Küreselleşen Dünya

A) SSCBNİN DAĞILMASI

1) Glasnost ve Perestroyka

Perestroyka (Yeniden Yapılanma)1980’li yıllardan sosyalizmin artık işleyemez hale gelmesi üzerine ekonomiyi biraz serbestleştirerek devletin bütünlüğünü korumaya çalışan SSCB Devlet Başkanı Gorbaçov tarafından uygulanan politikadır. Genel olarak yaptığı reformlar devlet mekanizmasını hantallığından kurtarmak üzeredir. Verimsiz işleyen devlet kurumları ve işletmelerine özerklik, tek bir merkezden planlama yerine kendi üretim planlarını yapabilme, bütçe açıklarını merkezden kapatma yerine kapitalist sistemdeki gibi kar amaçlı üretime odaklanma, kaynakların silahlanma yarışı yerine ekonomik refahı arttırma üzerine kullanılması ve bu nedenle ABD ile silahsızlanma anlaşmaları yapılması perestroyka ilkesinin getirdiği başlıca gelişmelerdendir.

Bu programlarla Gorbaçov komünist iktidarın tepki çeken baskıcılığını demokratik bazı uygulamalarla halk egemenliğine yaklaştırmayı, ekonomik yapıda radikal değişikliklerle ülke ekonomisini canlandırmayı, ekonomiye yeni bir dinamizm kazandırmayı ve Sosyalist Blok içindeki toplumsal olayları yatıştırmayı hedefledi. Yapacağı köklü refomlar için halk desteğini arayan Gorbaçov çoğunluğu (2/3) halk tarafından seçilen üyelerden oluşan “Halk Temsilcileri Kongresi” kurulması kararını aldı.

Glasnost (Açıklık): 1985’ten itibaren Gorbaçov tarafından SSCB’nin demokratikleşmesine doğru değişim amacıyla uygulanmış politikaların tümüne verilen addır. Gorbaçov’un amacı halkın devlete güvenini artırmak için toplumun her düzeyinin katılabileceği, herkese söz hakkı tanınacak olan bir tartışma ortamını mümkün kılmaktı.

  • Siyasi otoritesini güçlendiren Gorbaçov glastnost ve perestroyka politikaları doğrultusunda yenilikler yapmaya başladı.
  • 1988’de “Sosyalist Teşebbüs Kanunu” ile işletmelerin yöneticilerine geniş yetkiler verildi. Gorbaçov bu ve benzeri yeniliklerle kapitalist sistemin üretimde başarıyı sağlayan yöntemlerini sosyalist sistemin içinde kullanmaya çalışıyordu.
  • Ancak bütün bu yeniliklere rağmen SSCB’nin güçlü devlet imajının zedelenmesini önleyemedi. 1989’de Afganistan’dan çekilmesi, ekonomide, sanayide ve teknolojide geri kalınması nükleer silahların azaltılması gibi gelişmeler de eklenince SSCB’nin dağılmasına giden süreç iyice hızlandı.
  • Perestroyka ve Glasnost politikalarında amaçlanan düşünce siyasi ve sosyal özgürlüklerin ekonomideki refahı artırmasıydı. Ancak bunun gerçekleşmemesi üzerine başta Balık Ülkeleri (Litvanya, Letonya, Estonya) olmak üzere SSCB’ye bağlı ülkelerin bağımsızlık ilanları başladı.

2) Doğu Bloğu’nun Dağılması

  • Macaristan Komünist Partisi, 9 Ekim 1989’da Marksizm’i terketti ve Macaristan Sosyalist Partisi adını aldı. 23 Ekim 1989’da Macaristan’ın resmi adı Macaristan Cumhuriyeti olarak değiştirildi ve çok partili sisteme geçildi.
  • Polonya’da, Polonya Komünist Partisi Merkez Komitesi 6 Ocak 1990’da kendisini feshetti ve Sosyal Demokrasi Partisi adını aldı.
  • Bağımsızlık konusunda örnek mücadelelere sahne olan Çekoslovakya’da devletin adı, 29 Mart 1990’da Çekoslovakya Federal Cumhuriyeti olarak değiştirildi ve 26 Kasım 1990’da ülkede Komünist Partisinin öncülüğüne son verildi.
  • 1993’te Çekoslovakya, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya olmak üzere iki ülkeye ayrıldı.
  • Bulgaristan’da, 15 Ocak 1990’da Komünist Partisi’nin hâkimiyetini öngören anayasa maddesi değiştirildi ve parti Bulgaristan Sosyalist Partisi adını aldı.
  • Romanya’da, 20 Mayıs 1990’da ilk defa demokratik ve serbest seçimler yapıldı.
  • Romanya’da demokratikleşmeye karşı direnen Devlet Başkan Ceausesco (Çavuşesku) halk tarafından görevinden uzaklaştrılmıştır.
  • Doğu Almanya, 3 Ekim 1990’da Batı Almanya ile birleşti.
  • 12 Aralık 1990’da Arnavutluk’ta yeni partilerin kurulmasına izin verildi.
  • 21 Mart 1990’da bir Uzakdoğu ülkesi olan Moğolistan’da Komünist Partisi’nin etkinliğine ve öncülüğüne son verildi. Ülkede çok partili siyasi hayata geçildi.
  • Doğu Bloku’nu oluşturan bu devletlerde başlayan sistem değişikliği, çok partili hayatın başlaması ve Pazar ekonomisine geçiş uygulamaları; Gorbaçov’un beklediği bütünleşme ve güçlenme çabalarını dağılmaya götürdü. Bu dağılma, ülkelere bağımsızlığı ve Blok’tan kopmaları getirdi.
  • Ancak, bağımsızlık ilanları Sovyetlerin dağılmasını istemeyen Gorbaçov başta olmak üzere Rus yöneticileri tarafından tepki ile karşılandı.
  • SSCB’ye bağlı cumhuriyetlerdeki bağımsızlık ilanlarına karşı Gorbaçov’un gerekli tedbirleri almadığını düşünen ve “Egemen Devletler Birliği Antlaşmasına” karşı olan ordu içindeki bazı komutanlar, bakanlar ve KGB liderinin aralarında bulunduğu bir grup, 18 Ağustos 1991 günü Gorbaçov’a karşı bir darbe yaptı.
  • Gorbaçov ve ailesinin Kırım’daki yazlık sarayda ev hapsine alınması üzerine Rusya Federasyonu Parlamentosunu çembere alan, darbecilere yapanlara karşı Boris Yeltsin halkı her yerde gösteri ve grevler yapmaya çağırdı. Karışıklıktan yararlanan SSCB’ye bağlı cumhuriyetlerin tamamına yakını bağımsızlıklarını ilan etti.
  • 19 Ağustos 1991de Kremlin Sarayı’na 1917’den önceki Rus bayrağı çekildi. Moskova’ya dönen Gorbaçov 24 Ağustosta Sovyetler Birliği Komünist Partisi liderliğinden istifa etti ve aynı gün Partinin faaliyetlerine son verildi.
  • Nitekim bu gelişmeler üzerine, Doğu Bloku ülkelerini ekonomik yönden birbirine bağlayan COMECON (Karşılıklı Ekonomik Yardım Konseyi), 28 Haziran 1991’de üye devlet temsilcilerinin Budapeşte’de toplanıp kuruluşun feshine ilişkin protokolü imzalamalarıyla sona erdi. COMECON’un feshi kararını, NATO’ya karşı kurulmuş olan Varşova Paktı’nın 1 Temmuz 1991’de son verilmesi kararı takip etti. Böylece, Sovyetler Birliği’nin dağılmasını Doğu Bloku’nun dağılması olayı takip etmiş oldu.
Devlet Bağımsızlık tarihi
1. Gürcistan 28.04.1991
2. Estonya 20.08.1991
3. Letonya 21.08.1991
4. Ukrayna 24.08.1991
5. Beyaz Rusya 25.08.1991
6. Moldova 27.08.1991
7. Azerbaycan 30.08.1991
8. Kırgızistan 31.08.1991
9. Özbekistan 31.08.1991
10. Litvanya 06.09.1991
11. Tacikistan 09.09.1991
12. Ermenistan 21.09.1991
13. Türkmenistan 27.10.1991
14. Kazakistan 16.12.1991
15. Rusya Federasyonu 26.12.1991

Nükleer Kıyametten Kılpayı

Stanislav Petrov, 26 Kasım 1983 tarihinde Moskova yakınlarında bulunan Rusya Stratejik Roket Kuvvetlerinin Serpukhov–15 istasyonunda görev yapmaktaydı. Petrov’un ana görevi orduya ait füze erken uyarı sistemini izlemek ve herhangi bir saldırı alarmı verildiğinde en hızlı yoldan üstlerini durumdan haberdar etmekti. Soğuk Savaş yıllarında SSCB’nin resmî prosedürü, herhangi bir erken füze saldırısı uyarırı alındığında otomatik bir karşı atağın hayata geçirilmesi ve bu sayede karşı tarafa (ABD) kesin kayıp verdirilmesiydi. Rus füze erken uyarı sistemi, sabaha karşı 00.40 sularında Rusya’ya ABD’den gönderilmiş beş adet kıtalar arası balistik füze algılandığı uyarısını vermeye başladı. Petrov, bu uyarının bir hata olduğunu ve gerçekten saldırı olması hâlinde ABD’nin beş füze değil yüzlerce füze göndereceğini öne sürdü. Kısa süre sonra bulutların üzerindeki güneş ışığı yansımalarının bilgisayar hatası sonucu radarda beş Amerikan nükleer füzesi olarak görüldüğü ve Petrov’un kararının dünyayı kurtardığı biliniyor. Petrov 21 Mayıs 2004 tarihinde “Dünya Vatandaşı” ödülü ile ödüllendirilmiştir.

3) SSCB’nin Dağılmasının Doğu Avrupa’da Etkileri

  • Yakın Çağın iki süper gücünden biri olan Doğu Bloku 1991 yılında tam bir çöküntü içine girdi. Bu olay 21. yüzyılın başında tarihin yeni bir döneminin de başlangıcını teşkil etti. Kısacası, Avrupa ve Asya’nın siyasi haritası değişti.
  • Sovyetler Birliği’nde ilk kopmalar Baltık ülkelerinde (Estonya, Letonya ve Litvanya) meydana geldi ve bunu diğerleri takip etti.
  • Asıl Rusyayı oluşturan üç cumhuriyetten (Moskova Rusyası, Ukrayna Rusyası ve Beyaz Rusya) özellikle Ukrayna Rusyasının bağımsızlığını ilan etmesi, Sovyetlerin sonunu getiren en önemli gelişme oldu.
  • Eski Sovyetlerin dağılması, Türkiye’ye ek olarak beş Türk Cumhuriyeti’nin daha tarih sahnesine çıkmasını sağladı. Bunlar; Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Kazakistan olup, ayrıca Azerbaycan’a bağlı özerk bir cumhuriyet olan Nahçıvan ile Türkiye’nin ilişkileri yeni bir ivme kazandı.
  • Avrupa ve Asya haritası 1991’de yeniden değişirken, değişiklik Sovyetlerin dağılmasıyla sınırlı kalmadı. 1989’da Almanya birleşmesini tamamlarken, Yugoslavya parçalanmaya başladı.
  • 1991 Haziran’ında Slovenya ile Hırvatistan bağımsızlıklarını ilan ederken, Sırbistan ağırlıklı Federal Ordu ile Hırvatlar arasında iç savaş başladı.
  • Bosna-Hersek ile Makedonya Avrupa Topluluğu’na başvurarak bağımsızlıklarının garanti edilmesini istediler. Bu gelişmeler Yugoslavya’yı parçalanmaya götüren gelişmelerin başlangıcını teşkil etti.
  • Kafkaslar’da ise, Ermenistan’ın bir Azerbaycan toprağı olan Karabağ’a saldırması, Kafkasları önemli bir problem sahası durumuna getirdi.
  • Doğu Bloku’nun dağılması ile tam bir kaos ve istikrarsızlık dönemine girdi. Bozulan güç dengeleri, yerini, başlangıçta belirsizliğe bıraktı. Ancak, geçen zaman içinde dünyanın yeniden yapılanması ” Globalleşme ” kavramı içinde ve ABD’nin liderliğinde yeniden şekillendirilmeye başlandı.

4) SSCB’nin Dağılmasının Dünya Güçler Dengesi Üzerine Etkileri

  • 1991 yılında SSCB’nin dağılması ve Doğu Bloku’nun çökmesiyle Batı Bloku ve ABD, dünya güç dengesinde tek başına kaldı. Kontrol ABD’nin eline geçti. SSCB’ye bağlı bazı ülkeler Bağımsız Devletler Topluluğu’nu kursa da SSCB’nin sahip olduğu güce erişilemedi.
  • ABD ülkesinde gerçekleştirilen terör olaylarını gerekçe göstererek Afganistan’ı işgal etti. Nükleer silah bulundurduğunu öne sürerek Irak’a askerî müdahalede bulundu. Böylece Rusya’nın kontrolünde olan Orta Asya’ya yakınlaşma ve önemli petrol yataklarının bulunduğu Orta Doğu’yu ve Basra Körfezi’ni kontrol etme imkânı buldu.
  • Güç dengesinde Avrupa Birliği’nin, ABD’ye karşı denge unsuru olma isteği İngiltere’nin ABD yanlısı politikasından dolayı başarılı olamadı.

Yeniden güçlenmek için çalışmalar başlatan Rusya Federasyonu “Şangay Beşlisi” adı altında yeni bir örgütlenmeye gitti. 1996 yılında kurulan bu örgüte Rusya, Çin, Kazakistan, Türkmenistan ve Tacikistan katıldı. 2001’de Özbekistan‘ın da katılımıyla “Şanghay İş Birliği Örgütü” adını aldı.

