlamıştır. Batılı sanayileşmiş ülkenin başta kömür ve nükleer enerji olmak üzere farklı enerji kaynaklarına yönelmesi, kendi ülkelerinde, petrol arama ve çıkarma çalışmalarına ağırlık vermesi, enerji talebini, kısmaya yönelik, tasarruf önlemleri almaları Meksika, SSCB gibi başka ülkelerden petrol gereksinimleri karşılama gayretleri, bu ülkelerin OPEC ülkelerinde üretilen petrole bağımlılığını azaltmıştır.
  • OPEC 1982’de petrol fiyatlarını düşürmek, üretimini kısmak zorunda kalmıştır. Batının petrol talebini düşürmesinin örgütün kendi içindeki anlaşmazlıklar ve İran Irak savaşı nedeniyle zayıflamış olan iç bütünlüğünün daha da bozulmasına neden olmuştur.

F) ORTADOĞU’DAKİ GELİŞMELER

 a) Irak

  • 1958 yılında yapılan darbeyle monarşinin yıkılarak cumhuriyet rejimine geçilen Irak’ta 17 Temmuz 1968’de gerçekleşen kansız bir darbenin ardından iktidar tamamen Baas Partisi’ne geçti.
  • Baas, Arap dilinde yeniden diriliş anlamına gelmektedir. 1940 yılında Suriye’de kurulan bu hareketin amacı Ortadoğu’da tek bir Arap devleti kurulmasını benimsemiştir. Partinin sloganı Birlik, özgürlük ve sosyalizm‘ di. Parti Irak’la beraber Suriye’de yaptığı devrimle iktidarı ele geçirmiştir.
  • Hükümet programı konusunda başlayan anlaşmazlıklar üzerine Baas yanlısı Saddam Hüseyin’in başında bulunduğu bir grup subay temmuz sonlarında öteki darbeci hizipleri saf dışı bıraktı. Devlet başkanlığı ve başbakanlığa el-Bekir getirildi.
  • Hükümete ağırlığını koyan Baas Partisi, örgütlü yapısıyla hemen hemen bütün kurumları ele geçirmeyi başardı. Tabanını genişletmek isteyen Parti, 1970’te Kürtlerle çatışmaya son vererek Irak Komünist Partisi (IKP), Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) ve öteki bazı milliyetçi ve sol eğilimli siyasi güçlerle işbirliğine yöneldi. Ancak, 1974’te Kürtlerle, ardından komünistlerle ilişkilerin bozulması nedeniyle yeniden tek partili sıkı bir rejime dönüldü.

b) İran

  • 1953’te babasının yerine geçen Şah Muhammed Rıza Pehlevi’nin 1962 yılında hayat geçirmek istediği “ Ak Devrim”e ve bununla başlayan reformlara karşı başta ulema olmak üzere birçok kesim Şah’a karşı muhalefetini artırdı.
  • Çünkü başta kadınlara oy verilmesi gibi yenilikler ulemanın tepkisini çekerken bir yandan da sanayileşme hamlesinin bir sonucu olarak milyonlarca köylü ve tarım işçisi topraklarını terk ederek şehirlere göç etmek zorunda kalmış ve ulemaların etkisi altına girmişti.
  • Ekonomik sıkıntı yaşayan büyük bir kesimin ulemanın da yönlendirmesiyle Şah’a karşı Ocak 1978 yılında başlattığı isyan hareketi 1979 Şubatına kadar devam etti. Grevler ve gösteriler ülkeyi ve ekonomiyi felç ettiği ülkede Şah çareyi ülkeden kaçmakta buldu.
  • Bunun üzerine Ayetullah Humeyni, büyük bir halk desteğiyle İran’a geri döndü. Ayetullah Humeyni 1962’de başlayan “Ak Devrim” reformlarına karşı gelen kesim içinde önemli bir siyasi önder olarak sivrilmiş, Şah kendisine rakip olabilecek Humeyni’yi sürgüne gönderme kararı alınca Humeyni Fransa’ya gitmişti.
  • 11 Şubat’ta İran ordusu, gerillalar ve militanlar sokak savaşlarında Şah’a bağlı silahlı gruplara karşı üstünlük sağlayınca kendini “tarafsız” ilan etmesiyle tamamen çöktü.
  • 1 Nisan 1979’da İran resmen İslami Cumhuriyet oldu. Aralık 1979’da ülke teokratik bir Anayasa’yı ve Humeyni’nin ülkenin dini lideri olmasını onayladı.
  • Genel af çıkarıldı, belirli bir süre, düzenleme için müzik ve gazete yasağı konuldu. Beni Sadr cumhurbaşkanı oldu.
  • Humeyni lider olduktan sonra hem ABD hem de SSCB’ye karşı uzlaşmaz bir turum izlemiş, Tahran’daki ABD Büyükelçiliğindeki rehine krizinden sonra İran – ABD ilişkileri kopmuştur.

c) İran – Irak Savaşları (1980–1988)

  • Soğuk Savaş dönemi boyunca iyi gitmeyen, İran-Irak İlişkilerinde 1969 yılında ABD’nin desteğini alan İran’ın önemli bir suyolu Şatt-ül Arap’ı almak istemesi ve bölgeye gemilerini göndermesi önemli bir dönüm noktası oldu.
  • Bu arada İran silahlı çatışmalar sırasında körfez adalarını ele geçirdi. 1973 yılında tekrar kurulan ilişkilerin sonucunda 1975 yılında bir antlaşma imzalanmış ve bu antlaşmayla sınırın suyun en derin noktasından geçmesi ve İran’ın Irak’taki Kürtleri desteklememesi kabul edilmiştir.
  • Ancak 1979 yılında İran’daki İslam devriminin sonucunda Humeyni’nin iktidara gelmesi ve Irak’ta büyük bir şiî çoğunluğun bulunması Şiilerin Humeyni tarafından kışkırtılacağını düşünen Irak devlet başkanı Saddam Hüseyin’i endişelendirdi.
  • Bu arada Saddam Hüseyin, İran’ın Arap çoğunluğu olan Huzistan bölgesinin ele geçirilmesi fikrini ortaya attı.
  • İran’ın iki ülke arasında anlaşmazlık konusu olan bölgeden askerlerini çekmeyi reddetmesi üzerine 22 Eylül 1980’de Irak ordusu sınırı geçti. Irak 16 Eylül’de, Şatt-ül Arap antlaşmasını feshettiğini açıklamıştı.
  • Savaşın ilk günleri, baskın avantajını koruyan Irak’ın üstünlüğü ile geçti. Fakat zamanla İran’ın direnişinin artması ile savaş karşılıklı yıpratma sürecine girdi.
  • Sekiz yıl süren savaş 1988 Ağustos ayında yapılan ateşkes ile sonlandı. Ancak Birleşmiş Milletler gözetiminde yapılan barış görüşmelerinden sonuç alınamadı. İran, görüşmeler için ön koşul olarak topraklarındaki tüm Irak askerlerinin çekilmesini isterken, Irak Şatt-ül Arap suyolu üzerinde ortak denetim kurulmasında ısrar etti. İki ülke arasındaki barış, ancak Irak’ın Kuveyt’i 1990 Ağustos ayında işgali ve ABD ile savaşa tutuşma korkusuyla İran’dan aldığı toprakları geri vermesiyle gerçekleşti.
  • Irak-İran Savaşı, yaklaşık bir milyon insanın hayatına mal oldu. Savaşan taraflar ufak kazançlar için ekonomik kaynaklarını tüketti. Savaşın sonucunda Irak-İran sınırı değişmedi. Savaşın etkileri yıllar boyunca hissedildi.
  • İki ülkenin birbirlerinin petrol tesislerine saldırılar düzenlemesi sonucu petrol üretimi düştü, petrol fiyatları arttı.
  • Savaş boyunca Irak, kendisini destekleyen devletlerden borç alarak silah satın almıştı. Bu borçları ödemekte zorlanması, 1990 yılında Kuveyt’e saldırarak oradaki petrol kuyularını ele geçirmeye çalışmasına yol açtı. Bu tavrı da Irak’ı uluslararası ilişkilerde yalnızlığa sürükledi ve desteksiz bıraktı.

G) YUMUŞAMA DÖNEMİNDE DÜNYADA ORTAYA ÇIKAN ÖNEMLİ GELİŞMELER

Ekonomi

  • II. Dünya Savaşı sonrasında bilim ve teknolojideki ilerlemelerin sanayide kullanılması ile büyük bir verimlilik elde edildi. Petrol, elektrik ve otomotiv sektörlerinde önemli üretim artışı oldu. Bu gelişmelerle dünya ekonomisi hızlı bir büyüme dönemi yaşadı.
  • 1970’lere kadar büyümenin kesintisiz devam etmesi işsizlik oranını da düşürdü. Uydu teknolojisi sayesinde de televizyon programları uluslararası bir boyut kazandı. İlk kez “1964 Tokyo Olimpiyatları” canlı televizyon yayını ile tüm dünyaya ulaştırıldı.
  • Uluslararası alanda ticaretin yaygınlaşması bu dönemin dinamizmini oluşturdu. Serbest ticaret ve çok uluslu şirketler tarafından yapılan uluslararası yatırımların gelişmesi ilerlemeyi perçinledi. Dünya ticaret hacmi de büyük bir büyüme gösterdi. Uluslararası ticaret hacmi % 7 oranında büyüdü.
  • Fransa’da “68 Kuşağı” öğrenci hareketleri başladı. Zamanla bu hareket öğrenci ve işçi hareketleri şeklinde dünyaya yayıldı.
  • Bu dönemde II. Dünya Savaşı’ndan sonra devletlerin ekonomik kalkınma politikalarına hız vermeleriyle beraber ekonomik kalkınmada önemli bir ivme yakalanmış bundan dolayı bu döneme “Muhteşem Otuzlar (1945–1975)” denmiştir.