  • Enerjinin bütün dünyada devletlerarası ilişkilerde ağırlık merkezi hâline geldiği günümüzde enerji kaynakları bakımından son derece zengin, genç nüfusa sahip, ekonomik yapısı güçlü bu örgütlenme artık dünyada önemli bir güç hâline gelmiştir. Hindistan, İran, Pakistan ve Moğolistan bu örgütlenmeye gözlemci ülkeler olarak destek vermektedir.
B. TÜRK CUMHURİYETLERİNİN BAĞIMSIZLIĞINI KAZANMASI

1) Alma Ata Zirvesi  (21 Aralık 1991)

  • SSCB dağıldıktan sonra Kazakistan’ın Alma-Ata şehrinde bir araya gelen cumhuriyetler yaptıkları görüşmeden sonra yayınladıkları deklarasyonla Bağımsız Devletler Topluluğunun kurulduğunu ilan ettiler. Bu devletlerarasında Azerbaycan, Kırgızistan, Beyaz Rusya, Ermenistan, Kazakistan, Moldova, Özbekistan, Tacikistan, Rusya Federasyonu, Ukrayna ve Gürcistan yer alır. Amaç SSCB’nin dağılmasıyla daha önce etkili olduğu bölgeyi güçlü tutmaktı. Gürcistan 2008’de çeşitli nedenlerle ayrıldı. Bu deklârasyonla;
  • BDT ortak siyasi ve ekonomik güce sahiptir.
  • Uluslar arası barışı, insan haklarını ve özgürlükleri korumak
  • Uluslar arası hukuka saygılı olmak maddeleri kararlaştırıldı.

SSCB: 30 Aralık 1922 yılında Rusya, Ukrayna, Belarus ve Kafkas Cumhuriyetlerinin katılımıyla Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği kuruldu. 1985 yılında Gorbaçev iktidarından sonra Glasnost (şefaflık) ve Perestroyka (yeniden yapılanma) ile başlayıp 6 yıl süren reformların ardından 1991 yılının sonlarında SSCB resmen dağıldı ve birçok topluluk ayrılarak bağımsızlıklarını ilan ettiler. Ayrılan 15 devletten 12’si Alma-Ata Deklarasyonu ile Bağımsız Devletler Topluluğunu (BDT) oluşturdular.

2) Azerbaycan

  • Gorbaçov’un iktidara gelmesiyle SSCB’de başlayan değişim sonucu Azerbaycan’da da bağımsızlık hareketleri tekrar başladı. Ebulfeyz Elçibey’in önderliğinde “Halk Cephesi” adlı bir teşkilat kuruldu. 19 Haziran 1989 tarihinde Ebulfeyz Elçibyey önderliğinde kurulan Halk Cephesi SSCB’den Azerbaycan’a bağımsızlık vermesini istemesi üzerine Rus Kızıl Ordusu Bakü’ye girdi. Mart 1990’da yapılan seçimlerin ardından 30 Ağustos 1991’de Azerbaycan bağımsızlığını ilan etti. 18 Ekim’de yapılan halk oylaması ile bağımsızlık kararı bir kez daha teyit edildi.

“Azerbaycan’ın sevinci bizim sevincimiz, kederi bizim kederimizdir.”

Ebulfez Elçibey: “İki kardeşin yan yana ayrı devletler kurduğu nerede görülmüştür. Azerbaycan ve Türkiye olarak en kısa zamanda birleşmeliyiz.”

Haydar Aliyev: “Biz bir millet, iki devletiz.”

  • Bağımsız Azerbaycan’ın Hazar petrolleri üzerinde söz sahibi olması Rusya’yla ilişkilerini, İran topraklarında 30 milyon Azeri Türkünün yaşaması

İran’la ilişkileri ve Dağlık Karabağ’ın Ermenistan tarafından işgali Azerbaycan’ın dış siyasetinde etkili olan gelişmelerdir. Bu nedenle İran, Rusya ve Ermenistan arasında dostluk, iş birliği ve saldırmazlık anlaşmaları imzalanmıştır. Buna karşılık Azerbaycan, Türkiye ve Gürcistan iyi ilişkiler kurmuştur.

Dağlık Karabağ Sorunu

  • Zengin petrol ve doğal gaz yataklarına sahip olan Azerbaycan’ı Rusya, ABD ve Batılı devletler bir nüfuz mücadele alanı olarak görmektedir. ABD, Türkiye ve Batılı devletlerin desteği ile Bakü-Tiflis-Ceyhan petrol boru hattı İran, Rusya ve Ermenistan’ın bütün karşı çıkmalarına rağmen hayata geçirilmiştir.
  • Petrol, doğal gaz ve demir satışı Azerbaycan ekonomisi için önemli gelir kaynağıdır. Ülkede enerji, maden ve petrol-kimya sanayi gelişmiştir. Eğitim ve kültürel faaliyetler diğer Orta Asya Türk Cumhuriyetlerine göre daha ileri seviyededir. Azerbaycan’da Mehmet Emin Resulzade, Bahtiyar Vahapzade gibi birçok ünlü şair ve yazar yetişmiştir. Okur – yazar oranı % 98’dir. Çok sayıda Azeri öğrenci, başta Türkiye olmak üzere Batılı ülkelerde yükseköğrenim görmektedir.
  • Nüfusunun büyük bir çoğunluğu Türk olan ve Azerbaycan toprakları içinde yer alan Dağlık Karabağ’a XIX. yüzyılın başlarından itibaren Rusya tarafından Ermeniler yerleştirilmeye başlanmış bu göç SSCB döneminde daha da yoğunluk kazanmıştır.
  • 1985’ten sonra SSCB’deki iç gelişmelerden faydalanan Ermenistan, Karabağ’ı kendisine bağlamak istemiştir. Bu istek Halk Cephesi önderliğindeki Azerilerin tepkisine neden olmuştur.
  • Çoğunluğu Ermenilerden oluşan Karabağ parlamentosu Şubat 1988’de Ermenistan’a katılma kararı aldı. Ermenilerle Azeriler arasındaki çatışmaların savaşa dönüşmesi üzerine 1990’da Moskova hükûmeti, yayınladığı bir kararname ile bölgedeki yasal olmayan tüm silahlı kuruluşların kapatılmasını ve silahların teslim edilmesini istemiştir.
  • Azerilerden silahlar toplanırken Ermenistan Meclisi bu kararnameyi kendi topraklarında uygulamamış, Azerilerin tamamen silahsız kalmasını fırsat bilerek Karabağ’ı işgal etmiştir. Hocalı başta olmak üzere birçok kentte çok sayıda sivil öldürülmüş veya göçe zorlanmıştır. Bugün BM’nin ve birçok uluslararası kuruluşun Ermenistan’a Karabağ’daki işgali sona erdirerek çekilmesi yönünde yaptıkları telkinlere rağmen işgal hâlâ devam etmektedir.

Hocalı Katliamı 1992

Ermeni güçleri 1992 yılının 25 Şubatı 26 Şubat’ta bağlayan gecede bölgedeki 366. Alayın da desteği ile önce giriş ve çıkışını kapadığı Hocalı kasabasında, Azeri resmî kaynaklarına göre,  83 çocuk, 106 kadın ve 70’den fazla yaşlı dâhil olmak üzere toplam 613 sakin öldürülmüş toplam 487 kişi ağır yaralanmıştır. 1275 kişi ise rehin alınmış ve 150 kişi ise kaybolmuştur. Cesetler üzerinde yapılan incelemelerde cesetlerin birçoğunun yakıldığı, gözlerinin oyulduğu, başları kesildiği görülmüştür. Hamile kadınlar ve çocukların da maruz kaldığı tespit edilmiştir

3) Kazakistan

  • 22 Haziran 1989’da Kazakistan Komünist Partisi başkanlığına getirilen Nazarbayev Mikhail Gorbaçov’un Glasnost-Perestroyka politikasına destek verdi. Bunun karşılığı olarak Kazakistan’ın haklarının korunmasını sağladı. Kazakistan petrolünün, doğalgazının ve madenlerinin dış piyasada uygun fiyatla satılmasını istedi. İzlediği tutarlı ve akılcı politika ona büyük saygınlık kazandırdı. 1989 yılı Eylül’ünde resmi dilin Kazak Türkçesi olduğunu ilân etmesi halkın güvenini daha da arttırdı.
  • Nazarbayev ülkesini demokrasi ve serbest Pazar ekonomisine geçirmek için önlemler aldı, düzenlemeler yaptı. Siyasal partilerin kurulmasına izin verdi. Azat (Hürriyet) Partisi Kazakistan’ın egemenliğini kazanmasında önemli rol oynadı. 26 Mart 1990’da seçilen parlamento 24 Nisan 1990’da Nazarbayev’i cumhurbaşkanı seçti. 16 Aralık 1991’de Kazakistan’ın bağımsızlığını ilân etmesiyle Kazakistan Cumhuriyet Partisi kuruldu.
  • Nazarbayev’in öncülüğünde devlet bürokrasisinin yanı sıra dil, edebiyat, kültür alanlarında ulusalcılık hız kazandı. Kruşçev zamanında kapatılan Kazak okulları yeniden açıldı. Kazak milliyetçiliğinin temel kaynakları yeniden incelenmeye başlandı. Kazakistan tarihi, sosyalist ideolojiden arındırılarak incelenmeye ve öğrenilmeye başlandı.

4) Özbekistan

  • 1989 yılı Haziranında Özbekistan Komünist Partisi Birinci Sekreterliğine İslam Kerimov’un getirilmesinden ve Sovyetler Birliği’nin dağılmaya başlaması üzerine bağımsızlığa doğru giden yol açıldı. Zira Mart 1990’da başkan seçilen Kerimov, Sovyetlere karşı bir politika izledi. Rusya’nın Özbekistan’ı hammadde deposu olarak gördüğünü bunun da Özbek halkını geri bıraktığını belirtti.
  • Kerimov, Özbekçeyi resmi dil ilan etti. Özbekistan anayasasında hiçbir etnik gruba ve azınlığa anayasadaki yurttaşlık hakları dışında bir hakkın verilmesine izin vermedi. Özbek ulusçuluğunun geliştirilmesine önem verdi. Rusçanın çeşitli alanlardaki etkinliğini azaltmaya başladı.
  • Halkından güç alan Kerimov, 31 Ağustos 1991’de Özbekistan’ın bağımsızlığını ilân etti. 29 Aralık 1991’de de Cumhurbaşkanlığına seçildi.
  • Ekonomiyi liberalleştirdi, demokratikleşmeyi hızlandırdı. Rusya Federasyonu ile çatışmaya girmedi. Birleşmiş Milletlere, Avrupa Güvenlik ve İnsan Haklarına üye oldu.

5) Kırgızistan: Kırgızistan Demokrasi Hareketi lideri Asker Akayef, Komünist Kırgız Partisi’nin muhalefetine rağmen 31 Ağustos 1991’de Kırgızistan’ın bağımsızlığını ilan etmiştir. Asker Akayev, merkeziyetçi ekonomiden, liberal ekonomiye geçişi sağlayacak yasal düzenlemeler yaptı. Eğitim dilini Kırgızcaya çevirerek Kırgızların ulusal dillerini kullanmalarına, ulusal kültürlerini geliştirmelerine ve ulusal kimliklerini tanımalarına yardımcı oldu. Ünlü Kırgız yazarı, çevirmen, gazeteci ve politikacı olan Cengiz Aytmatov, 12 Aralık 1928’de Kırgızistan’ın Talas Eyaleti’ne bağlı Şeker Köyü’nde doğdu. Bişkek’te Veteriner Fakültesi’nden mezun oldu. Yazarlığa 1952’de başlayan Aytmatov, 1959’da Kırgız Pravdası gazetesinde muhabir oldu. Daha sonra Povesti Gori Stepey (Dağlar ve Steplerden Masallar) adlı öykü kitabıyla büyük ün kazandı. Bu eseri, 1963’te Lenin Ödülü’ne layık görüldü ve bu ödül onu aynı zamanda en genç Lenin Ödüllü yazar da yaptı. Eserlerini, Kırgızca ve Rusça olarak kaleme alan Aytmatov, eserlerinin çoğunda tema olarak aşk, dostluk, savaş döneminin acıları ve kahramanlıkları ile Kırgız gençliğinin gelenek ve göreneklerine bağlılığını seçti.

Aytmatov, milletinin tarih boyunca kazandığı sosyal, kültürel, ahlaki, edebî, askerî yani bütün maddi ve manevi zenginliğini eserlerine yansıtmış, yaşadığı coğrafyanın insanının tarih içinde kazandığı değerleri, acılarını, kahramanlıklarını, tecrübelerini yazıya döküp ölümsüzleştirmiş, halkının içinde düştüğü zor durumları eserlerinde en güzel şekilde anlatmış, onların çözümlerine dair ipuçları göstermiş, eserlerinde kendi ifadesi ile ‘tipik insan’ı ortaya koymaya çalışmış bir yazardır. Hikâyelerinde milletinin temel mülkü olan millî hafızaya ait efsane, destan, masal, hikâye ve türküleri ve bunların meydana geldiği şartları, ardındaki hikâyeleri, insanları kullanırken, Kırgız Türk kültürünü, psikolojisiyle, duyuş ve anlayış tarzıyla, maddi manevi zenginliğiyle o kültürü bina edenlerin evlatlarına yeniden hatırlatmaya çalıştı. Ayrıca hikâyelerinde halkının değerlerini, dertlerini, varsa onun içindeki çürümeyi anlatan yazarın en önemli özelliği, özüne bağlılık, kendinden, halkından, coğrafyasından haberdar olma olarak kendini gösteriyor.

Eserleri Türkçenin yanı sıra 150den fazla dile tercüme edilerek milyonlarca baskıya ulaşan Aytmatov, 1958’de Kırgız Yazarlar Birliği Prezidyumu üyeliğine, 1962’de de Kırgız Sinematografi İşçileri Birliği birinci sekreterliğine getirildi. 1966’da SSCB Yüksek Sovyet’i üyeliğine seçildikten sonra da 1967’de SSCB Yazarlar Birliği Yürütme Kurulu üyesi olan ünlü yazar, 1968’de Sovyet Devlet Edebiyat Ödülü’nü aldı. Ünlü Kırgız Yazar Cengiz Aytmatov, böbrek yetmezliği sonucu tedavi gördüğü Almanya’nın Nürnberg kentindeki hastanede 10 Haziran 2008 günü hayatını kaybetti. Gün Olur Asra Bedel, Selvi Boylum Al Yazmalım ve Cemile önemli eserleri arasındadır.

6) Türkmenistan

  • Sapar Murat Niyazov önderliğindeki Türkmenler kabileciliğe dayanan ayrılıklara son vererek 27 Ekim 1991’de Türkmenistan Parlamentosu’nun aldığı kararla bağımsızlığını ilan etmiştir.
  • Türkmenbaşı Ulusal kimliğin simgesi olan Türkmen diline sahip çıktı ve Rusçanın yanında resmi dil olmasını sağladı. Türkmenistan’da 12 Nisan 1993 tarihinden itibaren Kiril harflerinin bırakılması, belli bir süre sonra da Latin harflerine (alfabesine) geçilmesi kararlaştırılmıştır.
  • BM, İKÖ ve BDT örgütlerine üye oldu.
  • Orta Asya Cumhuriyetleri arasında en büyük doğalgaz rezervlerine ve yıllık üretim kapasitesine sahip olan ülke Türkmenistan’dır. Türkmenistan’daki doğalgaz rezervleri, bölgedeki toplam rezervlerin %5’ini oluşturmakta olup, tespit edilen toplam doğalgaz rezervleri yaklaşık 2,86–4,4 trilyon m3 civarındadır. Ancak bağımsızlıktan sonra üretim, ihracat imkânlarının da daralmasıyla yarı yarıya azalmıştır.
  • Üretilen doğalgazın %84’ü ihraç edilmektedir. Bağımsızlıktan bu yana gaz üretimi 100 milyar m3’lerden, 15 milyar m3’e gerileyen Türkmenistan, 1999 yılında 22,9 milyar m3 gaz üretmeyi başarmıştır. Ülkede bulunan petrol rezervlerinin 1,1 milyar ton (1,7 milyar varil) olduğu tahmin edilmektedir.

7) Diğer devletler

  • Tataristan SSCB’nin dağılmasıyla Tataristan’da da geniş çapta bir milli kurtuluş hareketi başladı. 1992’de Tataristan tam siyasi bağımsızlığını ilan etmiş ve Rusya’dan ayrılma niyetini bildirmiştir. Ancak Rusya Parlamentosu buna ret cevabı vermiştir. Bugün Tataristan Rusya Federasyonuna bağlı özerk bir Türk cumhuriyetidir.
  • Başkurdistan Saha-Yakutistan Cumhuriyeti, Çuvaşistan, Hakasya, Tuva Cumhuriyeti gibi Rusya Federasyonu’na bağlı federe bir devlet olma durumlarını devam ettirmektedir.

SSCB YIKILACAKTIR

“Bugün Sovyetler Birliği dostumuzdur, komşumuzdur, müttefikimizdir. Bu dostluğa ihtiyacımız vardır. Fakat yarın ne olacağını kimse bugünden kestiremez. Tıpkı Osmanlı gibi, tıpkı Avusturya Macaristan İmparatorluğu gibi SSCB de parçalanabilir, ufalanabilir. Bugün

SSCB’nin elinde sımsıkı tuttuğu milletler avuçlarından kaçabilirler. Dünya yeni dengeye ulaşabilir. İşte o zaman Türkiye ne yapacağını bilmelidir. Bizim bu dostumuzun idaresinde dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimiz vardır. Onlara sahip çıkmaya hazır olmalıyız. Hazır olmak yalnız o günü susup beklemek değildir. Hazırlanmak lazımdır. Milletler buna nasıl hazırlanıyor? Manevi köprüleri sağlam tutarak… Dil bir köprüdür. İnanç bir köprüdür. Tarih bir köprüdür. Köklerimize inmeli ve olayların böldüğü tarihimiz içinde bütünleşmeliyiz. Onların bize yaklaşmasını beklememeliyiz, bizim onlara yaklaşmamız gereklidir. SSCB bir gün dağılacaktır. O zaman Türkiye onlar için örnek bir ülke olacaktır.

Mustafa Kemal Atatürk,1933

8) TİKA ( Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı)

  • Türkiye’nin başta Türk dilinin konuşulduğu ülkeler ve Türkiye’ye komşu ülkeler olmak üzere, gelişme yolundaki ülkelerin kalkınmalarına yardımcı olmak, bu ülkelerle; ekonomik, ticari, teknik, sosyal, kültürel, eğitim alanlarında işbirliğini projeler ve programlar aracılığı ile geliştirmek amacıyla 24 Ocak 1992’de kurulmuştur.
  • Gelişme yolundaki ülkelerle ekonomik, ticari, teknik, sosyal, kültürel ve eğitim işbirliğini, bu ülkelerin kalkınmalarına katkıda bulunacak projelerle geliştirmek,
  • Gelişme yolundaki ülkelerin kalkınma hedefleri ve ihtiyaçlarını da göz önüne alarak, ekonomik, ticari, teknik, sosyal, kültürel ve eğitim işbirliği ve yardım konularını belirlemek ve bu amaçla gerekli proje ve programları hazırlamak veya özel kuruluşlara hazırlatmak,
  • Gelişme yolundaki ülkelerin bağımsız devlet yapılarının geliştirilmesi, mevzuatın hazırlanması, kamu görevlilerinin yetiştirilmesi, serbest piyasa ekonomisine geçiş sürecinde bankacılık, sigorta, dış ticaret, bütçe ve vergi sistemi gibi alanlarda ihtiyaç duyacakları yardımları sağlamaktır.
  • Bu ülkelere uzmanlar gönderilmesi, bu ülkelerden gelecek eleman ve öğrencilerin eğitim ve staj görmesi, bu kişilere burs tahsis edilmesi amacıyla gerekli düzenlemeleri ve koordinasyonu yapmaktır.
  • Eğitim ve kültür alanlarındaki işbirliği programlarının, yurtdışında, Türk Kültür Merkezleri aracılığıyla yürütülmesi için gerekli düzenlemeleri yapmak.
  • Ana hizmet ve görevleriyle ilgili konularda diğer kamu kurum ve kuruluşları ile gerekli işbirliği ve koordinasyonu sağlamak.
  • TİKA’nın proje ve programlarının koordinasyonunu sağlamak üzere 20 ülkede 22 Program Koordinasyon Ofisi bulunmaktadır. Koordinasyon Ofisi bulunmayan ülkelere ait kalkınma yardımı çalışmaları bölgedeki en yakın Ofis tarafından gerçekleştirilmektedir. TİKA 2006 yılında da yapılanmasını geliştirecektir.

Afganistan, Arnavutluk, Azerbaycan, Bosna-Hersek, Etiyopya, Filistin Ulusal Yönetimi, Gürcistan, Karadağ, Kazakistan, Kırgızistan, Kosova, Makedonya, Moğolistan, Moldova, Özbekistan, Senegal, Sudan, Tacikistan, Türkmenistan ve Ukrayna(Kırım)’da Program Koordinatörleri görev yapmaktadır.

Bu çerçevede: Bütün kesimleri kucaklayan, “Bölgesel İşbirliklerini Geliştiren” projeler uygulayarak, barışa ve işbirliğine uygun ortamları oluşturmayı, Az gelişmiş bölgelerde (Afrika, Orta Doğu v.b.), öncelikli insani problemlerin çözümüne yönelik projeler uygulayarak, yaraların kısmen sarılmasını, “Kalkınma Desteği” sağlayarak bu bölgelerde yeni işbirliği alanları oluşturmayı, nispeten gelişmiş bölgelerde, (Doğu Avrupa, Orta Asya) Makro Projeler uygulayarak, işbirliği imkânlarını maksimize etmeyi ve “Kalkınma İçin Küresel Ortaklık Anlayışı” ile sistemleri uyumlu hale getirmeyi, Kültür coğrafyasının kültürel unsurlarını ve değerlerini evrensel boyuta taşıyarak, “Küresel İşbirliğini” kolaylaştırmayı benimsemiştir.

C) DOĞU BLOKU’NUN YIKILMASIYLA AVRUPA’DA ORTAYA ÇIKAN GELİŞMELER

a) Almanya’nın Birleşmesi

  • 1961 yılında inşa edilen Berlin Duvarı, 1989 yılı başlarında Alman Demokratik Cumhuriyeti Hükümeti, isteyen Doğu Almanya vatandaşlarının Sovyetler Birliği dâhilindeki diğer Doğu Bloğu ülkelerine geçiş yapabilmesine izin vermesiyle önemini kaybetti. 13 Haziran 1990’da Berlin Duvarı’nın resmen yıkılmaya başlamasıyla beraber Alman Demokratik Cumhuriyeti 13 Ekim 1990 tarihinde yıkılmıştır.
  • Alman halkının yeniden birleşmeyi destekleyen partileri yönetime getirmesi üzerine Federal Almanya ve Demokratik Almanya devletleri, bütün Berlin’in ve bütün Almanya’nın sorumluluğunu ellerinde bulunduran dört işgal gücüyle (ABD, Sovyetler Birliği, Büyük Britanya ve Fransa’yla) Almanya’nın birliğinin dış ve güvenlik politikalarının koşullarını görüşerek İki Artı Dört anlaşması’nı imzaladılar.
  • SSCB dağılınca onun yerine Rusya, ordusunun Berlin’de kalan son bölümünü 31 Ağustos 1994’te, Batılı müttefikler de askerlerini 9 Eylül 1994’te geri çekti.
  • Yeniden birleşmiş Almanya, Avrupa Topluluğu’nun (sonra Avrupa Birliği) ve NATO’nun bir üyesi olarak kalmaya devam etmiştir.

b) Avrupa Birliği’nin Genişlemesi

  • Avrupa Birliği’nin temelleri 1951 yılında, 6 ülkenin katılımıyla oluşturulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’na ve 1957 Roma Antlaşması’na dayanmaktadır. O dönemden bu yana, birlik yeni üyelerin katılımlarıyla boyut olarak büyümüş; var olan yetkilerine yeni görev ve sorumluluk alanları ekleyerek de gücünü arttırmıştır.
  • AET, üye devletlerarasında ekonomik işbirliği ve dayanışmayı hedefleyen bir örgütken 1993 yılında, Kopenhag Kriterlerinin belirlenmesi ve Maastricht Antlaşması olarak da bilinen Avrupa Birliği Antlaşması’nın imzalanması sonucu var olan Avrupa Ekonomik Topluluğu’na yeni görev ve sorumluluk alanları yüklenmesiyle Avrupa Birliği kurulmuştur.
  • Kopenhag Kriterleri: 22 Haziran 1993 tarihinde yapılan Kopenhag Zirvesi’nde, Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği’nin genişlemesinin Merkezi Doğu Avrupa Ülkelerini kapsayacağını kabul etmiş ve aynı zamanda adaylık için başvuruda bulunan ülkelerin tam üyeliğe kabul edilmeden önce karşılaması gereken kriterleri de belirtmiştir. Bu kriterler siyasi, ekonomik ve topluluk mevzuatının benimsenmesi olmak üzere üç grupta toplanmıştır.
  • Siyasi Kriterler: İstikrarlı ve kurumsallaşmış bir demokrasinin var olması, Hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü, İnsan haklarına saygı, Azınlıkların korunması
  • Ekonomik Kriterler: Arz – talep dengesinin piyasa güçlerinin bağımsız bir şekilde karşılıklı etkileşimi ile kurulmuş olması, Ticaret kadar fiyatların da liberal olması, piyasaya giriş (yeni firma açılması) ve çıkış (iflaslar) için engellerin bulunmaması, Mülkiyet haklarını (fikri ve sınai mülkiyet) içeren düzenlemeleri kapsayan yasal bir sistemin olması ve bu yasalar ile düzenlemelerin icra edilebilmesi, Fiyat istikrarını içeren bir ekonomik istikrara ulaşılmış olması ve sürdürülebilir dış dengenin varlığı…
  • Topluluk Müktesebatına Uyum Kriterleri: AB’nin siyasi birlik ile ekonomik ve parasal birlik hedeflerini kabul etmek ve AB’nin aldığı kararlara ve uyguladığı yasalara uyum sağlamak

Maastricht Antlaşması’yla; üye devletler Kopenhag Kriterlerine bağlı olarak: Ekonomik ve Parasal Birlik, Ortak Dış İşleri ve Güvenlik Politikası, Avrupa Vatandaşlığı, Adalet ve İçişlerinde konularında anlaşmışlardır.

c) Avrupa Birliği ve Uluslararası Politika

  • Maastricht Antlaşması Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikası’na hem Avrupa Birliği’nin kendi ilgi alanlarını hem de uluslararası topluluğun çıkarlarını gözetmesi amacını yükler. Bu amaç, uluslararası iş birliğini desteklemek, insan haklarına saygı duymak ve bunları geliştirmek, demokrasi ve hukukun üstünlüğünden ödün vermemek gibi ilkeleri kapsar.
  • Avrupa Birliği’nin uluslararası etkisi, dış politikasının yanı sıra genişleme süreci sayesinde de hissedilmektedir. Avrupa Birliği üyesi olmanın getirdiği görünürdeki yararlar, politik ya da ekonomik konularda Avrupa Birliği’ne katılım koşulu olan kriterleri yerine getirmek isteyen ülkeler için özendirici bir etmen olmaktadır. Bu koşullar ayrıca, Doğu Avrupa’nın eski komünist hükümetlerinin etkilerinin kaldırılmasında önemli rol oynar. Dış ülkelerin iç işlerinde böylesi bir etkiye sahip olunması “yumuşak güç” olarak tanımlanmaktadır.
  • Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikası başkanının yanı sıra, Avrupa Komisyonu da uluslararası düzeyde görüşmelere kendi temsilcisini gönderir. Birleşmiş Milletler içinde Avrupa Birliği yardım gibi konularda yaptığı büyük katkılardan dolayı büyük önem kazanmıştır. G8 zirvelerinde, Avrupa Birliği üyelik haklarına sahiptir ve toplantıları yönetmek, toplantılara ev sahipliği yapmak gibi görevlerin yanında, toplantılarda Avrupa Komisyonu başkanı ve dönem başkanı ülke temsilcisi tarafından da temsil edilir. Birliğin yirmi yedi üyesinin de temsil edildiği Dünya Ticaret Örgütü’nde, Avrupa Birliği de resmî olarak Avrupa Komisyonu’nun dış ticaretten sorumlu üyesi tarafından temsil edilir.