Bilimsel ve Teknolojik Gelişmeler

  • Bu dönemde bilimsel ve teknolojik anlamda önemli buluşlar yapılarak füze sistemlerinde önemli ilerlemeler sağlandı.
  • SSCB’nin 1957’de ilk uzay aracı olan Sputnik’i uzaya fırlatmasından bir yıl sonra ABD, Ulusal Havacılık ve Uzay dairesini (NASA) kurarak ilk uydusunu uzaya gönderdi. 1961’de Rus kozmonot Yuri Gagarin, Vostok–1 uzay aracı ile ilk kez uzaya giden insan oldu.
  • 1962’de ABD aynı şekilde karşılık vererek uzayda rekabeti hızlandırdı. 1969’da ise Amerikalı astronot Neil Amstrong’un aya inmesi ile ABD uzay yarışında liderliği ele geçirdi.
  • Uzay yarışına daha sonra İngiltere, Fransa, Japonya ve Çin Halk Cumhuriyeti gibi devletlerin katılması toplumların ihtiyacı olan alanlarda (eğitim, sağlık vb.) yapılacak olan yatırımları kısıtladı.
  • Savaş yıllarında yapılan ilk bilgisayar geliştirilerek 1970’te kişisel bilgisayar üretildi. 1978’de üretilen APPLE’ın fabrikalarda kullanılmasıyla bilgisayar, sanayi alanına girmiş oldu. Uydu teknolojisinin yerleşmesi ile iletişimde kıtalar arasındaki uzaklık ortadan kalktı. İletişimdeki bu sınır tanımaz gelişme “interneti” ortaya çıkardı.
  • 1969 yılında ilk olarak ABD’de bilim adamları arasındaki iletişimi sağlamak maksadı ile deneme niteliğinde olan “ARPANET” Amerikan Gelişmiş Savunma Araştırmaları Dairesi – Advanced Research Projects Agency Network) kuruldu. Daha sonra “ARPANET” ABD’deki bütün üniversitelerin araştırma kuruluşlarının bilgisayarlarını bünyesinde toplayarak büyüdü.
  • 1991’de ABD’de internetin, ticari amaçla kullanılmasını engelleyen tüm kısıtlamalar kaldırıldı. Bir yıl sonra grafik web tarayıcı “Mozaic” devreye girmiş ve internetin bir alt kümesi olan “World Wide Web”in (Geniş Dünya Ağı) yıllık büyüme hızı artmaya başlamıştır. Tüm dünyayı kapsayan bu ağ ile aralarında bağlantı bulunan tüm belgeler ve dijitalleştirilmiş nesneler bir araya getirilmek istenmiştir.

Kültürel Hayat

  • Çin’de Mao’nun önderliğinde “Kültür Devrimi” başladı. Ancak devrim yüz binlerce Çinli’nin ölümüne yol açtı.
  • Hızlı sanayileşme ve tarımda makineleşmenin artması sonucu köylerden kentlere doğru hızlı bir göç başladı. Sanayileşmiş ülkelerin kent nüfusunun artmasında üçüncü dünya ülkelerinden yapılan göçler de etkili oldu.
  • Savaştan sonra yeni bir boyut kazanan soyut resim anlayışları bu dönemde de etkisini devam ettirmiştir. Sanayinin toplumsal yaşam üzerindeki etkileri mimaride de kendini hissettirdi. Bu alanda Paris’te inşa edilen Beaubourg Kültür Merkezi bu tarz mimari eserlere önemli bir örnektir.
  • Kadınların eğitim düzeyinin artması ve sosyal hayata aktif olarak katılması erkek egemenliğini ön plana çıkaran anlayışı sona erdirdi.
  • Bilimsel ve teknolojik gelişmelerle ulaşılan düzey ve gelecek konusundaki bilinmezlik, edebiyatta post modern (modern ötesi) anlayışın 1960’lardan itibaren hâkim olmasına yol açmıştır.
  • Müzik alanında 1950’lerde ortaya çıkan “Rock And Roil” tarzı bu dönemde de etkisini sürdürdü. Heavy Metal müzik türü ve bu türün temsilcisi olan Rolling Stones grubu döneme damgasını vurdu.
  • Fransa’da “68 Kuşağı” öğrenci hareketleri başladı. Zamanla bu hareket öğrenci ve işçi hareketleri şeklinde dünyaya yayıldı.
  • 1960–1980 yılları arasında yapılan olimpiyatlarda ABD, SSCB, Japonya ve Doğu Almanya madalya sıralamasında önde gelen ülkelerdir. Türkiye ise istediği başarıyı elde edemedi.
  • Spor alanında olimpiyatlar, FİFA Dünya Kupası, Avrupa Futbol Şampiyonası, Akdeniz Oyunları, UEFA müsabakaları, FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası ve FIVB Dünya Voleybol Şampiyonaları önem kazanmış, tv yayınları aracılığıyla tüm dünyaya ulaşan etkinlikler olmuşlardır. Türkiye 1971 yılında düzenlenen Akdeniz Oyunlarına ev sahipliği yapmıştır.

H) YUMUŞAMA DÖNEMİNDE TÜRK DIŞ POLİTİKASI

a) Türkiye – Amerika Münasebetleri

  • 1960’lı yıllardan itibaren Türk Amerikan Münasebetlerinde Kıbrıs Meselesi önemli rol oynamıştır.
  • Küba Krizine bağlı olarak 1963’te Türkiye’deki ABD’ye ait Jüpiter füzelerinin bilgi verilmeden sökülmesi ve Türk-Yunan meselelerinde ABD’nin Yunan yanlısı politikası iki ülke arasında güven bunalımına sebep olmuştu.
  • Bu dönemde Kıbrıs Konusunda ABD’nin tavrını ortaya koyan Johnson Mektubu ve 1975–1978 yılları arasındaki ambargo dönemi Türk – Amerikan ilişkilerinde sarsıntılara yol açmıştır.
  • Türkiye’nin Makarios’un yaptığı önerileri reddetmesi, iki toplum arasındaki gerginliği arttırdı. Rum çeteleri Türk köylerini yakıp yıkarak 25 bin Türk’ü göçe zorladı. 24 Aralıkta “Kanlı Noel” denilen ve 24 Türk’ün şehit edildiği olay üzerine Türk savaş uçakları Lefkoşa üzerinde ilk uyarı uçuşunu yaptı.
  • 1964’te Yunanistan’ın Ada ya daha çok asker ve silah göndermeye başlaması üzerine olayların büyümesinden endişelenen BM Güvenlik Konseyi, Barış Gücü kurulması kararı aldı. Ancak Barış Gücü Ada ya henüz gelmeden Rum çetelerinin saldırıya geçmesi Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale kararı almasına yol açtı. Ancak bu kararın uygulanmasını istemeyen ABD Başkanı Johnson, yazdığı mektupla Türkiye’yi kararından vazgeçirmeye çalıştı.

Johnson Mektubu

Kıbrıs’ta yaşanan çatışmaların artması ve Rum tarafının silahlanma kararı alması üzerine 2 Haziran 1964 tarihinde Türkiye hükümeti Kıbrıs’a çıkarma yapma kararını açıkladı ve gerekli hazırlıklara başladı. Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nde de askeri hareketlilik artmaya başlamıştı. Yaşanan gelişmelerden rahatsızlık duyan ABD, bölgede çıkacak bir savaşı kendi stratejik çıkarlarına aykırı bulmaktaydı.

Bu nedenle ABD devreye girme ihtiyacı duydu. Başkan Johnson tarafından imzalanan ve daha sonraları “Johnson mektubu” olarak tarihe geçen ünlü mektup 5 Haziran 1964’te Türkiye başbakanı İnönü’ye iletildi. Mektupta, Türkiye’nin adaya tek taraflı müdahalesinin Türk ve Yunan tarafları arasında savaşa yol açabileceği ve NATO üyesi olan bu iki ülkenin savaşmasının kabul edilemez olduğu ifade edilmiştir.

Türkiye’nin müdahale kararı almadan önce müttefiklerine danışması gerektiği anımsatılmıştır. Ayrıca bu savaşın Sovyetler Birliği’nin de Türkiye’ye müdahale ihtimalini doğuracağı ve NATO’nun böyle bir durumda Türkiye’yi savunma konusunda isteksiz olacağı ima edilmiştir. ABD’nin Türkiye’ye sağladığı askeri malzemenin bu müdahalede kullanılmasına izin verilmeyeceği belirtilmiştir. Mektubun ardından Türkiye müdahale kararından vazgeçmiştir. İsmet İnönü 21 Haziran 1964’te ABD’ye giderek başkan Johnson ile bir görüşmede bulunmuştur.

O dönemde Batı bloğu içerisinde yer alan Türkiye, bu mektup sayesinde kendi ulusal çıkarlarının Batı bloğunun, özellikle de blok lideri ABD’nin çıkarlarıyla çeliştiği noktada bağımsız politikalar geliştirme konusunda sıkıntılar yaşanabileceğini görmüş, ABD’nin kimi zaman kendisini yalnız bırakabileceğini anlamıştır. Yumuşamanın imkânları çerçevesinde Batı Bloğundaki yükümlülüklerinden vazgeçmeden bir yandan başta Sovyetler Birliği olmak üzere Doğu Bloku ile diğer yandan genelde tüm 3.Dünya ile özel olarak bunun içindeki İslam dünyası ile ilişkilerinin geliştirilmesi hedeflenmiştir.

 1975–1978 Silah Ambargosu: Amerikan Kongresi’nin 1974 Kıbrıs Harekâtı’ndan sonra Türkiye’ye misilleme olarak 5 Şubat 1975’ten itibaren Türkiye’ye silah ambargosu uygulanması kararı almıştır. Böylece ABD Türkiye’ye silah yardımında bulunmayı kesmiştir. NATO içinde müttefik durumunda bulunan iki devletten birinin diğerine silah ambargosu tatbik etmesi Türkiye’nin dış politikadaki yalnızlığını bir kez daha gözler önüne sermiştir.

b) Türkiye – SSCB Münasebetleri

  • 1950–1964 arası dönemde Türk SSCB münasebetlerinde 1950 ile 1960 arasında Ortadoğu’da ortaya çıkan gelişmelerinin ortaya çıkardığı huzursuzluk devam etmiştir. 1964’e kadar SSCB Türkiye’nin Kıbrıs’ı bir NATO üssü haline getirmesinden korktuğu için, Kıbrıs konusunda Türkiye aleyhinde bir politika izlemiş, Türkiye’nin adaya müdahalesine karşı çıkmıştır.
  • Ancak ABD ile Kıbrıs Meselesi’nden dolayı yaşanan Johnson Mektubu Türkiye’nin SSCB ilişkilerini yeniden gözden geçirmesine yol açmıştır.
  • Bu değişiklik neticesinde Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin’in 30 Ekim–6 Kasım 1964 tarihlerinde Moskova’ya yaptığı ziyaret önemli bir dönüm noktası olmuştur. 6 Kasımda yayınlanan bildiride, iki husus ağır basmaktaydı: Biri, Türk-Sovyet münasebetlerinin, barış içinde bir arada yaşamanın beş temel prensibine dayandırılması gerektiği idi. İkincisi ise, Sovyetlerin, Kıbrıs’a dışarıdan müdahaleye karşı gelmelerine rağmen, adada iki ayrı milli toplum’un varlığını kabul etmeleriydi.
  • 1964–1970 arasında karşılıklı ziyaretlerle ortaya çıkan olumlu hava 1970’li yıllarla birlikte tekrar durgunluk ve soğukluk dönemi başlamıştır. 1974 Kıbrıs Harekâtı’na SSCB’nin karşı çıkması, Türk askerinin adadan çekilmesini istemesi, Garanti Antlaşmasını geçeriz sayması ve Kıbrıs meselesinin milletlerarası bir konferansta ele alınmasını istemesi Türk – SSCB ilişkilerinde tekrar soğukluğa yol açmıştır.