d) NATO’nun Genişlemesi

  • Doğu Bloku’nun dağılmasıyla Rusya’yı kendilerine güçlü bir tehdit olarak gören Doğu Bloku ülkeleri Batı Avrupa’ya ilişkilerini güçlendirmeye müteakip NATO’ya üye olma çabasına girmişlerdir.
  • Bu çerçevede Doğu Avrupa ülkeleriyle NATO arasında “Barış İçin Ortaklık (BİO) ” ilişkisi kurulmuştur. 1997 yılında Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya’nın NATO’nun 50. kuruluş yıldönümü olan 1999’a kadar İttifak’a üye olmaları kabul edilmiştir.
  • NATO’nun genişlemesi bu ülkelerinden katılımından sonra devam etmiş, 29 Mart 2004 tarihinde Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovenya ve Slovakya NATO’ya üye kabul edilmişlerdir. Kıbrıs Rum Yönetimi de katılım için başvuru yapmış fakat Türkiye tarafından veto edilmiştir.
  • NATO Amblemi, Kuzey Atlantik Konseyi tarafından Ekim 1953’te Atlantik İttifakı’nın sembolü olarak kabul edilmiştir. Amblemdeki daire bütünlük ve işbirliğini, pusula gülü ise Atlantik İttifakı üyesi olan ülkelerin barışa giden ortak yolunu temsil etmektedir.
  • Nisan 1949’da Washington’da imzalanan Kuzey Atlantik Antlaşması, Birleşmiş Milletler Yasası’nın 51. Maddesinde tanımlandığı gibi bir toplu savunma İttifakı yaratmıştır. Antlaşmanın süresi belirsizdir. 4 Nisan 1999 tarihi Antlaşmanın 50. yıldönümünü simgelemiştir. Antlaşmanın 10. Maddesi uyarınca İttifak, ilkelerini savunabilecek ve Kuzey Atlantik bölgesinin güvenliğine katkıda bulunabilecek konumda olan diğer Avrupa devletlerinin katılımına açıktır. 1952’de Yunanistan ve Türkiye İttifak’ın ilk 12 üyesine katıldılar; onları 1955’te Federal Almanya Cumhuriyeti ve 1982’de İspanya takip etti.
  • Temmuz 1997’de Madrid’de yapılan bir Zirve Toplantısı’nda İttifak Devlet ve Hükümet Başkanları üç ülkeyi katılım görüşmelerini başlatmaya davet ettiler ve 12 Mart 1999’da Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya resmen NATO üyesi oldular. Bugün İttifak 17 Avrupa ülkesi ile Amerika Birleşik Devletleri ve Kanada’yı birbirlerine bağlamaktadır.● Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra İttifak’ın gerçekleştirdiği iç ve dış dönüşüm ile paralel olarak, NATO tüm Avrupa-Atlantik bölgesindeki ortak ülkelerle bir danışma ve işbirliği forumu oluşturmak üzere yeni bir Avrupa-Atlantik Ortaklık Konseyi (EAPC/AAOK) kurmuştur.
  • 1994 yılında başlatılan Barış İçin Ortaklık girişimine katılan 27 ülke ile yoğun bir işbirliği ve danışma programı geliştirmiştir. NATO, Rusya ile arasındaki yoğunlaşan işbirliğini, Ukrayna ile oluşturduğu ortaklığı ve ayrıca isteyen Akdeniz ülkeleriyle arasında güçlenen diyaloğu yansıtan yeni yapılar yaratmıştır. Geniş çapta iç ve dış reformlar geçirmiş ve yeni millenyumun başında kendisinin Avrupa-Atlantik bölgesinin barış ve istikrarı için bir vasıta haline getirmiştir.● 1999 yılında NATO 50. kuruluş yıldönümünü kutladı. Nisan 1999’da Kosova’daki çatışmaların en yoğun olduğu dönemde NATO ülkelerinin Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’nin etnik temizleme ve insan haklarını ihlal eylemlerine son vermek üzere bir hava kampanyası başlattıkları sırada Washington’da bir Zirve Toplantısı yapıldı.
  • Haziran 1999’da Sırp kuvvetlerinin çekilmesi ve BM Güvenlik Konseyi’nin 9 Haziran’da kabul edilen Askeri Teknik Anlaşma’nın uygulanması bağlamında görevlendirdiği NATO önderliğindeki Kosova Gücü’nün (KFOR) konuşlanması ile çatışma sona erdi.● Washington Zirvesi Kosova’da sürmekte olan çatışma üzerine yoğunlaşarak Güneydoğu Avrupa’nın gelecekteki istikrarı ile ilgili konuları ele aldı.
  • Washington’da alınan kararlar arasında şunlar da vardı: İttifak’ın Stratejik Kavramı’nın gözden geçirilip yenilenmiş şeklinin onaylanıp yayınlanması; bir Üyelik Planı’nın benimsenmesi; Barış İçin Ortaklık Programı’nı daha da güçlendirecek önlemlerin onaylanması ve NATO üyesi ülkelerin savunma yeteneklerinin değişen şartlara uyarlanması amacıyla tasarlanan yeni girişimlerin başlatılması ve kitle imha silahlarının yayılmasını sınırlayabilmek için sürdürülen çalışmalara hız verilmesi.● Daha sonraki gelişmeler özellikle İttifak içinde Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği’nin kuvvetlendirilmesi ve Avrupa Birliği’nin kriz yönetimi ve barışı koruma alanlarındaki operasyonel rolünü geliştirme yönünde aldığı kararı takiben NATO ile Avrupa Birliği arasındaki işbirliği yapılarının geliştirilmesi üzerine yoğunlaştı.
NATO Üyesi Ülkeler Listesi
Amerika Estonya İtalya Polonya
Almanya Fransa Kanada Portekiz
Arnavutluk Hırvatistan Letonya Romanya
Belçika Hollanda Litvanya Slovakya
Bulgaristan İngiltere Lüksemburg Slovenya
Çek Cumhuriyeti İspanya Macaristan Türkiye
Danimarka İzlanda Norveç Yunanistan

D) TÜRKİYE VE AVRUPA BİRLİĞİ

  • Türkiye, AET’nin kurulmasından kısa bir süre sonra Temmuz 1959’da Topluluğa tam üyelik için başvurmuştur. AET tarafından verilen cevapta, Türkiye’nin kalkınma düzeyinin tam üyeliğin gereklerini yerine getirmeye yeterli olmadığı bildirilmiş ve tam üyelik şartları gerçekleşinceye kadar geçerli olacak bir ortaklık anlaşması imzalanması önerilmiştir. Bu gelişmeler sonucunda 12 Eylül 1963’te Ankara Anlaşması imzalanmıştır. Ancak Ankara Antlaşması, geçiş dönemi hükümleri ve tarafların üstleneceği yükümlülükleri belirtilen Katma Protokol (1973) öngörüldüğü şekilde uygulanamamıştır. AB ve Gümrük Birliğinin temsil ettiği kalkınma modeli dışarıya açık, bütünleşmeyi öngören bir model iken, ülkemizde 1970’li yıllarda içe dönük, “İthalat İkamesi” ne dayalı politikalar uygulanmıştır.
  • AB ile başlangıçta sadece ekonomik olan sorunlar, Yunanistan’ın 1980’de Topluluğa tam üye olması ile siyasi boyut da kazanmıştır. Çünkü AB’ye üyeliğin kabulü için oy birliği şartı ve diğer üye ülkeler gibi Yunanistan’ın da veto hakkı vardır. Türkiye ile arasındaki sorunların kendi politikasına uygun şekilde çözümü için Yunanistan’ın veto hakkını bir koz olarak kullanması sonucu Topluluk ile Türkiye arasındaki ilişkiler dondurularak mali iş birliğine son verilmiştir. Katma Protokol’ün ise sadece ticari hükümleri işlemeye devam etmiş, diğer bütün hükümleri etkisiz kalmıştır.
  • Türkiye, 14 Nisan 1987’de tekrar AB’ye tam üyelik müracaatında bulunmuştur. AB Komisyonu tarafından 1989’da verilen cevapta, Türkiye’nin AB’ye üyelik konusundaki ehliyeti kabul edilmekle birlikte, gelecekteki genişleme sürecine kadar beklenmesi ve Gümrük Birliği sürecinin tamamlanması önerilmiştir. Süren müzakereler sonunda Türkiye ile AB arasındaki Gümrük Birliği,
  • Avrupa Birliği, 1993 Kopenhag Zirve Toplantısında aldığı kararlar uyarınca eski Varşova Paktı ülkeleri olan Orta ve Doğu Avrupa ülkelerini kapsayan bir genişleme süreci başlatmıştır. Türkiye ise genişleme kapsamına alınmamıştır.
  • 12 -13 Aralık 1997 tarihlerinde Lüksemburg’da yapılan Avrupa Birliği Zirvesi’nde Türkiye’nin tam üyeliğe ehliyeti bir kez daha teyit edilmiştir. Buna karşılık, Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin gelişmesinin Türkiye’nin siyasi ve ekonomik reformları sürdürmesine, Yunanistan ile iyi ve istikrarlı ilişkilere sahip olmasına ve Kıbrıs sorununun çözümü için BM gözetimindeki müzakereleri desteklemesine bağlı olduğu vurgulanmıştır.
  • 15 -16 Haziran 1998 tarihinde gerçekleşen AB Cardiff Zirvesi Sonuç Belgesi’nin genişleme ile ilgili bölümünde, adayların tam üyeliğe hazırlanma durumunu incelemek üzere kurulmuş olan gözden geçirme mekanizmasına Türkiye dâhil edilmiştir. Belgede ayrıca, Komisyon tarafından Türkiye’yi tam üyeliğe hazırlamak için sunulan “Avrupa Stratejisi” onaylanmıştır. AB Komisyonunun 1999’da açıkladığı raporda, Türkiye tam üyeliğe aday gösterilmiş ve ülkemize de somut bir “katılma Ortaklığı Stratejisi” önerilmiştir.
  • 10 -11 Aralık 1999 tarihlerinde Helsinki’de yapılan AB Devlet ve Hükûmet Başkanları Zirvesi’nde Türkiye oy birliği ile Avrupa Birliğine aday ülke olarak kabul edilmiştir. Diğer aday ülkelerin yararlandığı bütün ekonomik haklardan yararlanacağı eğitim ve kültür alanlarındakiler başta olmak üzere AB’nin ortak projelerine katılabileceği ifade edilmiştir. AB müzakerelere başlamamış aday ülkelerin katılım hazırlıklarını hızlandırmak amacıyla tarama süreçlerini uygulamaya koymuştur. Buna karşılık 2001 İlerleme Raporu, ülkemiz için tarama sürecinin başlatılması yerine, “ülkemizdeki belirli sektörlerin AB standartlarına uyarlanması, uygulanması ve güçlendirilmesi” şeklinde farklı bir yöntem ortaya koymuştur. Türkiye ile tarama sürecine geçilmeyişine gerekçe olarak birçok AB üyesinin, tarama sürecinin başlatılmasını üyelik müzakereleri ile eş değer gördüğü, Türkiye’nin siyasi kriterleri yerine getirmediği için, tarama sürecine de başlayamayacağı belirtilmektedir. Diğer adayların durumu incelendiğinde tarama sürecine geçiş için örnek bir uygulamanın mevcut olmadığı görülmektedir.
  • Ülkemiz için 13 Kasım 2001 tarihinde hazırlanan 4. ilerleme Raporu ve Strateji Belgesi’nde, Türkiye’nin gerçekleştirdiği değişikliklere rağmen Kopenhag siyasi kriterlerini yerine getirmemiş tek aday ülke olduğu belirtilmiştir. Ekonomik alanda yaşanan iki mali krizin, Türkiye’nin ekonomik kriterleri yerine getirmesine engel olduğu vurgulanmıştır. Bunlara karşın Gümrük Birliğinin kapsadığı alanlarda Türkiye’nin AB standartlarına uyumunun ileri düzeyde olduğu belirtilmiştir.
  • Türkiye’nin 1963 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğuyla ortaklık anlaşması imzalanmasıyla başlayan ilişkiler Türkiye’nin 1987 yılında AB üyeleri tarafından aday olarak kabul edilen Türkiye 2005 yılında tam üyelik müzakerelerine başladı.

Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosu’nun İşleyişi

  • Avrupa Birliği üye ülkelerin oluşturduğu siyasi çatıdır. Bu çatı içerisinde çeşitli faaliyet alanları için kurumlar oluşturulmuştur. Bu kurumlar: Avrupa Birliği Konseyi, Avrupa Adalet Divanı, Avrupa Sayıştayı, Ekonomik ve Sosyal Komite, Bölgeler Komitesi, Avrupa Yatırım Bankası, Avrupa Merkez Bankası, Avrupa Yatırım Fonu, Avrupa Ombudsmanı (Aracı, halk temsilcisi, halkın sözcüsü ve koruyucusu) Avrupa Ajansları

1. AVRUPA KONSEYİ

  • Konsey Topluluğun yasama organıdır; Toplulukla ilgili pek çok konuda yasama gücünü Avrupa Parlamentosu ile beraber kullanmaktadır. Ayrıca üye devletlerin genel ekonomik politikalarını koordine etmekte ve Topluluk adına bir veya birden çok ülke ile uluslar arası kurumlar ile uluslararası anlaşmaları gerçekleştirmektedir.
  • Avrupa Birliği Anlaşmasına göre, Konsey ortak güvenlik ve dış politikaların belirlenmesi ve uygulanmasına ilişkin kararlar alıp üye devletlerin faaliyetlerini koordine etmekte ve suç teşkil eden konularda Polis ve İçişleri ile eşgüdüm içinde çeşitli tedbirleri uygulamaya koyabilmektedir.
  • Konsey her üye devletten bakan seviyesinde bir temsilciden oluşmakta olup bu kişi kendi hükümetini temsil yetkisine sahiptir. Konsey üyeleri siyasi olarak kendi ulusal parlamentolarına karşı sorumlu bulunmaktadırlar.