c) Türkiye Ortadoğu İlişkileri

  • 1955–1959 arası dönemde Türkiye Ortadoğu devletleriyle siyasi çatışmalardan dolayı pek sıcak olmamıştır. Çünkü bu dönemde Batı Bloğuna dâhil olan Türkiye’nin Ortadoğu’da etkin olmasını istemeyen SSCB bölgedeki nüfuzunu devam ettirmek için Batıyla çatışma halinde olan Arap Ülkelerinin Türkiye’yle diyalog kurmasını önlemiştir.
  • Ancak Türkiye, 1963-64’ten 1973 Petrol Krizine kadar olan dönemde ise Kıbrıs Meselesi’nden dolayı Ortadoğu devletleriyle ilişkilerin iyi olmasına önem vermiştir.
  • Bu amaca yönelik olarak Türkiye1967 Arap – İsrail Savaşlarında Arap devletlerini destekleyerek Amerikan üslerinin Arap devletleri aleyhine kullanılmasını engellemiş, bu ülkelere insani yardımda bulunmuştur. 1969’daki Mescid-i Aksa yangınına büyük tepki gösterirken bu gelişme üzerine Rabat’ta toplanan İslam Zirve Konferansı’na katıldı. Böylece Arap dünyası ile ilişkilerini geliştirdi. 1981’deki İslam Zirvesi’ne Türkiye, ilk defa başbakan düzeyinde katıldı.
  • 1973 Petrol Krizi’yle beraber yükselen petrol fiyatları Türkiye’nin Arap ülkeleriyle ilişkilerini güçlendirme ihtiyacını artırmış, özellikle bu ülkelerle ihracaat yapılması için girişimler artmıştır.
  • Bu dönemde son olarak Arap ülkelerinin reddettiği Camp David Antlaşması da bu devletlerle olan münasebetler çerçevesinde Türkiye tarafından reddedilmiştir.

d) Ermeni Terör Olayları ve ASALA

  • 1975 yılında Lübnanın Beyrut şehrinde kurulan ASALA (Armenian Secret Army for the Liberation of Armenia) kendisini Uluslararası Devrim Hareketi’nin bir parçası olarak kabul etmekte, Türkiye ile müttefiklerini can düşmanı saymakta ve Ermeni davasının ancak, silahlı mücadeleyle çözümlenebileceği görüşünü savunmaktadır.
  • Örgütün amaçları: 1915 yılında Türkiye’de meydana geldiğini iddia ettikleri ” Sözde Ermeni Soykırımı’nın” Türk Devletince itirafını sağlamak, Türkiye’yi bu sözde soykırım nedeni ile tazminat ödemeye zorlamak, Türkiye’nin işgal ettiğini iddia ettikleri Doğu ve Güneydoğu Anadolu yöremizdeki toprakların sözde yasal sahiplerine yani Ermenilere iadesini sağlamak ve bu maksatla:
  • Örgüt bu amaç için ilk eylemini Dünya Kiliseler Birliği’ne yaptığı bir bombalı saldırıyla başlatmış ama terör eylemlerini daha çok Avrupa’da Türk diplomatik temsilcilerine yönelik olarak gerçekleştirmiştir.
  • 1973’te Los Angeles’te, Başkonsolos Mehmet Baydar ve Yardımcısı Bahadır Demir’in bir Ermeni terörist tarafından katledilmesi, Ermeni iddialarının dünya kamuoyuna duyurulması için yeni bir yöntemin ortaya çıkmasına sebep oldu. Bu olaydan sonra Ermeni teröristler, genellikle yurt dışındaki Türk temsilcilerini ve diplomatlarını hedef alan terör faaliyetlerine giriştiler.
  • Ermeni teröründe, Türkiye’deki iç huzursuzluğun zirveye çıktığı 1979 yılından itibaren büyük bir artış gözlenmeye başlanmıştır. Ermeni teröristler, 21 ülkenin 38 kentinde, 39’u silahlı, 70’i bombalı, biri de işgal şeklinde olmak üzere toplam 110 terör olayı gerçekleştirmişlerdir. Bu saldırılarda 42 diplomatımız ile 4 yabancı hayatını kaybederken, 15 Türk ve 66 yabancı uyruklu kişi de yaralanmıştır.
  • Ermeni terör örgütleri amaçlarına ulaşabilmek için Türkiye’de etkinlik gösteren ayrılıkçı terör örgütleriyle iş birliği yapmıştır. Bu örgütler aynı zamanda Türkiye’nin sorunlar yaşadığı bazı ülkelerle de yakın ilişkiler kurmuşlardır.
  • 1983 Paris Orly Havaalanı saldırısından sonra örgüt birçok ufak gruba bölünmüştür. Zamanla örgüt içi çekişmeler ve anlaşmazlıklar ortaya çıkmış, kurucularından Agop Agopyan öldürülmüş, Ermeni halkından da yeterli destek göremeyip, tarih sahnesinden çekilmiştir.

 e) Kıbrıs Meselesi ve Türk – Yunan İlişkileri

  • II. Dünya Savaşı’nın sonuçlanmasından sonra Yunanistan, Kıbrıs konusuna daha çok eğilmeye başlayarak 1954 yılında konuyu Birleşmiş Milletler Teşkilatına taşımıştır. Yunanistan, bu ilk başvurusunda, Kıbrıs Adası halkına kendi geleceğini kendilerinin tayin etmesi ilkesinin (self-determination) uygulanmasını istemekteydi. Ancak Birleşmiş Milletler bu öneriyi görüşerek reddetmiştir.
  • Bu tarihten sonra Türkiye, Yunanistan’ın amacının Adaya sahip olmak olduğunu anlayınca konuyla daha yakından ilgilenmiş ve bunu milli bir politika hâline getirmiştir. Türkiye, Kıbrıs Sorunu’nu Batı dünyasının ve müttefiklerinin dayanışması açısından ele almış, bu anlaşmazlıktan dolayı Türkiye, Yunanistan ve İngiltere arasındaki ilişkilerin bozulmamasını istemiştir.
  • İsteği reddedilen Yunanistan, 1955 yılında EOKA terör örgütünü kurarak harekete geçirmiş, adada taşkınlıklar yapmış ve Rum halkı kışkırtmaya başlamıştır. İngiltere, Kıbrıs’ta yaşanan olayların bir bunalım hâline dönüşmesi üzerine Londra’da bir konferans toplanmasına karar verdi. 1955 yılında açıklanan bir kararla Türkiye, İngiltere tarafından Kıbrıs Sorunu içine resmen çekilmiş oluyordu
  • Konferansta ilgili devletlerin görüşleri farklı olduğundan bir sonuç alınamadı. İngiltere’nin adaya bir özerklik statüsünün verilmesini gündeme getirmesi Türkiye’yi kaygılandırdı. Daha sonra Rum çetelerinin, Türk köy ve kasabalarına saldırılar düzenlemesi durumun daha kötü bir hâl almaya başlamasına neden oldu. Türkiye ve Yunanistan karşılıklı olarak birbirlerini suçladılar.
  • Sorun bir türlü çözümlenemiyordu. 11 Şubat 1959 tarihindeki Zürih Antlaşması ile Kıbrıs’ta bağımsız bir cumhuriyet yönetimi kurulması, Türk ve Rum toplumlarının haklarının neler olacağı kararlaştırıldı. Zürih Antlaşması’nı 19 Şubat 1959 tarihinde Londra Antlaşması takip etti.
  • Bu antlaşma ile Kıbrıs’ta bağımsız bir cumhuriyet yönetiminin yanı sıra kurulacak ortak karargâha Türkiye 650 kişilik, Yunanistan ise 950 kişilik bir kuvvetle katılacaktır. Ayrıca garantörlük haklarından dolayı Kıbrıs’taki anayasal düzeni korumak için tek başına veya birlikte müdahale edebileceklerdi.
  • Zürih ve Londra Anlaşmaları doğrultusunda 16 Ağustos 1960’ta bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti ilan edildi. Cumhurbaşkanlığına Rum lider Makarios, yardımcılığına da Türk lider Dr. Fazıl Küçük getirildi.
  • 1967’de Rumların genel saldırı hareketlerine geçmesi üzerine Türkiye, Yunanistan’a bir nota verdi. Devam eden olaylar yüzünden Rumlarla bir arada yaşamanın mümkün olamayacağını anlayan Kıbrıs Türkleri, 28 Aralık 1967’de “Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi”ni kurdular. Kıbrıs Anayasası hükümleri saklı kalmak üzere kurulan bu yönetimin başkanlığına Dr. Fazıl Küçük seçildi. Başkan yardımcılığına ise Rauf Denktaş seçildi.
  • Kıbrıs Meselesi, Mayıs 1965’te Türkiye ile Yunanistan arasında yapılan ikili görüşmelerle çözülmeye çalışıldı. Ancak Kıbrıs Rumlarının tutumu ve Yunanistan’da askeri müdahale ile hükûmet değişikliğinin yaşanması istenilen sonucun alınmasını engelledi.
  • Yine bu dönemde adayı ilhak etmek isteyen Yunanistan’ın bu amacının önünde engel olarak gördüğü Kıbrıs Rum lideri Makarios’u, Nicos Sampson’un düzenlediği bir darbeyle düşürdü. Böylece Yunanistan Kıbrıs’a açıkça müdahale de bulunmuş oldu. EOKA üyeleri Nikos Sampson’u cumhurbaşkanlığına getirirken “Kıbrıs Helen Cumhuriyeti”ni ilan ettiler.
  • Sampson darbesini Türkiye, anayasa düzeninin yıkılması, gayrı meşru bir idarenin kurulması ve Kıbrıs konusundaki antlaşmaların ihlali saymış ve yeni idareyi tanımadığını bildirmiştir. Keza İngiltere sert bir şekilde, yeni hükümeti tanımadığını ilan etmiştir.
  • Türkiye, Garanti Antlaşmasının 4’üncü maddesinin verdiği yetkiye dayanarak, İngiltere ile beraber Kıbrıs’a müdahale etmeye karar verdi ve Başbakan Bülent Ecevit, İngiltere hükümeti ile temas etmek üzere 17 Temmuzda 1974’te Londra’ya gitti. Londra’da Başbakan Wilson ve Dışişleri Bakanı Callaghan ile yaptığı görüşmelerden umduğunu bulamadı. İngiltere müdahaleye yanaşmadı. İngiltere’ye göre, bu hadise küçük bir hadise değildi ve Birleşmiş Milletler ile NATO’da ele alınmalıydı. Başbakan Ecevit’in, Türkiye’nin tek başına müdahalesinden söz etmesine rağmen, İngilizler buna ihtimal vermemişlerdir.
  • ABD’nin baskıları ve NATO Müzakerelerine rağmen Yunan Cuntasının Sampson’u adadan geri çekmemesi üzerine 20 Temmuz 1974 sabahı, Türk silahlı kuvvetleri, Türk jetlerinin havadan himayesinde, Girne bölgesinden Kıbrıs’a ayak basmaya başladı.
  • Lefkoşe-Girne yolu üzerinde ve Lefkoşe yakınlarındaki Gönyeli’ye de havadan indirme yapıldı. Kıbrıs ve yunan kuvvetlerinin sert mukavemeti dolayısıyla şiddetli çarpışmalar oldu. 22 Temmuz akşamı ateşkes yürürlüğe girdiğinde Türk kuvvetleri Girne-Lefkoşe yolunu kontrol altına almışlar ve Girne kıyılarında da bir genişleme yapmışlardı.
  • 15 Temmuzdaki Sampson darbesi üzerine Güvenlik Konseyini harekete geçiren Türkiye olmuştur. Yunanistan’ın müdahalesi konusunda pek bir şey yapamayan Güvenlik Konseyi, Türkiye’nin Kıbrıs’a çıkarma yapmaya başlaması üzerine birdenbire hareketlenmiştir. Güvenlik Konseyi, Kıbrıs harekâtının daha ilk günü, 20 Temmuzda, aldığı 353 sayılı kararla, tarafları ateş-kese ve adadaki bütün yabancı kuvvetleri adadan çekilmeye ve bütün ülkeleri Kıbrıs’ın egemenlik, bağımsızlık ve toprak bütünlüğüne saygıya davet etti.
  • Gerek Amerika’nın Türkiye ve Yunanistan nezdindeki faaliyetleri neticesi, gerek Kıbrıs’taki çıkarmanın askeri durumu dolayısıyla, Türkiye, Güvenlik Konseyi’nin 353 sayılı kararını kabul ederek 22 Temmuz 1974 saat 17.00’den itibaren ateş kesti.
  • 23 Temmuz günü ise Yunan hükümeti istifa etti ve Cumhurbaşkanı Kizikis, eski başbakanlardan ve Fransa’da yaşamakta olan Constantin Karamanlis’i milli birlik hükümetini kurmak üzere Atina’ya davet etmiştir. Kıbrıs’ta da Sampson’un yerini Glafkos Klerides almıştır.
  • Türkiye, Yunanistan ve İngiltere dışişleri bakanları 25 Temmuzda Cenevre’de toplandılar ve altı günlük bir çalışmadan sonra 30 Temmuz 1974’de Cenevre Deklarasyonu denen belgeyi imzalayarak yayınladılar.