2. AVRUPA PARLAMENTOSU

  • Avrupa Parlamentosu (AP) Topluluğa üye devletlerin halklarını bir araya getirmektedir. Avrupa Birliği halklarının siyasal talepleri doğrudan seçilmiş AP üyeleri tarafından yerine getirilmektedir. Avrupa Parlamentosu, Avrupa vatandaşlarının temsilcilerinden oluşur. 1979 yılından beri beş yılda bir doğrudan oyla seçilen Avrupa Parlamentosu üyelerinin sayısı 6. dönemde (2004- 2009) 732’dir.
  • Üye ülkeler, AP’ de nüfusları oranında sandalye sayısına sahiptirler. Ancak, AP milletvekilleri, mensubu oldukları ülkeden bağımsız olarak, AP’ deki siyasi grupların içinde faaliyet gösterirler. Günümüzde AP’ de 7 siyasi grubun yanı sıra herhangi bir siyasi gruba bağlı olmayan bağımsız milletvekilleri de yer almaktadır.
  • 1992 Maastricht ve 1997 Amsterdam Anlaşmaları, Avrupa Parlamentosu’nu danışma organı kimliğinden yasama parlamentosu kimliğine taşımış ve ulusal parlamentolara benzer yetkilerle donatmıştır. Tüm Parlamentolar gibi Avrupa Parlamentosu’nun üç temel yetkisi vardır: yasama, denetim ve bütçe.
  • Avrupa Parlamentosu AT hukukunun ve Topluluk bütçesinin oluşturulması ve Avrupa Komisyonu ve Bakanlar Konseyinin faaliyetlerinin denetlenmesi sorumluluklarına sahiptir. Bu çerçevede AP, Komisyon’un önerilerini inceler ve Konsey ile birlikte yasama sürecine katılır; yönelttiği yazılı veya sözlü sorularla başta komisyon olmak üzere tüm AB kurumlarını denetleme yetkisine sahiptir. AB’nin yıllık bütçesini onaylamak ve uygulanmasını denetlemek suretiyle Konsey ile birlikte bütçe yetkisini paylaşır. Toplantıları ve tartışmaları kamuya açık olan AP’ nin kararları, tutum belgeleri ve toplantı tutanakları AB Resmi Gazetesi’nde yayınlanır.

3. ADALET DİVANI

  • Adalet Divanı, AB’nin en yüksek hukuksal organı niteliğini taşımaktadır. Adalet Divanı nihai yargı organı olup kararlarının temyizi yoktur.
  • Adalet Divanının görev alanına giren başlıca konular; üye devletlerin diğer üye devletlere karşı açtığı davalar, Komisyonun üye devletlere karşı açtığı davalar ve Birliğin kurumları aleyhine açılan davalardır.

4. SAYIŞTAY

  • Sayıştayın görevi, AB’nin ve bağlı kuruluşların gelir ve harcamalarını incelemek, bunların yasalara uygun şekilde yürütülmesini sağlamaktır.

 E) DOĞU BLOKUNUN YIKILMASINDAN SONRA BALKANLARDA ORTAYA ÇIKAN GELİŞMELER

 a) Yugoslavya’nın Dağılması

  • II. Dünya Savaşı’nda Yugoslavya’nın başında bulunan Tito hem Nazilerle hem de ülkedeki kralcı direnişçilerle mücadele etmiş ve başarılar kazanmıştır.
  • Yugoslavya; Slovenya, Hırvatistan, Bosna – Hersek, Karadağ, Sırbistan, Makedonya Federal Cumhuriyetleri, Voyvodina ve Kosova özerk bölgelerinden oluşuyordu. Tito yönetimi dış politikada SSCB hegemonyasına karşı duruşu ile SSCB’den uzaklaşırken Batılı devletlere ve ABD’ye yakınlaştı. Hatta ABD, Yugoslavya’ya askeri ve mali yardımda bulundu. Bu gelişmeler Yugoslavya’nın COMİNFORM’ dan ihraç edilmesine neden oldu.
  • Yugoslavya başkanı Tito’nun 1980 yılında ölümünden sonra ortaya çıkan siyasal ve ekonomik bunalımın Soğuk Savaş’ın sona erdiği 1990 yılında artması sonucunda Yugoslavya dağılma sürecine girdi. Bu süreci durdurmak için Yugoslavya Komünistleri bir araya geldikleri 1990’daki kongrede, piyasa (serbest) ekonomisine ve çok partili hayata geçilmesine karar verdiler.
  • Ancak aynı yıl altı cumhuriyette yapılan seçimleri Sırbistan ve Karadağ’ın dışındaki yerlerde ulusçuların kazanması yapılan çalışmaların başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açtı. 1980 Eylülünde Sırbistan’ın, Kosova ve Voyvodina’nın özerkliklerini kaldırması, Kosova Arnavutları üzerindeki baskılarını daha da artırması ve özellikle Slovenya ile Hırvatistan yöntemleriyle çelişkilerinin derinleşmesi, parçalanma sürecini hızlandırmıştır.
  • Sırbistan ve onunla birlikte hareket eden Karadağ yalnızca federasyonun toprak bütünlüğünün korunmasında değil, federal merkezin Sırbistan’ın güdümünde güçlendirilmesinde kararlıydılar. Yugoslavya’nın en zengin ve hemen hemen homojen nüfusuyla Slovenya ile Hırvatistan ise federasyon görüntüsünü koruyan, ancak Sırp denetimi altında fiilen üniter bir devlet hâline dönüştürülmek istenen bu siyasal yapıyı kabul edilemez olarak görmekteydi.
  • Federasyonun en yoksul cumhuriyeti Makedonya ile etnik olarak en karışık cumhuriyeti Bosna-Hersek (Müslüman Boşnaklar ve Slavlar % 44, Sırplar % 33, Hırvatlar % 18 ve diğer % 5 oranındaydı)’ti.
  • Parçalanma süreci sonunda Hırvatistan ve Slovenya’nın bağımsızlıklarını ilan ettikleri 25 Haziran 1991 tarihi, Yugoslavya bunalımının bölgesel barış ve istikrarı tehdit eden bir uluslararası anlaşmazlığa dönüştüğü yıl olmuştur.
  • Sırbistan bu iki devletin kurulmasını önlemeye çalıştı ise de başarılı olamadı. Sırbistan ve Karadağ’ın 27 Nisan 1992’de yeni Yugoslav Federal Cumhuriyeti’ni ilan etmeleriyle eski Yugoslavya hukuken de son bulmuş oldu.
  • Sırbistan ve Hırvatistan, bağımsızlıklarını elde ettikten sonra Bosna-Hersek’in iç işlerine müdahale etmeye başlaması bir iç savaşın yaşanmasına yol açtı. Artık en önemli sorun Bosna-Hersek’te barışın nasıl sağlanacağı olmuştur.

b) Bosna – Hersek Sorunu

  • 29 Şubat 1992 tarihinde yapılan referandum (halkoylaması)sonucu Bosna-Hersek’in bağımsızlığı % 64 ile kabul edilmiş, Cumhurbaşkanı olan Aliya etmiştir. Bağımsızlığın ilan edilmesinden sonra Saraybosna’da çatışmalar başlamıştır.
  • Nazi soykırımından sonra 20. yüzyılda yaşanan en büyük vahşet Bosna-Hersek’te yaşanmaya başlamıştı. Ülkenin dört bir yanı Sırp bombardımanı altına girmiş, şehirler ve köyler yakılmış, binlerce insan ölmüştür.
  • Yaşanan bu insanlık dışı soykırım ve öldürmeler sonucunda Avrupa Topluluğu ve Birleşmiş Milletler Sırbistan’a bir ambargo uyguladılar. Ancak bu girişimler Sırpların saldırılarını önleyememiştir.
  • Yugoslavya’nın dağılma süreci beklenen çok daha gergin ve kanlı bir süreç halinde gerçekleşti. Egemenliğini devam ettirmek isteyen Sırpların Katolik Hırvatlarla Müslüman Bosna Hersek üzerinde çıkarlarını devam ettirmek ve Büyük Sırp Krallığını kurmak istemesi birçok sivil insanın ölümüyle sonuçlandı.
  • Bosna Hersek’te seçimleri kazanan Demokratik Hareket Partisi’nin bağımsızlık kararı yapılan referandumla Sırpların boykotuna rağmen Boşnak ve Hırvatların büyük desteğiyle kabul edildi.
  • 7 Nisan 1992’de Avrupa Topluluğu’nun ve ABD’nin bağımsızlık kararını tanıması beklenen barış ortamını sağlayamadı. Sırplarla – Hırvat ve Boşnaklar arasında başlayan çatışmalar 1320 kişi hayatını kaybetmiş, yüz binlerce Boşnak yaşadığı yerleri terk ederek başka bölgelere ve ülkelere göç etmek zorunda kalmıştır.
  • Bölgedeki çatışmaların dinsel bir nitelik kazanarak Müslüman Boşnak halkına karşı yapılan soykırıma karşı Türkiye aktif bir siyaset izleyerek hem BM nezdinde hem de NATO çerçevesinde bölgeye acilen bir askeri müdahalenin yapılmasını savunmuştur.

Bosnalı Yazar Mirsad Sinan Oviç’in Sözleri:

“1969’da Tito, Boşnakları ‘Müslümanlar’ adı altında ayrı bir kurucu millet olarak tanıdı.

O zamana kadar böyle bir gerilim yoktu.

Ama Sırplar her zaman Müslümanları kıskandılar.

Gizli ama herkesin bildiği Osmanlı döneminden kalma bir düşmanlık vardı. Bunu gösterecek siyasi bir ortam ve fırsat arıyorlardı. Bosna Hersek bağımsızlığını isteyince bu fırsat ellerine geçmiş oldu. Biz Sırpların gözünde hep Türk’üz, Osmanlıyız

  • 11 Temmuz 1995 Srebrenitsa “güvenli bölge” olarak ilan edilmiş olmasına rağmen, UNPROFOR’un bünyesinde Srebrenitsa bölgesinde görev yapan Hollandalı askerlerin geri çekilmesiyle, kent Ratko Mladiç’in silahlı kuvvetlerinin eline geçmiştir. Bunun sonucunda yaklaşık iki hafta içinde 8 bin üzerinde sivil Boşnak öldürülmüş ve İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’da görülmeyen bir soykırım işlenmiştir.
  • Yaşanan bu insanlık dışı soykırım ve öldürmeler sonucunda Avrupa Topluluğu ve Birleşmiş Milletler Sırbistan’a bir ambargo uyguladılar. Ancak bu girişimler Sırpların saldırılarını önleyememiştir.
  • Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu ile Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Bosna-Hersek’ten zor kullanılarak toprak elde edilmesini kınayan ve insan hakları ihlalleriyle “etnik temizliğin” derhal durdurulmasını isteyen bir kararı kabul etmiştir.
  • Ancak bu önlemler bir sonuç getirmeyince ABD 1993 yılında Bosna-Hersek’e havadan yardım etme kararını almış, Türkiye bu yardım operasyonuna katılan ilk ülke olmuştur.
  • Bu katliamın etkisiyle dünya kamuoyu ortaya çıkan bu vahşete son vermek amacıyla 29 Ağustos 1995 Sırp mevzilerini hedef alan ve birkaç gün sürecek olan esaslı NATO müdahalesi başlatılmıştır. Radar ve haberleşme sistemleri, silah depoları, bazı askeri üsler gibi askeri unsurlar, temel müdahale hedefleri oldu.
  • ABD etkisiyle Bosna-Hersek ile Hırvatistan arasında bir federasyonun kurulması kararlaştırıldı. Bu durum Sırpların geri çekilmesine ve ateşkesin sağlanmasına yol açmıştır (Washington Antlaşması).
  • 21 Kasım 1995’te Bosna-Hersek, YFC ve Hırvatistan cumhurbaşkanları, sırasıyla Aliya İzetbegoviç, Slobodan Miloşeviç ve Franyo Tucman tarafından Dayton Barış Antlaşması imzalanmıştır. (14 Aralık 1995) ABD’nin Ohio eyaletinde imzalanan Dayton Antlaşması ile Bosna Hırvatistan ve Sırbistan arasında devam etmekte olan savaşın sona ereceği kabul edilmiştir.

1925 doğumlu olan İzzetbegoviç,  24 yaşında İslamcılık suçundan 5 yıl hapis yattı. Cezaevinden çıktıktan sonra önce hukuk, sonra ziraat fakültesini bitirdi. 25 yıl avukatlık ve bir inşaat firmasında yöneticilik yaptı. 1970 yılında islâm Manifestosu adlı bir kitap yazdı. Bu kitap 1983’te kovuşturmaya uğradı. 12 Müslüman aydınla birlikte tutuklandı. 1950 öncesinde kurulmuş olan Miladi Müslümani adlı örgütü yeniden örgütlemek suçundan 14 yıl hapse mahkûm edildi. Mahkûmiyetini çekerken, Yargıtay bu cezayı 11 yıla indirdi. 1989 yılında Yugoslavya’nın dağılma süreci sırasında ilan edilen af sonucu özgürlüğüne kavuştu. 1990 yılında islam Manifestosu’nu yeniden bastırdı. Bu kitap İzzetbegoviç’in İslami kimliğinden ziyade, siyasi kararlılığının ve mücadelesinin bir simgesi oldu. 1990’da ortak yönetimin başkan seçilen İzzetbegoviç, 1992–1995 Bosna Savaşında anahtar rol oynayan isimler arasında yer almıştır, sağlık sorunları nedeniyle 2000 yılında başkanlıktan ve partisinin başkanlığından çekildi. Daha önce iki kez kalp krizi geçiren İzzetbegoviç, Saraybosna hastanesinde 19 Ekim 2003 tarihinde vefat etti.