Cenevre Deklarasyonu (30 Temmuz 1974)

1) 1960 Anayasa düzenini yeniden tesisi hususunda üç dışişleri bakanı mutabık kalmakla beraber, bundan önce alınması gereken bazı acil tedbirler vardır.

2) Kıbrıs’ta taraflar, 31 Temmuz 1974 günü Türkiye saati ile 24.00’de kontrolleri altında bulundukları alanları genişletmeyeceklerdir. Yani, bu deklarasyona göre, Kıbrıs’ta ateş-kes çizgisi, 22 Temmuz saat 17.00’deki çizgi değil, 30 Temmuz gece yarısı mevcut olan çizgidir. Çünkü 22 Temmuzdan sonra Rumların saldırıları devam ettiği için, çatışmalar yeniden devam etmiş ve Türk kuvvetleri kontrolleri altındaki alanı genişletmiştir.

3) 30 Temmuz ateş-kes çizgisinde, sadece Birleşmiş Milletler kuvvetlerinin kontrolü altında olacak bir güvenlik bölgesi tesis edilecektir.

4) Kıbrıs Rum ve yunan kuvvetlerinin muhasarası altında olan bütün Türk bölgelerinden bu kuvvetler çekilecek ve bu Türk bölgeleri Birleşmiş Milletler kuvvetlerinin koruması altına girecektir.

5) Kıbrıs’ta anayasa düzeninin yeniden tesisi için üç dışişleri bakanı 8 Ağustosta Cenevre’de yeniden bir araya gelecektir. Fakat anayasa düzeni tesis edilinceye kadar, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Rauf Denktaş, 1964 Anayasası gereğince, Cumhurbaşkanı görevlerini yürütecektir. Fakat bu durum, Kıbrıs Geçici Türk Yönetiminin devamına engel olmayacaktır.

  • İkinci Cenevre Konferansı 8 Ağustosta başlamış ve 14 Ağustos sabahının erken saatlerinde hiç bir netice alamadan dağılmıştır. Zira 30 Temmuz Deklarasyonuna rağmen, Rum ve yunan kuvvetleri, Türk bölgeleri etrafındaki muhasarayı kaldırmadıkları gibi, ateş-kese de riayet etmemişler ve çarpışmalar yine devam etmiştir.
  • Kıbrıs’ta anayasa düzenini kurma amacıyla yapılan bu ikinci toplantıda, Türk tarafı, coğrafi esasa dayalı federatif sistem’i teklif etmiştir. Mamafih, bu federatif sistem kantonlara dayalı bir federatif sistem de olabilecekti. Fakat Kıbrıs Rum ve Yunan tarafının, anayasa düzeni konusunda kesin bir tavır almaktan kaçınıp, işi oyalama yoluna götürmesi ve ayrıca Kıbrıs’ta da Türklere karşı saldırılarına devam edip, 30 Temmuz Deklarasyonuna riayet etmemeleri üzerine 2’inci Cenevre Konferansı, 14 Ağustos sabahının ilk saatlerinde Türk heyeti tarafından kesilmiştir. Yine 14 Ağustos sabahında Türk Silahlı Kuvvetleri 2’inci Kıbrıs Harekâtına başlıyordu.
  • 2’inci Kıbrıs Harekâtı 16 Ağustos 1974 akşamı saat 19.00’dan itibaren Türkiye’nin, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin aynı günlü ve 360 sayılı kararına uyarak ateşkesi kabul etmesiyle sona erdi. İki gün içinde Türk silahlı kuvvetleri, Magusa-Lefkoşe-Lefke- Kokkina çizgisine ulaşarak adanın % 38’ini ele geçirmişlerdi.
  • 2’nci Kıbrıs Harekâtı, birincisinin aksine, dünya kamuoyunda Türkiye’nin aleyhine bir havanın doğmasına sebep olmuştur. 1’inci Harekât bir hukuki müdahale mahiyetinde telakki edilmesine mukabil, 2’inci harekât bir toprak iktisabı ve bir işgal olarak telakki edilmiştir. Rumların Kıbrıs Türklerine uyguladığı zulüm görmezden gelinmiştir.
  • B.M. Genel Kurulu, 1 Kasım 1974 tarih ve 3212 sayılı kararından sonra, meseleyi 1975 Kasımında da tekrar ele aldı. 1 aleyhte (Türkiye), 9 çekimsere karşı 117 lehde oyla kabul ettiği 20 Kasım 1975 tarihli ve 3395 sayılı karar, 3212 sayılı kararın hemen hemen aynısı idi. Yani Türk askerinin Kıbrıs’tan çekilmesini istiyor ve adadaki her iki toplumu da, eşitlik esası üzerinden müzakerelere davet ediyordu.
  • Türk Toplumu 13 Şubat 1975’te Rauf Denktaş’ın liderliğinde “Kıbrıs Türk Federe Devleti”ni kurdu.
  • Toplumlararası görüşmeleri başlatan, başka bir deyişle Kıbrıs Rumlarını Türk toplumu ile müzakerelere mecbur eden hadise, 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti’nin kuruluşu olmuştur. Güvenlik Konseyi, 12 Mart 1975 günlü ve 367 sayılı kararında, bu kuruluşu kınamakla beraber, iki toplumu “eşitlik içinde” en kısa zamanda görüşmelere çağırıyordu.
  • Toplumlararası görüşmelerin ilki 28 Nisan–1 Mayıs 1975 günlerinde Viyana’da yapıldı. Bundan sonra yine Viyana’da dört toplantı yapıldı ise de, yine herhangi bir netice elde edilemedi. KTFD Başkanı Rauf Denktaş’ın teklifi üzerine, 27 Ocak 1977’de Denktaş-Makarios zirve toplantısı yapıldı. Bu toplantıyı, 12 Şubat 1977’de ikinci bir zirve toplantısı takip etti.
  • Bu ikinci zirveye B.M. Genel Sekreteri Kurt Waldheim de iştirak etti ve onun da uzlaştırma çabaları ile 12 Şubat 1977’de Denktaş ile Makarios arasında dört maddelik bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşmada iki temel unsur vardır. Biri, iki topluma dayalı “federal bir cumhuriyet” esası kabul edilmiştir. Devletin yapısı ve anayasa sistemi, hep bu federal sistem esasına dayanılmak suretiyle müzakere edilecektir. İkinci unsur ise, toprak düzenlemesinin, ekonomik yeterlik veya verimlilik ve toprak mülkiyeti prensiplerine göre yapılacağıdır.
  • Taraflar arasında tıkanan görüşmeleri tekrar canlandırmak amacıyla bu defa ABD Türk ve Yunan taraflarına bir plan sunmuştur. Ancak bu plan hem Türk hem de Rum tarafını memnun etmediği için kabul görmemiştir.
  • Bundan sonra toplumlararası görüşmeler Lefkoşa’da ve B.M. Genel Sekreterinin özel temsilcisi Peres de Cuellar gözetiminde yapılmaya başlandı. Bu görüşmeler de yürümedi. Anlaşmalara rağmen, tarafların görüşlerini bir noktada toplamak yine mümkün olmadı.
  • Durum bu safhada iken Türkiye’de 12 Eylül 1980’de rejim değişikliği oldu ve toplumlararası görüşmelerde duraklamalar meydana geldi.
  • Daha sonra, 5 Ağustos 1981’de Kıbrıs-Türk toplumu hem toprak ve hem de anayasa hakkındaki tekliflerini ihtiva eden “paket”i Rum tarafına verdi. Fakat 18 Ekim 1981’de Yunanistan’da yapılan genel seçimler sonunda sosyalist Pasok partisinin iktidara gelmesi ve Papandreou’nun başbakanlığı ile bir yandan Türk- Yunan münasebetleri bir gerginlik içine girerken, Kıbrıs meselesi ve toplumlararası görüşmeler de bir isteksizlik ve yavaşlama içine girdi.
  • BM Genel Kurulu, 13 Mayıs 1983’te Kıbrıs Rumlarını “Kıbrıs Hükûmeti” olarak tanıma kararı aldı.
  • Bu gelişmeler karşısında Türk toplumu da 15 Kasım 1983’te “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti”ni kurdu. İlk Cumhur Başkanı Rauf Denktaş seçildi.
  • Türkiye Cumhuriyeti, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni kurulduğu gün tanıyan ilk devlet oldu. Buna karşılık, Yunanistan ve Kıbrıs Rum yönetimi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin bağımsızlık kararını tanımayacaklarını açıkladı.
  • Başta ABD, İngiltere, Fransa ve SSCB olmak üzere çeşitli ülkeler, bağımsızlık kararına karşı tepki gösterdiler. Bu arada İngiltere’nin önerisiyle, BM Güvenlik Konseyi “Ada’da Kıbrıs Cumhuriyeti dışında başka hiçbir hükûmetin tanınmaması” kararını aldı.

Annan Planı

Türk ve Rum kesimleri hâlinde bölünmüş Kıbrıs Adası’nın bağımsız devlet olarak birleştirilmesini öneren Birleşmiş Milletler planıdır. Adını, planı ortaya atan Kofi Annan’dan alır. Annan Planı’nın sunumu ilk kez 11 Kasım 2002 tarihinde yapıldı. Düzeltmeler ve eklemeler sırasıyla 10 Aralık 2002, 26 Şubat 2003 ve 29 Mart 2004 tarihlerinde oldu. Genel Sekreter planın en son şeklini taraflara 31 Mart 2004 tarihinde İsviçre’de Bürgenstock kentinde verdi. Plan Kıbrıs adasının İngiliz üsleri bölgesi haricinde kalan kısımlarının bağımsız ve federal nitelikte bir devlet olacak şekilde birleştirilmesini öngörüyordu. Plan gereğince Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti kurulacak, Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki bakanlıkların en az üçte biri Türklerden oluşacaktı. Devlet başkanlığı ve başbakanlık makamları on ayda bir Türkler ve Rumlar arasında değişecekti. Nisan 2004’te KKTC ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nde yapılan referandumlar ile oylamaya sunulan plan, Türk tarafında % 65 kabul gördüğü halde Rum oylarının %76 ret şeklinde olduğundan hayata geçirilememiştir.

Ege Adalarının Silahlandırılması

  • Yunanistan, özellikle 1963 Kıbrıs bunalımından itibaren Ege Denizi’nde Türkiye kıyılarına yakın olan adalarla birlikte 1947’de İtalya’dan aldığı Meis ve On İki Ada’yı, Lozan Antlaşması’na aykırı olarak gizlice silahlandırmaya başladı.
  • Bunun üzerine Türkiye bu konuyla ilgili 1964’ten itibaren farklı, zamanlarda Yunanistan’a nota vermiştir. 1974’ten itibaren Yunanistan, Ege adalarını açık olarak silahlandırmaya devam etti.
  • Yunanistan adaları NATO tatbikatları kapsamına aldırtarak silahlanma faaliyetlerini meşrulaştırmak istedi. Yunanistan,1980’de Türkiye’nin veto hakkını kullanmaması üzerine altı yıllık bir aradan sonra NATO’nun askerî kanadına döndü.
  • 1975’te yapılan ikili görüşmelerde anlaşmazlığının Uluslararası Adalet Divanında görüşülmesi konusunda prensip anlaşmasına varıldı. Ancak iki ülke hukukçularının yaptığı toplantıdan sonuç alınamadı.
  • Bu gelişmeden sonra da Yunanistan, Limni Adası’nı NATO savunma sistemi kapsamına aldırtmayı amaçlayarak 1983’te Limni’nin dâhil edilmediği hiçbir NATO tatbikatına katılmayacağını beyan etti. Buna karşı Türkiye Limni’nin statüsünün değiştirilmesini kabul etmeyeceğini açıklayarak tepki gösterdi.

Kıta Sahanlığı Sorunu

  • Yunanistan’ın Kıbrıs Sorunuyla beraber Ege denizinde Türkiye’nin egemenliğini kısıtlayıcı uygulamalara başvurmasının bir diğer konusu Kıta Sahanlığı Meselesi olmuştur.
  • Yunanistan 1961’den itibaren şirketlere Ege Denizi’nin kuzey ve batı kıyılarında petrol arama ruhsat vermeye başladı.1970 başlarında arama ruhsat alanını Doğu Ege’yi kapsayacak şekilde genişletti. Böylece Yunanistan Ege Denizi’nde Türkiye ile deniz sınırlarını kendisine göre belirlemeye çalışması iki ülke arasında anlaşmazlığa sebep oldu.
  • 1961’den itibaren Ege denizinde petrol aramaları için çalışmalar başlatan Yunanistan bunu daha da ileri götürerek Ege Denizi’nin sınırlarını kendi çıkarları çerçevesinde belirlemek için kıta sahanlığı sorununu çıkardı.
  • Lozan Antlaşması’ndan Ege Denizinde kıta sahanlığı 3 mil olarak belirlenmişti. 1936’da Yunanistan bu sınırı 6 mile çıkardı. Kıbrıs Sorununun yoğunlaşması üzerine Türkiye’de kıta sahanlığını 6 mile çıkarma kararı aldı. 1974 Kıbrıs Harekâtı’ndan sonra ise Yunanistan kıta sahanlığı sınırını 12 mile çıkarma kararı aldı.
  • Yunanistan’ın Ege Denizindeki bu faaliyetleri üzerine Türkiye de 1973’te Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığına Ege’nin açık deniz sularında ve kendi kıta sahanlığında petrol arama ruhsatı verdi.
  • Yunanistan’ın bu duruma itirazı iki ülke arasında “Kıta Sahanlığı Sorunu”nu ortaya çıkardı. 1975’te yapılan ikili görüşmelerde anlaşmazlığın Uluslararası Adalet Divanında görüşülmesi konusunda prensip anlaşmasına varıldı.
  • Ancak iki ülke hukukçularının yaptığı toplantıdan sonuç alınamadı. 1976’da Türkiye’nin Sismik-ı adlı araştırma gemisi ile Ege Denizi’nde bir araştırma yapması üzerine Yunanistan BM Güvenlik Konseyi ve Lahey Uluslararası Adalet Divanı’na başvurdu.
  • BM Güvenlik Konseyi sorunun ikili müzakereler yoluyla çözümlenmesi kararı aldı. Uluslar arası Adalet Divanı ise Yunanistan’ın Ege’nin uluslararası sularında Türkiye’nin petrol arama girişimlerinin durdurulması isteğini reddetti. BM Güvenlik Konseyi’nin Uluslararası Adalet Divanı kararlarından sonra iki ülke temsilcileri Bern’de bir araya geldi.
  • Görüşmeler sonunda imzalanan “Bern Deklarasyonu 1986” ile taraflar Ege Denizinde kıta sahanlığı ile ilgili hiçbir faaliyette bulunmamayı kabul etti.

Ege Hava Sahası (FIR Hattı – Uçuş Bilgi Bölgesi)

  • Türkiye, Yunanistan’ın 1931’e kadar 3 mil olan hava kontrol sahasını 10 mile çıkarmasına iki ülke arasındaki iyi ilişkilerden dolayı tepki göstermedi. Uluslararası Sivil Havacılık Örgütü (ICAO)’nun 1952’deki bölge toplantısında, Türk Ege kara suları sınırını FIR hattı olarak kabul etmesi, Ege Denizi üzerindeki hava sahasının kontrolünü büyük ölçüde Yunanistan’a bıraktı.
  • 1974’e kadar bir problem oluşturmayan FIR hattı, Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında Türkiye’nin güvenliğini tehdit etti. Türkiye 6 Ağustos’ta yayınladığı NOTAM (Notice to Airmen: Havacılara ihtar) bildirimi ile yeni bir FIR hattı oluşturdu. Bu hatta göre; Türkiye yönünde uçuş yapan her uçak Türk kıyılarına 50 mil kala durumunu ve uçuş planını Türk yetkililerine bildirecekti.
  • Yunanistan ise Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra, 16 Ağustosta Ege Denizi’nin tümünü “tehlikeli bölge” ilan ederek ve bölgede FIR hizmetlerini durdurarak Ege semalarını uluslararası hava trafiğine, dolayısıyla da Türk sivil ve askerî uçaklarına kapattı. Türkiye’nin Ege’deki haklarını zedeleyen bu durum, özellikle sivil havacılık yönünden çeşitli zorluklarla karşılaşılmasına ve iki ülke arasında da yeni bir sorunun ortaya çıkmasına yol açtı.
  • 1977’de Türkiye’nin Ege hava sahasını Yunanistan ile ortaklaşa kontrolü konusundaki girişimleri Yunanistan tarafından kabul edilmedi. NATO’nun Türkiye ve Yunanistan ile yaptığı temaslar sonucunda her iki tarafın da daha önceden almış olduğu Ege hava sahası ile ilgili kararları yürürlükten kaldırmaları ile sorun çözüldü. Ege Denizi tekrar sivil hava trafiğine açıldı.

F) TÜRKİYEDE MEYDANA GELEN ÖNEMLİ GELİŞMELER

 a) Siyasi Gelişmeler

  • 27 Mayıs Askeri Müdahalesi’ne ve 1961 Anayasasına Soğuk Savaş döneminde değinilmişti.
  • Kurucu Meclisin çalışmalara başlamasından sonra 12 Ocak 1961’de Milli Birlik Komitesi siyasi partilerin kurulmasına izin vermiş ancak mahkeme kararıyla kapatılan Demokrat Parti lehine propaganda yapılması yasaklanmıştı.
  • 11 Şubat’ta Ragıp Gümüşpala başkanlığında Adalet Partisi(AP), Ekrem Alican başkanlığında Yeni Türkiye Partisi ( YTP ) ve Kemal Türkler ve Rıza Kuas önderliğinde Türkiye İşçi Partisi ( TİP) kuruldu.
  • 27 Mayıs 1961’de yeni anayasa yapılan referandumla %60,4 oy alarak kabul edildi.
  • 15 Ekim 1961’de yapılan seçimlerde Adalet Partisi, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi ve Yeni Türkiye Partisi oyların % 62’sini alarak 277 milletvekili çıkarmışlardır. Cumhuriyet Halk Partisi ise 173 milletvekili çıkarmıştır. 25 Ekim 1961’de 12. dönem TBMM toplandı ve askeri rejim sona erdi.
  • 26 Ekim 1961’de yapılan seçimle tek aday Cemal Gürsel cumhurbaşkanlığına getirildi.
  • Seçimlerden sonra cumhurbaşkanı tarafından görevlendirilen CHP lideri İsmet İnönü AP ile anlaşarak Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk koalisyon hükümetini kurdu.
  • 1962’de siyasi çekişmelerin sonucu olarak CHP-AP koalisyon hükümeti dağıldı. Yerine AP’nin dışındaki meclisteki tüm partilerin katılımıyla yeni bir koalisyon hükümeti kuruldu.
  • 17 Kasım 1963’te yapılan mahalli seçimlerin ardından YTP ve Cumhuriyetçi Millet ve Köylü Partisi ( CMKP) hükümetten çekilmiş, İnönü CHP ve bağımsız milletvekilleriyle yeni bir hükümet kurmuştu.
  • 1965’te AP lideri Süleyman Demirel’in çabalarıyla Suat Hayri Ürgüplü başkanlığında yeni bir koalisyon hükümeti kuruldu.
  • Bu dönemde AP ile TİP arasındaki sosyal ve gelir dağılımında adaletin sağlanması konularındaki tartışmalar giderek daha da büyüdü.