  • Bu antlaşmanın bir eki olan ülke anayasası gereğince, Bosna- Hersek iki birimden oluşan bir devlet haline gelmiştir. Bunlardan biri on kantona bölünen Boşnaklar ile Hırvatların kontrolündeki “Bosna ve Hersek Federasyonu” diğeri ise Sırpların kontrolündeki “Sırp Cumhuriyeti” dir.
  • Bu gelişmelerin bir sonucu olarak Bosna Hersek halkının üçte biri ülkesini terk ederek mülteci durumuna düşmüştür.
  • 1995 yılında Paris’te resmen imzalanan Dayton Antlaşması, Sırp Cumhuriyeti ve Hırvat-Müslüman Federasyonu’ndan oluşan, tek başkanlı, tek hükümet, bayrak, para birimli bir Bosna- Hersek Devleti’nin temelini atmıştır. Buna göre toprakların % 51’i Hırvat-Müslüman Federasyonu’na % 49’u ise Bosnalı Sırplara verilmiştir. Yeni devletin başkenti ise Saraybosna olacaktır.
  • Dayton Antlaşması, Bosna’daki askeri operasyonları NATO’nun emrine vermiştir. Bu amaçla “Barışı Uygulama Gücü” (IFOR) kurulmuştur. Sivil operasyonlar ise “Yüksek Temsil Gücü” tarafından yönlendirilecektir. Yüksek Temsil Gücü, BM’ye bağlı polis gücü, BM Yüksek Komiserliği’ne bağlı görevliler ve diğer sosyal yardım ekiplerinden oluşacaktır.
  • Türkiye IFOR birliğine askeri güç göndermiştir. Yüksek Temsil Gücü bünyesinde kurulan birliğe 50 Türk polisi de Hırvatistan’a sığınan mültecilerin evlerine güvenli bir biçimde dönmelerini sağlamak amacıyla 1995 yılında Zagreb’e gitmiştir.
  • Bu gelişmelerin bir sonucu olarak Bosna Hersek halkının üçte biri ülkesini terk ederek mülteci durumuna düşmüştür.

c) Kosova ve Arnavutluk Sorunu

  • 1974 Yugoslavya Anayasası’nda özerk bölge statüsünde olduğu kabul edilen Kosova’da devlet içindeki etnik parçalanmaya paralel olarak 2 Temmuz 1990’da, Kosova Meclisi’nde bulunan toplam 123 üyeden 114’ü, kilitli meclis binasının önünde bir araya gelerek yaptıkları toplantıda, Kosova’yı “Yugoslavya Federasyonu çerçevesinde eşit ve bağımsız bir bütün” ilan eden kararı çıkardılar.
  • Sırbistan Meclisi yeni anayasal değişikliklerle birlikte Kosova’nın özerkliğine tamamen son vermesi üzerine 1991 yılının Eylül ayında Kosova Arnavutları bir referandum yapmayı başardılar. Seçmenlerin %87’sinin katıldığı referandumda %99 oranında lehte oy kullanıldı.
  • Sırbistan ve Karadağ’ın oluşturduğu yeni Yugoslavya’da Kosova’nın devlet sınırları içerisine dâhil edilmesi üzerine Kosova’nın statüsüyle ilgili tartışmalar başlamış Sırplarla Arnavutlar arasında çatışmalar başlamıştır.
  • Kosova’da 1998 yılı sonlarında Sırp baskısının sonucunda yaşanan “Arnavut Göç Dalgası” bütün dünyanın büyük tepkisine yol açmıştır. NATO öncülüğünde 1999 yılı bahar aylarında başlayan operasyon sonucunda Kosova BM denetimine alındı ve Sırp güçleri bölgeyi terk etmek zorunda kaldı. Fakat bu aşamadan sonra Kosova’nın nihai statüsünün ne olacağı konusunda bir karara henüz varılamaması sorunun siyasi çözümünün askeri çözüm kadar kolay olmayacağını göstermektedir.

Kosova Arnavutları, 2005 yılı içinde kendilerinin daha önce ilan ettikleri cumhuriyetin tanınmasını beklemektedirler.

 d) Avrupa Birliği, ABD ve Rusya’nın Balkan Politikası

a) Rusya’nın Balkan Politikası

  • Rusya’nın “Slavları Birleştirme” ve Boğazlardan geçme amacı Balkanlar üzerinde etkinlik kurma çabası içerisine girmesini yol açmıştır. Bu dönemde de eskisi kadar olmasa da Balkanların Rusya için önemi devam etmektedir. Bununla birlikte SSCB’nin dağılışını kolay atlatamayan ve siyasi krizin yanı sıra uzun süre ekonomik sorunlarla da boğuşan Rusya, Balkanlar’daki eski etkinliğini yitirmiştir.
  • Rusya, gerek eski Yugoslavya olaylarına, gerek genel olarak Balkanlardaki gelişmelere fazlasıyla önem vermiştir. Bunun nedeni olarak Ruslar ile Yugoslavya halkları arasındaki kültürel ve tarihî bağlar ileri sürülmektedir.
  • Bununla beraber Rusya, Yugoslavya sorununun ortaya çıkışından itibaren Yugoslavya’nın kendi kaderini kendisinin belirleme hakkı olduğunu ve Batı’nın karışmaması görüşünü savunduğu halde Balkanlar’da Sırpları desteklemesi, diğer Balkan ülkelerini Rusya’dan uzaklaştırmıştır.
  • Günümüzde Rusya’nın hedeflediği “Slav Birliği” içinde olan Slovenya AB üyesi olmuş, Hırvatistan ise üyeliğe çok yakındır. Bosna Hersek ve Bulgaristan ile ilişkiler eski yoğunluğu kaybetmiştir.
  • Kosova Sorununda ise Rusya her ne kadar Kosova’nın bağımsızlığına tam olarak karşı çıkmasa da Sırbistan’ın toprak bütünlüğünün korunmasına önem verdiğini dile getirmektedir. Çünkü Rusya, Kosova’nın bağımsızlığını destekleyici bir tutum izlediği takdirde Çeçenistan, Dağıstan ve Tataristan için de dünya kamuoyunun kendisine baskı yapacağını düşünmektedir.

b) AB’nin Balkan Politikası

  • Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra Avrupa Birliği (AB)’nin Doğu Avrupa politikasında köklü bir değişim yaşandı. AB, Doğu Bloğunun eski ülkelerini bünyesine katma kararı aldı. Aslında bu ülkeler ne demokrasi ne de ekonomi yönünden tam üyeliğe ehil değildiler. Ancak, bir yandan İkinci Dünya Savaşı’ndaki hatasını telafi etmek, diğer yandan Rusya ile arasında tampon bölge oluşturmayı sağlamak amacıyla, hazır olmasalar da, AB bu ülkeleri, esas itibariyle siyasi bir kararla tam üye yapmayı benimsedi.
  • Buna karşılık, aynı tarihlerde tam bir kaos içindeki Yugoslavya’yı bu kapsama dahil etmedi. Hatta kıtasal sorumluluğuna karşın, siyasi ve askeri bağlamda henüz olgunluğa ulaşamamış olması, bir başka deyişle güçsüzlüğü nedeniyle, Sırp milliyetçiliğinin yol açtığı ve Yugoslavya’nın parçalanmasına kadar giden sürece ABD’nin etkinliğini kabul etti. NATO’nun ortak harekâtı sonrasında Yugoslavya bölündüğünde ise, ABD’nin de ısrarıyla, AB bölgeye yeni bir politika ile girdi.
  • Slovenya, Bulgaristan ve Romanya’nın AB üyeliğine Hırvatistan’da dâhil edildi. Üyelik için ne siyasi ne de ekonomik açıdan hazır olmayan diğer Balkan ülkeleri yönünden, Bölgeye istikrar ve barışın olabildiğince süratle geri getirilmesi yolunda, AB üyeliği perspektifi bir teşvik olarak kullanıldı. Bu kapsamda Makedonya ve Arnavutluk ile daha sıkı bağlar kuruldu.
  • Kosova konusunda Ahtisaari Planı çerçevesinde kaydedilen gelişmelerden sonra AB bu ülkeye de kapılarını açtı. Sırbistan’da yaşanan olumlu gelişmeler, bu ülkenin de uzak olmayan bir gelecekte AB ile daha sıkı ilişki içine gireceğini düşündürüyor.
  • Son dönemde AB, bölgenin adını “Güney Doğu Avrupa” olarak değiştirerek, tanımlamada da bütünlük anlamında yeni bir adım atmış ve son tahlilde, Balkanlar, AB’nin parçası haline gelmesine önem verdiğini ortaya koymuştur.

c) ABD’nin Balkan Politikası

  • II. Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’yle paralel bir Balkan politikası izleyen ABD, SSCB’nin dağılmasından sonra bölgede aktif bir siyaset izlemeye önem vermiştir.
  • Ancak Yugoslavya’nın dağılma sürecinde ABD, SSCB’ye karşı tampon devlet ihtiyacının kalmamasını da gözeterek sorunun hemen çözümüne yönelik bir politika izlemekten kaçınmıştır.
  • Çatışmaların Bosna Hersek’e sıçraması üzerine ABD, Türkiye’nin de çabalarıyla bölgeye barış gücü gönderilmesini kabul etmiştir.
  • Bosna Hersek’teki Boşnaklara karşı yürütülen etnik temizlik ve haksız savaşa karşı BM’nin müdahale kararı alamaması üzerine ABD, BM onayı olmadan bölgeye NATO müdahalesi yapılmasını istemiş 9 Mayıs 1994’ten itibaren Sırplara yönelik hava saldırısını başlatmıştır.
  • Bu müdahalenin sonucu olarak ABD’nin girişimiyle 21 Kasım 1995’te savaşı sona erdiren Dayton Barış Antlaşması imzalanmıştır.
  • ABD’nin uzun bir süre sessiz kaldığı halde Sırpların Boşnaklara karşı uyguladığı katliama müdahale etmesinde Temmuz 1995’te işlenen Srebrenitsa Katliamı etkili olmuştur.
  • Balkanlar’da yaşanan savaşların Kosova, Arnavutluk ve Makedonya’ya yayılabilmesi ihtimali, Türkiye’yi, Yunanistan’ı ve belli ölçüde Bulgaristan’ı da savaşa sokmakla tehdit etmesi üzerine ABD, HEM Türkiye’nin temel endişelerini gidermek hem de savaşın bölgenin geri kalanına yayılmasını engellemek için savaşın içinde olmayan Makedonya’ya 1993 yılında BM barış gücü askerlerinin yerleştirilmesini sağlamıştır.
  • ABD’nin bölgeye yönelik müdahalesi Kosova Savaşı yüzünden 1999’da Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’ne (YFC) karşı düzenlenen NATO müdahalesiyle devam etmiştir.
  • ABD Makedonya’da yaşanan çatışmaları sona erdirmek amacıyla özel temsilci olarak James Pardew’i arabulucu olarak atamış ve bölgede barışı sağlayan Ohri Barış Antlaşması’nın (13 Ağustos 2001) imzalanmasına önemli bir katkı sağlamıştır.
  • Ancak 2001 İkiz Kule saldırısından sonra ABD2nin Balkan politikası eski aktifliğini kaybetmiş, ABD’nin gözü Ortadoğu coğrafyasına yoğunlaşmıştır.

F) ORTADOĞU VE AFGANİSTAN’DA MEYDANA GELEN GELİŞMELER

a) Körfez Savaşları

Körfez Savaşı (1990–1991)

  • 2 Ağustos 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesiyle başlayan körfez krizinin sonucunda gerçekleşen, ABD öncülüğünde, İngiltere, Fransa, Suudi Arabistan, Suriye, Mısır gibi 28 devletin askeri koalisyonuyla Irak Devleti arasında meydana gelmiştir.
  • İran-Irak Savaşı’nın 1988’de sona ermesinden sonra Saddam rejimi Kuveyt’in kendisine ait petrolü çaldığını ve üretimi yüksek tutarak petrol fiyatlarının düşmesine neden olarak Irak’ı zarara uğrattığını ileri sürmüş ve bu ülkeye 50–80 milyar ABD Doları civarında tahmin edilen borcunun silinmesini istemişti.
  • Bu konuda yapılan görüşmelerden sonuç alınamayınca Irak 2 Ağustos 1990’da Kuveyt’i işgal etti. Irak lideri Saddam Hüseyin’in Kuveyt’e karşı giriştiği saldırı ve işgal hareketinin açık hedefi bu ülkenin zengin petrol rezervlerini ele geçirmekti.

IRAK KUVEYT İLİŞKİLERİ

“OPEC’in mart ayına kadar belirlediği kotalarda, Kuveyt’in günde 1,5 milyon varillik bir üretimi aşmaması öngörülmüştür. Oysa Kuveyt, her gün 2,1 milyon varil çıkarmaktan vazgeçmedi. Bu bizim zararımızadır. Irak 1980’deki İran savaşı öncesi ekonomik durumuna dönmek istiyor. Bugün için savaş sırasında Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan tarafından bize verilmiş olan 30 milyar dolarlık borcun silinmesinin yanı sıra, acilen 10 milyar dolara daha ihtiyacımız var. Gerçekten de Arap kardeşlerim, bütün bunların açıkça konuşulması gerek, bugün bir başka çatışmayla karşı karşıyayız.

(…) Bir saldırı, yalnızca tanklar, toplar ve savaş gemileri ile yapılmaz. Aşırı petrol üretimi, bir halkı köleleştirmek için ekonomik baskı yapmak ya da zarar vermek gibi daha sinsi ve kurnaz biçimlere de bürünebilir.”

 Saddam Hüseyin, Bağdat 28 Mayıs 1990

  • Saddam Hüseyin yönetimi 8 Ağustos 1990’da uluslar arası çağrılara rağmen ısrarlı bir tutumla Kuveyt’teki kuvvetlerini çekmeyi reddetti ve Kuveyt’i Irak’ın 19. ili olarak ilhak ettiğini açıkladı.

Irak’ın Kuveyt’i işgal ettiği 2 Ağustos 1990 günü varili 18 dolar olan petrol müdahaleden bir gün önce 16 Ocak 1991’de 41 dolara çıkmıştı. Petrol fiyatındaki bu artış sanayileşmiş ülkelere büyük bir darbe vurmuştur. 1989 verileri ile Japonya Orta Doğu’dan petrol ihtiyacının % 52’sini, Fransa % 37,4’ünü, İtalya % 33,5’ini, Almanya % 14,8’ini karşılamaktadır. Almanya, krizden dolayı petrole 6 milyar dolar, Japonya 12 milyar dolar daha fazla para ödemek zorunda kalmıştır. Ayrıca bütün dünya borsaları krizden olumsuz şekilde etkilenmiştir. Petrol fiyatlarının yükselmesi SSCB ekonomisine ise büyük katkıda bulunmuştur. Günde 2,6 milyon varil petrol satan SSCB kriz sırasında ek 30 milyar dolar kar yapmıştır. Fiyatlardaki bu yükseliş, 1973–1974 petrol krizinde olduğu gibi, Sovyet ekonomisine geçici bir doping etkisi yapabilir.