1965 Erken Genel Seçimleri ve AP iktidarı

  • Bu tartışmalarla girilen 10 Ekim 1965 Erken Genel Seçimlerinde AP %52.87 oranlık oyla 240 milletvekili, CHP %28.75 oranla 134 milletvekili, MP %6.16 oranla 31 milletvekili, CMKP %2.24 oranla 11 milletvekili, YTP % 3.72 oranla 19 milletvekili, TİP %2.97 oranla 15 milletvekili çıkararak meclise girmeye hak kazanmıştır.
  • AP iktidara gelirken yeni bir seçim kanunu, basın suçlarının affı, özel sektörün ve yabancı sermayenin desteklenmesi gibi vaatlerle iktidara gelmişti. Ancak bu dönemde NATO’nun Türkiye’yi koruyup korumayacağı tartışmaları, işçi ve öğrenci hareketleri giderek yoğunlaşmaya başlamıştı.
  • Cemal Gürsel’in hastalığı sebebiyle cumhurbaşkanı seçimleri yapılmış 28 Mart 1966 yılında Cevdet Sunay Türkiye Cumhuriyeti’nin 5. cumhurbaşkanı olarak görev yapmaya başlamıştır.
  • Öğrenci hareketlerinin giderek büyümesi ve siyasal çatışmaların artması üzerine hükümet: Milletin bütünlüğünü tehlikeye düşürecek yayınlar yapan, sınıf mücadelesini öne çıkaran, din, ırk veya bölgeye dayalı farklılıkları öne çıkararak ayrımcılık yapanlara ceza verilmesini öngören “ Anayasa Nizamını Koruma Kanunu Tasarısı’nı meclise sundu.
  • Grevlerin ve öğrenci çatışmalarının arttığı bu ortamda yapılan 1969 Seçimlerinde halkın ancak %64.35’i oy kullanmış, AP iktidarı oy kaybetmesine rağmen milletvekili sayısını artırmayı başarmıştı.
  • Bu dönemde hükümetin Türk Lirasının değerini %66 oranında düşürmesiyle birlikte enflasyonunda en az bu oranda artması hükümete karşı tepkileri artırdı.
  • 23 Ocak 1970’de imzalanan bir protokol ile Türkiye’nin Avrupa Ortak Pazarı’na üye olması 22 yıllık bir geçiş sürecine bağlandı.
  • Ekonomik çalkantıların, işçi grevlerinin artması ve sağ- sol çekişmesine dayalı öğrenci olaylarının yoğunlaşmasına karşı hükümetin tutumundan rahatsız olan üst düzey askeri yetkililer 11 Mart 1971’de Yüksek Askeri Şurayı toplamış ve bir muhtıra yayınlamıştır. Bu muhtırada “ Parlamento ve hükümetin tutum, görüş ve icraatlarıyla yurdun anarşi, kardeş kavgası, sosyal ve ekonomik huzursuzluklar içine sokulduğu tespiti yapılmıştır.
  • 25 Aralık 1973’te Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci cumhurbaşkanı İsmet İnönü vefat etti. Üç gün sonra devlet töreniyle Anıtkabir’e defnedildi.

b) Ekonomik Gelişmeler

  • Demokrat Parti döneminde uygulanan plansız ekonomi 1960’larda yerini planlı ve hızlı kalkınmayı hedefleyen yeni bir ekonomi anlayışa bıraktı. Devletin ekonomik, sosyal, kültürel amaçlarının belirlenmesinde hükümete danışmanlık yapmak ve belirlenen amaçlar için kalkınma planları hazırlamak amacıyla 1960 yılında Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) kuruldu.
  • 1960’da Devlet Planlama Teşkilatı’nın kurulmasından sonra planlı ekonomiye girme çabaları başlamış, 1962 yılında yapılan bir yıllık ekonomi planının başarıya ulaşması üzerine beş yıllık kalkınma planları hazırlanmaya başlamıştır.
  • 1963–1967 yılları arasındaki Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı ile 1968–1972 yıllarını kapsayan İkinci Beş Yıllık Kalkınma Planı ekonomik ve siyasi bunalımların sonunda istikrarlı bir büyüme hızı ve kalkınma sağlanması amacıyla 15 yıllık bir perspektif içinde hazırlanmıştır.
  • Bu 15 yıllık perspektif içinde baslıca hedefler söyle sıralanabilir: Yılda yüzde 7’lik bir büyüme sağlanması, istihdam sorunun çözümlenmesi, dış ödemeler dengesinin sağlıklı bir yapıya kavuşturulması, her alanda yeterli sayıda ve üstün nitelikli bilim adamı ve teknik eleman yetiştirilmesi, bu hedeflerin sosyal adalet ilkesiyle uyumlu bir biçimde sağlanması.
  • 1970’lerin sonuna doğru ulusal tasarruflar ve yatırımlar arasındaki uçurum genişlemiştir. İthalat, durgun ihracat karsısında hızla büyümüştür. Kamu İktisadi Teşebbüslerinin dengesi çarpıcı bir şekilde bozulmuştur.
  • Türkiye ekonomisi 1970’lerde ve özellikle bu dönemin ikinci yarısında enflasyon ve dış ödeme güçlükleri dolayısıyla zor günler geçirdi. Bu dönemde istikrarsız koalisyon hükûmetleri, 1973 petrol krizi, 1974 Amerikan ambargosu ve işçi dövizlerindeki azalma ekonomik gerilemeye neden oldu. Türkiye’de 1977 yılında dış ticaret dengeleri bozulmaya başladı. Ülkede birçok temel malda kuyruklar, karaborsa ve aşırı fiyat artışı görüldü. Türk lirasının yabancı paralar karşısında değeri hızla düştü.
  • Bunun sonucunda bütçe açığı büyümüş ve enflasyonda hızlı bir artış olmuştur. Cari işlemler dengesi önemli ölçüde açık vermiştir. Bu açık, 1977’de GSMH’nin yüzde 8’ine ve döviz gelirlerinin yüzde 92’sine ulaşmıştır.
  • 1960–1980 yılları arasında Türkiye’de köyden kente göç, gecekondulaşma, işçi sayısındaki artış ve daha önce başlayan sendikal faaliyetlerin yoğunlaşması gibi önemli toplumsal değişimler yaşandı. Sanayileşmeyle artan köyden kente göç çarpık kentleşmenin ortaya çıkmasında etkili oldu.
  • 1960–1970 yılları arasında uygulanan “ithal ikameci sanayileşme” ile daha önce ithal edilen tüketim mallarının ülkede üretimi amaçlanmıştı. Bu dönemde, sanayi daha çok demir-çelik, çimento, kâğıt, kimya, petrol rafinerisi, alüminyum ve madencilik alanında yoğunlaştı. 1970’li yıllarda uygulanan “ileri ithal ikameci model” ile buzdolabı, televizyon, çamaşır makinesi gibi dayanıklı tüketim mallarının yanı sıra ülkemizde artık otomobil de üretilmekteydi.
  • Bu açıklar özel yabancı sermaye ve rezervlerle finanse edilmiştir. Fakat bu finansman sekli, diş borçların artması, borçlanma yapısının bozulması ve konvertibe ( çevrilgen) döviz rezervlerinin azalması seklinde üç alanda kötüleşmeye neden olmuştur.
  • Türk Otomobil Fabrikası Anonim şirketinin (TOFAŞ) Bursa’daki otomobil fabrikası 12 Şubat 1971’de törenle açıldı. Fabrika, “Fiat” lisansıyla “Murat 124” tipi otomobillerin üretimine başladı.
  • Bu ekonomik dengesizlikler sonucunda 24 Ocak 1980 Ekonomik İstikrar Kararları alınmıştır.

Bu Kararla:

– 32,7 oranında devalüasyon ( kur ayarlaması) yapılarak günlük kur ilanı uygulamasına gidilmiş,

– Devletin ekonomideki payını küçülten önlemler alınmış, KİT’lerdeki uygulamaya paralel olarak tarım ürünleri destekleme alımları sınırlandırılmış,

– Gübre, enerji ve ulaştırma dışında sübvansiyonlar kaldırılmış, Dış ticaret serbestleştirilmiş,

– Yabancı sermaye yatırımları teşvik edilmiş, kar transferlerine kolaylık sağlanmış, Yurtdışı müteahhitlik hizmetleri desteklenmiştir.

– İthalat kademeli olarak libere edilmiş, ihracat; vergi iadesi, düşük faizli kredi, imalatçı ihracatçılara ithal girdide gümrük muafiyeti, sektörlere göre farklılaşan teşvik sistemi ile teşvik edilmiştir.

 c) 12 Eylül Askeri Müdahalesi

  • 1979 ve 80 yıllarında çok sayıda siyasi amaçlı faili meçhul cinayetlerin gerçekleşmesi (Abdi İpekçi, Nihat Erim, Fikret Ünsal, Mürsel Karataş …)
  • TBMM’de birçok turun ardından yeni bir cumhurbaşkanı seçilememesi
  • Konya’da şeriat içerikli Kudüs Mitinginin yapılması
  • Dış ticaret açığındaki artış, döviz darboğazı, işsizlik ve ekonomik sıkıntıların giderek artması
  • Sağ-sol gerginliğine dayanan siyasal ve toplumsal şiddet olaylarının yoğunlaşması gibi gelişmeler Genel Kurmay Başkanı Kenan Evren liderliğindeki Ordu mensuplarının 12 Eylül 1980 günü devlet yönetimine el koyması sonucunu doğurmuştur.
  • Bu müdahale ile Süleyman Demirel’in Başbakan’ı olduğu hükümet görevden alındı, Türkiye Büyük Millet Meclisi lağvedildi, 1970 sonrasında değiştirilen 1961 Anayasası tamamen rafa kaldırıldı ve Türkiye siyasetinin yeniden tasarlandığı bir askeri dönem başladı. Bu dönem yaklaşık dokuz yıl sürdü.12 Eylül 1980 ardından partiler lağvedildi, parti liderleri önce askeri üslerde gözetim altında tutuldu, ardından yargılandı. Bu durum, siyasi partilerin sürekliliği konusunda tarihsel sorunlar yaşayan Türkiye’de siyasi temsilin demokratikleşmesi önünde yeni bir engel oluşturdu.

 d) 9 Temmuz 1961 Anayasası

  • 1960 hükûmet darbesinden sonra hazırlanarak 9 Temmuz 1961’de kabul edilen 1961 Anayasası olarak bilinen anayasa değişikliği, 1924 Anayasası’nı yürürlükten, kaldırmıştır. 1961 Anayasası, genç subayların yaptığı 27 Mayıs askerî müdahalesinin ardından, 37 yıllık bir dönemde gelişen politik yaşamın ve özellikle de çok partili siyasi ortamın ihtiyaçlarına daha iyi cevap verebilecek bir anayasaya gerek olduğu düşünülmüştür. Bu anayasa Soğuk Savaş dönemine aykırı olarak özgürlükleri artıran Türkiye’nin en demokratik anayasasıdır.
  • 9 Temmuz 1961’de halkın oyuna sunularak oylamaya katılanların % 60,4’ü tarafından kabul edilmiştir. 1982 Anayasası’na kadar yürürlükte kalmıştır.

1961 Anayasası ile

  • Güçler ayrılığı sağlanmıştır. (Yasama – Yürüme- Yargı)
  • Yasama gücü: Cumhuriyet Senatosu ve Millet Meclisi olmak üzere iki meclise verilmiştir.
  • Yürütmenin dışında bağımsız yargı organları kurulmuştur.

 * Meclisten çıkan yasaların anayasaya uygunluğunu kontrol eden Anayasa Mahkemesi kurulmuştur.

  • Yürütmenin, yönetimin tüm eylemleri, kararları anayasal bir kuruluş olan Danıştay denetimine verilmiştir. Yani TBMM egemenlik hakkını kullanan tek organ olmaktan çıkıp Anayasa’da sözü edilen yetkili organlardan biri olmuştur.
  • Kişinin temel hak ve özgürlükleri anayasa ile güvenceye alınmıştır. 1961 Anayasa ile tam bir parlamenter sisteme geçilmiştir. Demokratik, sosyal ve hukuk devlet anlayışı güçlenmiştir.

1961 ANAYASASI’NA GÖRE TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLER

Temel Haklar ve Ödevler Genel Hükümler

I. Temel hakların niteliği ve korunması:

MADDE 10 – Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir. Devlet, kişinin temel hak ve hürriyetlerini, fert huzuru, sosyal adalet ve hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşamayacak surette sınırlayan siyasî, iktisadi ve sosyal bütün engelleri kaldırır; insanın maddî ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlar.

II. Temel hak ve hürriyetlerin özü, sınırlanması ve kötüye kullanılmaması:

Kanun, temel hak ve hürriyetlerin özüne dokunamaz. Bu Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbirisi, insan hak ve hürriyetlerini veya Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü veya dil, ırk, sınıf, din ve mezhep ayrımına dayanarak nitelikleri Anayasa’da belirtilen cumhuriyeti ortadan kaldırmak kastı ile kullanılamaz. Bu hükümlere aykırı eylem ve davranışların cezası kanunda gösterilir.

III. Eşitlik:

MADDE 12 – Herkes, dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayrımı gözetilmeksizin, kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

Kişinin Hakları ve Ödevleri

I. Kişi dokunulmazlığı:

MADDE 14- Herkes, yaşama maddî ve manevi varlığını geliştirme haklarına ve kişi hürriyetine sahiptir. Kişi dokunulmazlığı ve hürriyeti kanunun açıkça gösterdiği hâllerde, usulüne göre verilmiş hâkim kararı olmadıkça kayıtlanamaz. Kimseye eziyet ve işkence yapılamaz. İnsan haysiyetiyle bağdaşmayan ceza konulamaz.

 e) 1982 Anayasası

  • 18 Ekim 1982 tarihinde kabul edilerek yürürlüğe girmiştir. 7 Kasım 1982’de yapılan halkoylamasına katılan %91,3 oranında seçmenlerin %82,7’si “evet” %8,6’sı “hayır” oyu kullanmıştır.
  • Anayasada devlet, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olarak tanımlamaktadır. Devletin şeklini, dilini, başkentini ve rejimin temel özelliklerini belirleyen ilk üç madde 4. maddede belirtildiği üzere değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez. Egemenlik TBMM bünyesinde vücut bulur ve kayıtsız şartsız milletindir( md.6).İlk üç maddede laiklik, sosyal eşitlik, kanun önünde eşitlik, cumhuriyet idaresi ve ülkenin bölünmez varlığı konu edilmektedir. Ayrıca yasama, yürütme ve yargı arasında yatay manada bir denklik yaratılmış ve bu üç erk birbirinden kesin çizgilerle olmasa da ayrılmıştır.
  • Yasama yetkisi Türk Milleti adına TBMM’nindir ve bu yetki devredilemez (md.7) TBMM için 61 sisteminin getirdiği çift kanatlı parlamento sistemi terk edilmiş meclis tek çatı altında birleştirilmiştir.
  • Yürütme yetkisi ise aynı zamanda devletin başı olan Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Bakanlar Kurulu’na verilmiştir. ( md.8) Yargı yetkisi ise yine Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.

1982 ANAYASASINA GÖRE TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLER

Genel Esaslar –  Kanunun önünde eşitlik:

MADDE 10- Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.

1961 ve 1982 Anayasalarının Benzer Tarafları

  • Her iki anayasanın da askeri müdahale sonucunda kabul edilmesi
  • Her iki anayasanın da bir tarafı asker bir tarafı sivil kesimce oluşturulması ( 1961 Milli Birlik Komitesi –Temsilciler Meclisi, 1982 Milli Güvenlik Konseyi – Danışma Meclisi)
  • İki anayasanın da halkoyuna sunularak kabul edilmesi
  • Her iki anayasayı hazırlayan sivil kesimin hükümet kurma ve bakanları düşürme yetkisinin olmaması ve seçimle değil atamayla iş başına gelmesi

1961 ve 1982 Anayasalarının Farklı Tarafları

  • 1961 Anayasasının aksine 1982 Anayasasında anayasanın kabulüyle cumhurbaşkanlığının seçilmesi birleştirilmesi.
  • 1982 anayasasının 1961’e daha sert olması.
  • 1982 Anayasasına göre 1961 anayasası temel hak ve özgürlüklere daha fazla yer vermesi.
  • 1982 Anayasasında özgürlüklere oranla devlet otoritesine daha çok önem verilmesi

Temel Haklar ve Ödevler

I. Temel hak ve hürriyetlerin niteliği:

MADDE 12- Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir. Temel hak ve hürriyetler, kişinin topluma, ailesine ve diğer kişilere karşı ödev ve sorumluluklarını da ihtiva eder.

f) Siyasi Partilerin Kurulması

Türkiye’de Bunalımlı Yıllar (1960–1983)

  • 1950’de İktidara gelen Demokrat Parti döneminde 1957’den itibaren ekonomik sıkıntılar baş göstermeye başladı. Siyasi partiler arasında çekişmeler, demokrasinin tam olarak olgunlaşmaması ve ekonomik sıkıntılar siyasi hayatı giderek gerginleştirdi.
  • Bu şartlar altında 27 Mayıs 1960 askerî müdahalesi gerçekleştirilerek DP iktidarına son verildi. Demokrasimizin gelişimini kesintiye uğratan bu müdahale sonucunda anayasa yürürlükten kaldırılarak meclis kapatıldı. Cumhurbaşkanı, başbakan, pek çok bakan ve milletvekili yargılandı.
  • Bu yargılama sonucunda Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam edildi (1961). Ülke yönetimini üstlenen Millî Birlik Komitesi yeni anayasayı oluşturmak için Kurucu Meclis Kanunu’nu kabul etti.
  • Siyasi partiler, barolar, basın, ticaret odaları temsilcileri, sendikalar ve gençlik kuruluşlarından seçilerek oluşturulan Kurucu Meclis üyeleri 6 Ocak 1961’de çalışmalarına başladı. Aynı zamanda siyasi partilerin faaliyetlerine de izin verildi. Yeni siyasi partiler kuruldu.
  • Kurucu Meclis tarafından hazırlanan yeni anayasa 9 Temmuz 1961’de yapılan halk oylaması sonucunda kabul edilerek yürürlüğe girdi.
  • 15 Ekim 1961’de yapılan seçimlere Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Adalet Partisi (AP), Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP), Yeni Türkiye Partisi (YTP) katıldı.
  • Cumhurbaşkanlığına Cemal Gürsel seçildi. 1965 seçimlerine kadar koalisyon hükümetleri iktidarda kaldı. 10 Ekim 1965’te yapılan genel seçimleri AP kazandı. 27 Ekim 1965’te Süleyman Demirel’in başbakanlığı ile başlayan AP iktidarı, 12 Mart 1971 Askerî Muhtırasına kadar devam etti.
  • Demokrasiye zarar veren bu muhtıra sonucunda Başbakan Süleyman Demirel istifa etti. Daha sonra ise partisinden istifa ederek bağımsız kalan Nihat Erim başbakanlığında meclis dışından ve farklı partilerin milletvekillerinden oluşan geniş tabanlı ve hiçbir siyasi partiyle doğrudan ilişkili olmayan bir hükûmet kuruldu.
  • Cemal Gürsel’in hastalığı sebebiyle cumhurbaşkanı seçimleri yapılmış 28 Mart 1966 yılında Cevdet Sunay Türkiye Cumhuriyeti’nin 5. cumhurbaşkanı olarak görev yapmaya başlamıştır
  • Öğrenci hareketlerinin giderek büyümesi ve siyasal çatışmaların artması üzerine hükümet: Milletin bütünlüğünü tehlikeye düşürecek yayınlar yapan, sınıf mücadelesini öne çıkaran, din, ırk veya bölgeye dayalı farklılıkları öne çıkararak ayrımcılık yapanlara ceza verilmesini öngören “Anayasa Nizamını Koruma Kanunu Tasarısı’nı” meclise sundu.
  • Grevlerin ve öğrenci çatışmalarının arttığı bu ortamda yapılan 1969 seçimlerinde halkın ancak % 64.35’i oy kullanmış, AP iktidarı oy kaybetmesine rağmen milletvekili sayısını artırmayı başarmıştır.
  • Bu dönemde hükûmetin Türk Lirasının değerini % 66 oranında düşürmesiyle birlikte enflasyonunda en az bu oranda artması hükûmete karşı tepkileri artırdı. Sürekli olarak koalisyon hükûmetlerinin iktidarda olmasıyla ortaya çıkan siyasi istikrarsızlık ekonomik ve toplumsal gelişmeyi olumsuz etkileyerek ülkede iç huzursuzluk, siyasi anlaşmazlık ve ekonomik sıkıntıların artmasına yol açtı.
  • Türk Silahlı Kuvvetleri yer yer meydana gelen şiddet ve terör olaylarını gerekçe göstererek 12 Eylül 1980’e demokratik yönetimi ortadan kaldıran askerî müdahaleyi gerçekleştirmiştir. 24 Kasım 1983’e kadar devam eden bu dönem Türk siyasi tarihine “12 Eylül Dönemi” olarak geçti.
  • Bu dönemde 1961 anayasası yürürlükten kaldırılmış, Parlamento ve siyasi partiler ile dernek, sendika vb. pek çok sivil toplum kuruluşu kapatılmış ve demokratik süreç kesintiye uğramıştır
  • 12 Eylül 1980’de siyasi iktidarı eline alan Türk Silahlı Kuvvetleri, Genelkurmayı Başkanı Org. Kenan Evren başkanlığında kuvvet komutanlarından oluşan Millî Güvenlik Konseyini (MGK) oluşturdu. Kenan Evren aynı zamanda devlet başkanlığı görevini de üstlendi.
  • Bülent Ulusu’nun başkanlığında Bakanlar Kurulu oluşturuldu. Prof. Orhan Aldıkaçtı başkanlığında kurulan komisyonun hazırladığı anayasa 7 Kasım 1982’de halkoyuna sunularak kabul edildi.
  • Anayasanın kabulünden sonra seçim hazırlıkları başladı. 6 Kasım 1983 seçimlerine Anavatan Partisi (ANAP), Halkçı Parti (HP) ve Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP) katıldı. Bu seçimler sonucunda birinci parti olarak çıkan ANAP, Turgut Özal başkanlığında tek başına iktidar oldu. 13 Aralık 1983’te Anavatan Partisi Başkanı Turgut Özal hükümeti kurdu.
  • 1960 ve 1970’li yıllarda koalisyon hükümetleri ile bunalımlar yaşayan Türkiye, Turgut Özal iktidarı ile ülke yönetiminde siyasi, ekonomik ve toplumsal alanda köklü kararlar aldı.