  • Kuveyt’in işgalinden sonra Irak’ın bu kez Suudi Arabistan için potansiyel bir tehdit oluşturması, ABD ile Batı Avrupa’daki NATO müttefiklerini olası bir saldırıyı caydırmak üzere hemen Suudi Arabistan’a asker sevk etmeye yöneltti. Mısır ve öteki bazı Arap ülkeleri de Irak karşıtı koalisyona katıldı ve bölgeye kuvvet göndererek askeri yığınağa katkıda bulundu
  • BM Güvenlik Konseyi 29 Kasım 1990’da Irak’ın 15 Ocak 1991’e değin Kuveyt’ten çekilmemesi halinde kuvvete başvurulmasını öngören bir karar aldı. Ocak 1991’e gelindiğinde Irak’a karşı oluşturulan Barış Gücünün asker sayısı 700.000’e ulaşmıştı.
  • Savaş, 16–17 Ocak 1991 gece yarısı ABD öncülüğünde Irak’a karşı girişilen geniş çaplı hava akımıyla başladı. Savaş boyunca kesilmeden süren hava bombardımanı, izleyen birkaç hafta içinde Irak’ın komuta ve iletişim altyapısını, elektrik üretim kapasitesini, havaalanlarını ve hava savunma sistemini, kimyasal silah ve nükleer araştırma tesislerini büyük ölçüde yok etti.
  • 23 Ocak 1991’de, kara harekâtını deniz yönünden bekleyen Irak, petrol vanalarını açarak Basra Körfezi’nin kuzeyini petrol kuyusu haline getirdi.
  • 24 Şubat’ta Suudi Arabistan’ın kuzeydoğusundan Kuveyt içlerine ve Irak’ın güneyine doğru geniş çaplı bir müttefik kara saldırısı başladı. Müttefikler üç gün içinde Irak direnişini çökerterek Kuveyt kentini geri aldı.
  • Bu arada Kuveyt’in batı kesiminde zırhlı birliklerle bir yarma hareketine girişen asıl kuvvetler hızla Irak içlerine yöneldi ve Basra’nın güneyinde tutunmaya çalışan Cumhuriyet Muhafızları adlı seçkin Irak birliklerinin çoğunu 27 Şubat’ta saf dışı bıraktı. ABD başkanı George Bush 28 Şubat’ta ateşkes ilan ettiğinde, Irak direnişi bütünüyle kırılmış bulunuyordu.
  • Ateşkes görüşmeleri, Körfez Savaşı’na katılan Koalisyon Kuvvetleri ve Irak askeri heyetleri arasında 3 Mart 1991 günü yapıldı. Bu ateşkesin şartları: Irak’ın, Kuveyt’i ilhak ettiğine dair kararı kaldırması, Irak’ın, Kuveyt’ten elde ettiği tüm mülkleri ve esirleri iade etmesi, Kuveyt’e yönelik askeri harekâta son verilmesi, Irak, bundan böyle tüm Birleşmiş Milletler üye ülkelerine yönelik, füze saldırıları ve savaş uçağı uçuşları dâhil, şiddete ve provokasyona dayalı hareketlerden kaçınması.
  • Irak, Kuveyt’i ilhak kararını kaldırmak ve tazminat ödemek başta olmak üzere bütün şartları kabul etmek zorunda kaldı. Bu şekilde Körfez Savaşı fiilen sona ermiş oldu.
  • Savaş başlamadan önce Irak, dünyanın beşinci büyük kara ordusuna sahipti. Fakat bu durum Irak’ın çok kısa bir sürede yenilmesine engel olmadı. Bu yenilginin en büyük sebebi, Amerika Birleşik Devletleri ve müttefik ordularının nitelik (eğitim ve donanım) bakımından Irak ordularına kıyasla çok üstün olmasıdır. Müttefik orduları, hızla hareket edebilen ve yüksek teknolojiyi etkin biçimde kullanabilen ordulardı. Buna karşılık Irak orduları, 8 yıl süren Irak-İran Savaşı’ndan yorgun çıkmış, savaşma iradesi düşük ve klasik piyade savaşına göre eğitilmiş ordulardı.
  • 23 Ocak 1991’de, kara harekâtını deniz yönünden bekleyen Irak, petrol vanalarını açarak Basra Körfezi’nin kuzeyini petrol kuyusu haline getirdi. Savaş sonrasında Irak’ta ise Saddam yönetimine karşı yapılan halk ayaklanmaları yoğunlaştı. Özellikle Şiilerin ve Kürtlerin ayaklanmaları sert bir şekilde bastırıldı.

1. Körfez Savaşı sonunda Irak

  • Ayaklanmalara karşı Saddam Hüseyin yönetiminin giriştiği sindirme hareketinin vardığı boyutlar yeni bir uluslararası bunalım yarattı. Toplu katliam korkusuyla Türkiye ve İran sınırlarına yığılan yaklaşık 1,5 milyon Kürt mülteci için Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında bir kurtarma harekâtı başlatıldı. Nisan 1991’de, ABD yönetimi, Irak’a, Kürtlerin bulunduğu bölgede 36. paralelin kuzeyinde karada ve havada faaliyet göstermemesi uyarısında bulundu. Bu çerçevede 36. paralelin kuzeyinin Irak uçuşlarına yasaklanmış ve Çekiç Güç adında uluslararası bir askeri güç bölgeye yerleştirilmiştir.

 2. Körfez Savaşı 2003

  • 11 Eylül 2001 tarihindeki İkiz Kule saldırısından sonra yeni dış politika siyaseti çerçevesinde dünyadaki terör eylemlerine son vermeye yönelik olarak 20 Mart 2003’te Irak’ı işgaliyle başlayan savaştır. ABD bu işgaline gerekçe olarak BM Genel Kuruluna Irak’ın hala kitle imha silahlarına sahip olduğunu ileri sürmüş ve Saddam yönetiminin El Kaide terör örgütünü desteklemesini göstermiştir.
  • 7 Aralık 2002’de Irak elindeki kitle imha silahlarının listesini BM’ye sundu. Silah denetçilerinin Şubat 2003’te verdikleri raporda; Irak’ın iş birliği konusunda önceki döneme göre daha istekli olduğu, Irak hükûmetinden habersiz 400 baskın yapıldığı, kitle imha silahlarıyla ilgili bir bulguya henüz rastlanmadığı belirtilmekteydi. Buna rağmen ABD, İngiltere ve İspanya ise Irak’a karşı güç kullanımını öneren bir karar tasarısını Güvenlik Konsey’ine sundu.
  • Almanya, Rusya, Çin, Fransa, Belçika, Suriye başta olmak üzere Güvenlik Konseyi üyelerinin çoğunun karşı çıkması nedeniyle tasarı onaylanmadı. Türkiye başta olmak üzere İslam ülkelerinin tamamı da güç kullanımına karşı olduklarını açıkladılar. Yine aynı yıl toplanan Bağlantısızlar Zirvesinde de güç kullanılmaması kararı alınırken ABD, bölgeye 150.000 civarında asker sevk etmişti. BM Güvenlik Konseyinde Irak’a zaman tanınması yönünde tartışmalar yaşanırken ABD ve İngiltere tarafından Irak’a saldırı başlatıldı (20 Mart 2003).
  • Dünya kamuoyunun karşı çıkışlarına rağmen saldırıyı genişleten ABD ve İngiliz kuvvetleri 9–10 Nisan 2003’te Bağdat’a girdi.
  • 1 Mayıs 2003’te ABD Birlikleri Irak’ın büyük bir bölümünü kontrol altına almış, Saddam Hüseyin yönetimini devirmiştir.
  • Mevcut Irak yönetimi fazla bir direnç gösteremedi. Yöneticilerin bir bölümü teslim olurken bazıları kaçarak kurtulmayı denedi. Devlet Başkanı Saddam Hüseyin, 30 Aralık 2006’da idam edildi.
  • ABD, 16 Aralık 2005’te yapılan seçimlerin ardından ülke yönetimini Iraklılara devretmiştir.
  • 2. Körfez Savaşı’nın ardından Irak’ta iç çatışmalar devam etmesine rağmen etnik ve dini gruplar arasında anlaşmanın sağlanarak yeni bir anayasanın kabul edilmesi çalışmaları devam etmektedir.
  • Irak’ın asli unsurlarından olan ve nüfusları 2.000.000’u geçen Türkmenlere yönetimde yeterli temsil hakkı verilmemesi çözüm bekleyen önemli bir sorun olmaya devam etmektedir.
  • ABD’nin Körfez Savaşı’nı Irak’a demokrasi götürme parolasıyla başlatmasına rağmen ABD askerlerinin Ebu Garib Cezaevindeki tutuklulara karşı yaptığı işkencenin ortaya çıkması ABD’nin dünyadaki imajına zarar vermiştir.

 b) Filistin Devleti’nin Kuruluşu

  • FKÖnün 12–20 Mart 1977’de Kahire’de 13. Filistin Ulusal Kongresi toplanmıştır. Bu kongrede eski Filistin’in bir kısım topraklarında bağımsız bir Filistin devletinin kurulması kararı benimsenmiştir.
  • 1979 İsrail’le Mısır arasında imzalanan Camp David Antlaşması’ndan sonra İsrail 1980 yılında Batı Kudüs’ü topraklarına kattığını açıkladı.
  • 1987 yılında Filistinliler işgal bölgelerinde “İntifada” ( Harekete Geçme) hareketini başlattılar.
  • 1993 yılında FKÖ ( Filistin Kurtuluş Örgütü) lideri Yaser Arafat’la İsrail Başbakanı İzak Rabin arasında geçici Otonomi Antlaşması ( Oslo – I) imzalanmıştır.
  • Bu antlaşmayla FKÖ ve İsrail, birbirlerini karşılıklı olarak tanıyorlardı. FKÖ, “İsrail devletinin barış ve güvenlik içinde yaşama hakkını tanıyor” ve İsrail adına Rabin de “İsrail hükümetinin FKÖ’yü Filistin halkının temsilcisi olarak tanımaya ve FKÖ ile görüşmeler sürdürmeye karar verdiğini” açıklıyordu.
  • 29 Şubat 1994’te İsrail ile Filistin temsilcileri Paris’te iktisadi işbirliği anlaşmasını imzalanmıştır.
  • 4 Mayıs 1994’te ise Y. Arafat ve İ. Rabin, Kahire’de barış anlaşmasını imzalarlar.( Gaze – Eriha Anlaşması) Bu anlaşmayla Filistin otonomi dönemi başlamıştır.
  • Bu anlaşmayla İsrail Yahudi yerleşim birimlerinin güvenliğini sağlamayı, bütün Filistin topraklarını hava, kara ve denizden kontrol altına almayı Filistin yönetimine kabul ettirmiştir. Bunun karşılığında ise Filistinli tutukluları ve 9 bin kişilik bir Filistin Polis Gücünün kurulmasını kabul etmiştir.
  • 29 Eylül 1995’te Washington’da Arafat ve Rabin, Batı Şeria anlaşmasını imzaladılar. (Oslo II) Bu anlaşma ise Batı Şeria’da Filistin otonomi bölgesinin genişletilmesine yöneliktir.
  • 4 Mayıs 1999’da, Oslo (I)-Kahire anlaşmasına göre beş yıllık Filistin otonomi dönemi sona ermiştir. Ancak anlaşma şartlarına Filistin yönetiminin uymasına rağmen İsrail üstlendiği yükümlülükleri yerine getirmekten kaçınmış, bağımsız Filistin devletinin kurulmasını ve ilanını engellemiştir.

c) Afganistan Müdahalesi

  • Şubat 1989’da SSCB birliklerinin çekilmesinden sonra Afganistan’da SSCB destekli Afgan hükûmeti ile mücahitler arasında çatışmalar başladı. 1992’de mücahitler, bu savaştan zaferle çıktılar ve kendi aralarında bölünerek iktidar mücadelesi içine girdiler.
  • Afganistan’daki bu durumdan yararlanan Molla Muhammet Ömer liderliğindeki Taliban (öğrenciler) grubu, 1996’da Kabil merkez olmak üzere ülkenin yaklaşık % 70’ini kontrolü altına alarak İslam Devletini kurdu. Taliban yönetimine karşı olanlarda Ahmet Şah Mesut liderliğinde 45.000 kişilik askerî güçle ülkenin kuzeyinde toplanarak “Kuzey İttifak”ı adı altında örgütlendi.
  • 11 Eylül 2001’de ABD’nin NewYork şehrindeki Dünya Ticaret Merkezine (ikiz kuleler) ve ABD Savunma Bakanlığına (Pentagon) terör saldırısında bulunuldu. ABD bu saldırılardan sorumlu tuttuğu terör örgütü liderinin Afganistan’da bulunduğunu iddia ederek kendisine teslim edilmesini istedi. Taliban yönetiminin olumsuz cevap vermesi üzerine 7 Ekim 2001 tarihinde Afganistan’a hava taarruzu başlattı.
  • Başta Özbek General Raşid Dostum olmak üzere Kuzey İttifakı da harekâta karadan destek verdi. Hava operasyonları karşısında çaresiz kalan Taliban yönetimi Kasım 2001’de yönetimden uzaklaştırıldı. Afganistan’da Taliban yönetimi yıkılarak yerine Hamid Karzai liderliğindeki hükûmet, 22 Aralık 2001’de göreve başladı. Bu hükûmetin ülkede güvenliği sağlamasına destek olarak BM Güvenlik Konseyi tarafından Uluslararası Güvenlik Destek Gücü (İSAF) kuruldu.
  • Türkiye, 2002’te İSAF’ta komutayı devraldı. Almanya ve Hollanda’nın teklifi ile 2003’te komuta NATO’ya geçti. Türkiye, NATO kontrolündeki İSAF’ın komutasını 2004’te tekrar aldı. Görevine devam eden İSAF, görev alanı başkent Kabil ve yakın çevresinde güvenliği sağlamasına rağmen ülkenin geri kalan alanlarında tam olarak güvenliği sağlayamamıştır.
  • Devlet başkanlığı sisteminin yürürlükte olduğu ülkede, 18 Eylül 2005’te yapılan seçimler sonunda oluşan Hamid Karzai başkanlığındaki hükûmet henüz ülkede güvenliği tam olarak sağlayabilmiş değildir.