 g) Kültürel Gelişmeler

  • 1960’tan sonra Türk toplumunun sosyoekonomik yapısında görülen değişiklikler edebiyat, sinema ve müzik alanında etkisini gösterdi.
  • Edebiyatta 1950 sonrasında görülen edebî akımlar etkilerini 1960’lara kadar sürdürdü. Garipçilere karşı ortaya çıkan “İkinci Yeni Akımı” 1960’ların ortalarına kadar etkisini devam ettirdi. Bu akımın temsilcileri arasında Edip Cansever, İlhan Berk, Cemal Süreya, Turgut Uyar ve Sezai Karakoç gibi isimler yer alır. Daha önceki dönemlerde başlayan “köy romancılığı” Fakir Baykurt’un “Yılanların Öcü”, Şevket Süreyya Aydemir’in “Toprak Uyanınca” eserleriyle ön plana çıkmıştır.
  • 1960’lı yılların ortalarından itibaren “Toplumculuk” edebiyatta bir akım olarak ortaya çıktı. Şiir alanında bu tarzın temsilcilerinden Nazım Hikmet ve Ahmet Arif gibi isimler sayılabilir. Dönemin diğer bir önemli ismi, şiirlerinde mistik anlayışı kullanan Necip Fazıl Kısakürek’tir.
  • 1970’lerden itibaren toplumdaki politikleşmenin hızlanması, çarpık kentleşmenin meydana çıkardığı sorunlar ve işsizliğe bağlı dış göç, edebiyatın başlıca konularını oluşturdu. Attila İlhan, Adalet Ağaoğlu ve Vedat Türkali bu dönem romancıları içerisinde önemli bir yer tutar.
  • Konularını genellikle halk hayatından ve Kurtuluş Savaşı’ndan alan Kemal Tahir bu döneme damgasını vuran yazarlarımızdandır. Haldun Taner konularını şehir hayatından seçerken hikâyelerinde ince gülmece ve hiciv anlayışını ustalıkla kullanılmıştır. Tarık Buğra ise kişisel yaşantıların yanı sıra toplumsal ve tarihî meseleleri konu olarak seçmiştir. Yazar roman, hikâye ve tiyatro eserleriyle edebiyatımızda önemli bir yer edinmiştir.
  • Bu dönem edebiyatında tiyatro, gezi, hatıra ve deneme, eleştiri türlerinde büyük gelişmeler yaşanmıştır. Gezi, hatıra türünde Yusuf Ziya Ortaç; deneme eleştiri türünde Nurullah Ataç, Mehmet Kaplan ve Cemil Meriç önemli yazarlarımızdandır.
  • 1960–1970 yılları tiyatro topluluklarının artması, yeni yazarların yetişmesi, yeni konularla yeni türlerin denenmesi ve seyirci sayısındaki artışla Türk tiyatrosu için önemli bir dönem olmuştur.
  • 1960’tan önce kurulmalarına rağmen Dormen Tiyatrosu ve Kent Oyuncularının oluşturduğu Birleşik Sanatçılar Topluluğu 60’lı yıllarda Batı modelindeki özel topluluklara öncülük etti. Gülriz Sururi-Engin Cezzar, Nisa Serezli-Tolga Aşkıner toplulukları bunlardandı.
  • Zeki Alasya ve Metin Akpınar tarafından kurulan Devekuşu Kabare Tiyatrosu günlük konuların eleştirel bir biçimde ele alındığı müzikli güldürülerle tanınarak ön plana çıktı. Bu dönemde geleneksel Türk tiyatrosunun özelliklerinden yararlanılarak çağdaş Türk tiyatrosu oluşturma yolunda ciddi çalışmalar yapılmış, Batı tarzı müzikli oyunlar sahnelenmiştir. Politik hayattaki canlılık tiyatroya yansımış, köy, gecekondu ve göç sorunları oyunlara konu olmuştur.
  • Keşanlı Ali Destanı, Yedi Kocalı Hürmüz, Kanlı Nigar, Sersem Kocanın Kurnaz Karısı, Üç Karagöz, Kurban Sultan Gelin, dönemin farklı özelliklerini yansıtan eserlerdir.
  • Haldun Taner, Turgut Özakman, Orhan Asena, Cahit Atay, Turan Oflazoğlu, Necati Cumalı, Recep Bilginer dönemin önemli tiyatro yazarlarıdır. Geçmişte başlayan millîleşme ve antiemperyalist düşüncenin etkisiyle 1970-1980’li yıllar artık yabancı oyunlardan ziyade yerli oyunların sahnelendiği yıllar olmuştur.
  • Türk Sineması toplumsal sorunlara ağırlık vererek gelişme göstermiştir. Metin Akpınar, Zeki Alaysa, Münir Özkul, Adile Naşit, Şener Şen ve Kemal Sunal sosyal içerikli konuları güldürü yoluyla işleyen filmlerde rol almışlardır.
  • Orhan Gencebay’ın başrolünü oynadığı “Bir Teselli Ver” ile birlikte başlayan arabesk tarzı filmlerin yanında Amerikan kovboy filmlerinin örnek alındığı Türk filmleri de seyircinin beğenisine sunulmuştur.
  • Bu dönemin önemli erkek oyuncuları arasında Cüneyt Arkın, Kartal Tibet, Ediz Hun, Tarık Akan, Tanju Gürsu, Tanju Korel, kadın oyunculardan ise Filiz Akın, Türkan Şoray, Fatma Girik ve Hülya Koçyiğit sayılabilir.
  • 1963’te Metin Erksan’ın “Susuz Yaz” filmi, Berlin Film Festivali’nde “Altın Ayı” ödülünü kazanarak uluslararası alanda önemli bir ödülün sahibi oldu. Türk sinemasının gelişme göstermesiyle ilk kez 1964’te Antalya Film Festivali düzenlenmeye başlandı. Ömer Lütfi Akad, Metin Erksan ve Halit Refiğ dönemin önemli yönetmenlerindendir.
  • 1970’lerden itibaren renkli film sayısı hızla artmasına rağmen televizyonun yayınlaşması sinemaya olan ilgiyi azalttı.
  • Yaşanan toplumsal değişim beraberinde yeni anlayışları, farklı fikir hareketlerini, yeni estetik değerleri de getirdi. Kırsaldan göç eden insanların var olan değerleri ile şehir kültürünün kaynaşması “arabesk” adı verilen yeni bir anlayışı ortaya çıkardı.
  • İnsanlar şehir hayatından umduklarını bulmayarak hayal kırıklığı yaşadılar. Bu durum daha önceki dönemlerde ortaya çıkan arabesk müziğe de yansıdı. 1960’lı yıllarda bu müzik, Arap müziğinden alınan ezgilere sözler yazılması şeklinde farklılık gösterdi. Özellikle Orhan Gencebay ile tanınan arabesk müzik, Ferdi Tayfur, Müslüm Gürses, Hakkı Bulut ve İbrahim Tatlıses ile toplumun büyük kesiminde yaygınlaştı.
  • 1960’lı yıllarda Fecri Ebcioğlu’nun öncülüğünde aranjman (düzenleme) tarzı müzik ortaya çıktı. Bu tarz, yabancı müziklere Türkçe sözlerle şarkılar yazılarak oluşturuldu ve Türkçe bestelerin yolunu açtı.
  • 1965 yılında Türk müziğine yeni sesler kazandıran Altın Mikrofon Yarışması düzenlenmeye başlandı. Bu ilk yarışmada birinciliği kendi bestesi “Gençliğe Veda” ile Yıldırım Gürses aldı. Bu yarışmanın kazandırdığı müzisyenlerden Cem Karaca ve Erkin Koray, 60’ların sonunda yaptıkları çalışmalarla Popüler Batı Müziği’ne yeni bir yön verdiler.
  • Moğollar isimli grupla 1970’te “ileri teknikle zengin folklor öğelerini birleştirmek” amacıyla Anadolu-Rock adı altında yeni bir müzik tarzından ilk kez bahsedildi. Bu tarzın önemli isimlerinden biri de Barış Manço oldu.

h) Türkiye’de Meydana Gelen Diğer Önemli Gelişmeler

  • 31 Ocak 1968’de TRT, ilk tv yayınına başladı. Zamanla renkli tv yayınlarının başlaması, her eve bir televizyonun girmesi sosyal ve kültürel değişimlere yol açtı.
  • 1950’li yılların sonunda başlayan Avrupa’ya özellikle Almanya’ya yapılan işçi göçleri 1960’lı yıllarda yoğunluk kazandı. Zamanla bu işçilerin sayısı 3 milyonu buldu.

Blok Bilgiler

– ABD Başkanı Kennedy ve SSCB lideri Kruşçev, Yumuşama Döneminin mimarları arasında yer alır.

– Çin Halk Cumhuriyeti 1971 yılında Birleşmiş Milletler Teşkilatına üye olmuştur.

– Salt I (Stratejik Silahları Azaltma Görüşmeleri) Antlaşması ABD ile SSCB arasında imzalanmıştır.

– 1 Ağustos 1975 tarihinde imzalanan Helsinki Nihai Senedi ile bloklar arasında barış ve iş birliğini sağlayan bildiri yayınlanmıştır.

 – Hindistan ve Pakistan arasında yaşanan ve günümüze kadar gelen Keşmir Sorunu hâlâ çözülememiştir.

– Kübra Buhranı ve Vietnam Savaşı Yumuşama Döneminin önemli sorunları arasında yer alır.

– Muhammed Ali, Vietnam Savaşı’na katılmaması üzerine devlet tarafından lisansına bir süreliğine el konulmuştur.

– SSCB tarafından 1979 yılında Afganistan işgal edilmiştir. Bunun üzerine ABD Salt II Antlaşması’na uymaktan vazgeçmiştir.

– 1980 yılında Moskova’da düzenlenen olimpiyatları ABD ve altmış iki ülke, SSCB’nin Afganistan’ı işgal etmesi nedeniyle boykot etmişlerdir.

– Nasır, Tito ve Nehru gibi devlet adamları Bağlantısızlar Hareketi’nin önemli kişileri arasındadır.

– Altın Gün ve Yom Kipmur (Ramazan) Savaşları Arap ülkeleri ve İsrail arasında yaşanmıştır.

– Arap-İsrail Savaşları sonucunda Filistin Mültecileri Sorunu ortaya çıkmıştır.

– 1978 yılında imzalanan Camp David Antlaşması’nda Arap-İsrail Savaşları bir süreliğine sona ermiştir.

– Camp David Antlaşmasına FKÖ lideri Yaser Arafat ile İsrail Devlet Başkanı İzak Rabin imza atmışlardır.

– 12 Eylül 1980 tarihinde yaşanan askerî darbe sonucunda siyasi partiler kapatılmıştır.

– 1970–1980 yılları arasında yaşanan terör olayları yüzünden Türkiye’de ekonomik alanda büyük olumsuzluklar yaşanmıştır.

– 1963’te Metin Erksan’ın Susuz Yaz” filmi Berlin Film Festivalinde Altın Ayı ödülünü kazanmıştır.

– Türkiye’de ilk televizyon yayını 31 Ocak 1968 tarihinde gerçekleşmiştir.

– 30 Ekim 1973 yılında İstanbul’da Boğaz Köprüsü hizmete açılmıştır.

– Türkiye 20 Temmuz 1974’te I. Kıbrıs Barış Harekâtı’nı, 14 Ağustos 1974’te ise II. Kıbrıs Barış Harekâtı’nı düzenlemiştir.

– 1973’te Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO) Yunanistan’ın Ege denizindeki faaliyetleri üzerine, Ege’de petrol aramaya başlamıştır.