d) Ortadoğu’da Su Sorunu

  • Su, doğal yaşam için en temel ihtiyaçlardan biridir. Ancak, su kaynaklarının artan nüfusla ve küresel ısınmayla birlikte tükenmeye başlaması, kullanılabilir, içilebilir, temiz suya erişimde yaşanan sorunlar, su yoksulluğu olarak tarif edilen bir olgunun ortaya çıkması, suyun “ticari bir madde” olarak görülmeye başlaması, uluslararası su politikalarının ülkemiz dâhil pek çok ülkeyi ilgilendiren yansımaları, su konusunun önemini attırmıştır.
  • Su Meselesi küresel niteliklerine rağmen, su sorunlarının sürekli olarak ön plana çıkarıldığı ve üzerinde savaş senaryoları yazılan bölge, karmaşık bir politik, ekonomik ve sosyal coğrafyaya sahip olan Ortadoğu’- dur.
  • Nil Nehri, Mısır, Sudan ve Etiyopya; Şeria Nehri ise Ürdün, Suriye ile İsrail arasında suyun kullanımı konusunda ciddi sorunlara yol açmaktadır. Asi Nehri, Lübnan’dan doğmakta, Suriye’den geçip Türkiye’den Akdeniz’e dökülmektedir.
  • Bu nehir üzerinde Lübnan ve Suriye barajlar inşa etmiştir. Özellikle yaz aylarında Lübnan ve Suriye’nin yoğun sulama faaliyetlerinde bulunması Türkiye’nin, nehrin sularından yeteri kadar istifade etmesini engellerken Türkiye ve Suriye arasında da sorun oluşturdu. Suriye, Türkiye’nin nehir sularının paylaşımı ve su tasarrufu konularında yaptığı anlaşma girişimlerine karşılık vermeyerek anlaşmanın yapılmasını engellemektedir.
  • Türkiye, Keban Barajı projesi ile Dicle ve özellikle Fırat akarsularının kullanımının bir anlaşmaya bağlanması amacıyla Suriye ve Irak’a 1965’te ortak bir toplantı yapılması teklifinde bulundu. Ancak, Türkiye’nin Dicle ve Fırat nehir sularının yanı sıra Asi Nehri sularının da bu görüşmede ele alınması önerisi üzerine bu toplantı gerçekleşmedi.
  • 1970’li yılların başlarından itibaren Türkiye’nin GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi)’ı uygulamak üzere çalışmalara başlaması, Dicle ve Fırat nehirlerinden yararlanan Suriye ve Irak tarafından tepkiyle karşılandı. Bu iki devlet, diğer Arap devletlerinden bazılarını da yanına alarak Türkiye’nin bu projesini engellemek için çalışmalar yaptı. Dünya Bankasının proje kapsamındaki kredilerinin kesilmesine neden olan bu girişimler, projeyi Türkiye’nin kendi kaynakları ile gerçekleştirmesi gerekliliğini ortaya çıkardı.
  • Türkiye, Atatürk Barajı’nda 13 Ocak 1990’dan itibaren su tutmaya başlayacağını ve bir ay süreyle Fırat Nehri’nin sularının akışını durduracağını açıkladı. Bu gelişme Suriye ve Irak başta olmak üzere Arap devletlerinin sert tepkisi ile karşılandı. Böylece Dicle ve Fırat’ın sularının kullanımı ve paylaşılmasından doğan “su sorunu” açıkça ortaya çıktı. Dicle ve Fırat üzerindeki egemenlik haklarından taviz vermeyeceğini vurgulayan Türkiye, sorunun barışçı yollarla çözülmesine çalıştı.
  • Bu doğrultuda 1987’de Şam’da imzalanan “Ekonomik İş Birliği Protokolü” çerçevesinde Türkiye, Fırat Nehri’nden, Suriye’ye saniyede 500 metreküp su bırakmayı kabul etti. Ayrıca Fırat ve Dicle’nin suyunu Arap Yarımadası’na kadar akıtacak “Barış Suyu Projesi”ni ortaya attı.
  • Türkiye’nin su sorununu aşmaya yönelik çalışmaları Suriye’nin paylaşım stratejisi nedeniyle bir sonuç vermedi. Ayrıca Fırat Nehri üzerinde Birecik Barajı’nın yapılmaya başlanması Suriye’nin, Dicle üzerinde Ilısu Barajının yapılması Suriye ve Irak’ın tepkilerine sebep oldu.
  • 1990’lı yıllarda Türkiye ile Suriye ve Irak arasında devam eden “su sorunu”, 1999–2001 yılları arasında bölgede kuraklığın da görülmesiyle gerginliği oldukça artırdı. Türkiye, projeler yoluyla suyun daha verimli kullanılmasını önerirken Suriye’nin Fırat ve Dicle için paylaşım tezi sunması sorunun çözümünü engellemektedir.

Bu sorunun çözümüne yönelik olarak Amerika Birleşik Devletleri, Japonya, Kanada ve çeşitli Avrupa devletlerinin girişimiyle Su Çalışma Grubu kurulmuştur. Su Çalışma Grubu ilk toplantıdan sonra sırasıyla; Washington (Eylül 1992), Cenevre (Nisan 1993), Pekin (Ekim 1993), Umman (Nisan 1994), Atina’da (Aralık 1994) olmak üzere 6 toplantı düzenlenmiştir. Türkiye söz konusu toplantılara gözlemci olarak katılmıştır.

G) DÜNYADA ORTAYA ÇIKAN ÖNEMLİ GELİŞMELER

  • Joan K. Rowling’in yazdığı Harry Potter, dünyada en fazla satılan kitap olma özelliğini taşıyor. İlk altı serisi 325 milyon adet satılan kitabın 7.serisi için yapılan 12 milyon baskı, 150 ülkede birden satışa sunuldu ve kısa sürede bitti. Harry Potter sinema filmleri serisinin ilk 5 filmi de 4 milyar dolarlık gişe hâsılatı yaptı.
  • 1997’de çekilen Titanik filmi 11 Akademi (Oscar) Ödülü kazanmıştır. Film, dünya çapında 400 milyondan fazla kişi tarafından izlenmiş ve yaptığı 1,85 milyar dolar hâsılatla en fazla hâsılat yapan film rekorunun da sahibidir. Filmin müziklerinden oluşan albüm, satış rekorları kırmıştır. Film, Oscar dışında uluslar arası 76 ödül daha almıştır.
  • Spor özellikle futbol, olimpiyat oyunları tüm dünya tarafından izlenen önemli bir etkinlik ve ekonomik sektör haline geldi. Spor etkinlikleri ve müsabakalar toplumlar arası etkileşime, diyaloga ve birlikteliğe yol açan önemli bir olguya dönüştü.
  • Başta Hollywood olmak üzere film ve TV sektörü büyük bir hızla büyüyerek tüm dünya toplumları üzerinde etkili oldu. ( İnsanlar için evde oturup tv izlemek sosyal hayatın vazgeçilmez bir parçası haline geldi.) Oscar Törenleri, Grammy Ödülleri, Cannes Film Festivali dünya milletlerinin takip ettiği kültürel etkinlikler haline geldi.
  • 1990 yılında internet uluslar arası alanda kullanıma açıldı. İnternetin kullanımı her türlü bilgi, belge ve envanterin çok kısa bir süre içinde tüm dünyaya yayılmasına ve insanların kısa süre içinde bu unsurlara erişimini kolaylaştırdı.
  • Küreselleşme olgusu tv yayınları, sinema, internet, kitle iletişim araçları, spor müsabakaları ve turizmin gelişmesi gibi gelişmelerin etkisiyle önem kazandı. Dünya üzerinde yaşayan birçok farklı millet arasında ortak kültürel özellikler oluşmaya başladı.
  • 1975te İngiltere’de doğan David Beckham, İngiltere’nin yanı sıra İtalya, İspanya ve ABD’de futbol oynadı. Dünyanın en fazla tanınan futbolcularından birisi olması, onu bir marka ve dünyanın en fazla kazanan futbolcusu hâline getirdi. Kendi adıyla satılan ürünler dünyanın her yerinde alıcı bulmaktadır.
  • 1958 yılında ABD’de doğan Madonna’nın ünü, ilginç sahne şovları ve sesi ile kısa sürede ABD dışına taştı. Dünyanın en fazla tanınan ve albümleri en fazla satan sanatçılarından olan Madonna, filmlerde de rol aldı. True Blue adlı albümü 20 milyondan fazla satış yaptı. Sanatçı toplamda 120 milyon albüm satışı ile rekorlar kitabına girdi.
  • Günümüzde insanları etkileyen, bilimsel alanda devrim niteliğindeki en önemli gelişme “nanoteknoloji”dir. Nanometre; bir metrenin milyarda biri ölçüsünde bir uzunluğu temsil eder. Bu teknolojinin ana teması bir maddenin bir mikrometreden küçük bir ölçüde kontrolüdür ve yine bu uzunluk ölçüsünde cihazların üretimidir. Nanoteknoloji, makine yapımında, tıp, elektronik, tarım, fizik, havacılık, uzay araştırmaları, çevre ve tarım, fizik, havacılık, uzay araştırmaları, çevre ve enerji üretimi başta olmak üzere birçok alanda yaygın olarak kullanılmaktadır.
  • Uzay Çağı kavramı önem kazanmış, uzaya gönderilen uydu sayısının artması, uzay istasyonlarının kurulması, Mars’a insansız araç gönderilmesi, Habl Teleskobu gibi gelişmeler insanoğlunun uzay çalışmalarını daha da yoğunlaştırdı.
  • Günlük hayatımıza kadar giren nanoteknoloji ile oluşturulan ürünler arasında kir tutmayan duvar boyaları, küvet ve lavabolar, kirlenmeyen, ıslanmayan ve ütü gerektirmeyen kumaşlar, bakteri ve mikropları öldüren filtreler ve çeşitli yüzeyler, el ve yüz kremleri, mantarları ve bakterileri öldüren çorpalar yer almaktadır.
  • Tıp dünyasında yeni bir dönem başlatan 1954’teki ilk başarılı böbrek nakli sonrasında organ ve doku nakliyle ilgili çalışmalar özellikle 1980 sonrasında daha da hız kazanmıştır. Günümüzde artık birçok organın nakli başarı ile gerçekleştirilmektedir. Organ nakli bekleyen insanların ihtiyacını karşılayacak kadar sağlıklı doku ve organ vericisinin bulunamaması bilim adamlarını laboratuvar ortamında doku ve organ üretmek çalışmalarına yöneltti. Bu konuda nano parçacıklar kullanılarak birçok başarılı çalışma yapıldı. Bunların içinde dünyada en fazla ilgi çeken çalışma ise 1996’da “Dolly” adı verilen koyunun kopyalanması oldu.
  • Özellikle 1990lardan sonra dünyada internet kullanıcı sayısı hızla arttı. Dünya ve Türkiye internet Kullanımı 2007″ adlı rapora göre, 1992 yılında dünyada İnternete bağlı bilgisayar sayısı bir milyon iken 2008’de 1 milyar 115 milyona ulaşmıştır. Türkiye, 26,5 milyon etkin internet kullanıcı sayısıyla dünyada 13. sırada yer almaktadır. Bilgisayar teknolojisinin kültürel çalışmalarda da kullanımının yaygınlaşmasıyla film sanatında “elektronik sinema” önem kazandı. Video pazarının da gelişmesiyle büyük şirketler kadar bağımsız küçük şirketler de film yapma imkânı buldu. Bunun sonucu olarak bağımsız, yenilikçi sinema canlandı.
  • Askerî teknolojide “komuta hiyerarşisi” yerine “ağ kurgusu” öne çıkmıştır. Küresel hedef bulma sistemi, lazer tarayıcılar, dijital iletişim, yerleşik bilgisayarlar gibi insan hatasını en aza indiren teknolojiler gelişti. Algılama ve uzaktan vurma teknolojisi sivil zayiatı azaltacak şekilde nokta hedeflere akıllı mühimmat kullanımını artırmıştır. Körfez Savaşı’nda akıllı mühimmat kullanımı %10 iken, Kosova Harekâtı’nda % 30, Afganistan ve Irak’ta ise % 70-80’lere çıkmıştır. Bilgi teknolojilerinin kullanımı ile devletlerin ne zaman, nerede, ne yaptıkları her seviyede görülebilir hâle geldiğinden cephe savaşı tarihe karışmış, savaşlar zaman, mekân ve kullanılan vasıtalar bakımından çok boyutlu hâle gelmiştir.
  • ABD ve SSCB arasında 1957’de SSCB’nin ilk yapay uyduyu fırlatmasıyla başlayan uzay araştırmaları yarışı Yumuşama Döneminde ise daha çok uzayı ve diğer gezegenleri tanımaya yönelik olarak devam etti. ABD ve SSCB ortak uzay araştırmaları yapmaya başladı. 1990’da Venüs yüzeyine inilerek araştırmalar yapıldı. 1994’te ise Venüs yüzeyinin haritası çıkarıldı.
  • En son ABD’ye ait Anka Kuşu (Phoneix) adlı uzay aracı 26 Mayıs 2008de Mars toprağında hayat iziyle ilgili delil aramak amacıyla gönderilmiş ve 90 gün boyunca inceleme yaparak dünyaya çok önemli bilgiler göndermiştir. Uzay aracının Mars yüzeyinde yaptığı toprak analizlerinde canlıların yapı taşı olan karbon elementinin bulunamamasına rağmen, su bulunması umut verici bir gelişme olarak kabul edilmiştir.
  • 1986’daki Çernobil kazası çevre sorunlarına duyarlılığı da artırmıştır. ABD ve Batı Avrupa ülkeleri; yağ kullanımını azaltmak, çöpleri yeniden işlemek, su ve enerji tüketiminde tutumlu davranılmasını sağlamak için “yeşil dostu” politikalar izlemeye başlamışlardır. Yeşilliğin ön plana alındığı yerleşme ve konut projeleri hızlı bir şekilde yayılmaktadır. Bu projelerde rüzgâr gücü, güneş enerjisi ve dönüştürme teknikleri gibi çevresel enerji kaynaklarından daha çok faydalanılma yoluna gidilmiştir. Mimarlık alanında gelişmeler doğa dostu, çevreye zarar vermeyen kendine yeterli yapılarla “yeşil mimarlık” adı verilen yeni bir anlayışı da ortaya çıkarmıştır.

Küreselleşme ve Etkileri

  • Son yıllarda sanattan spora, kültürden ekonomiye kadar her alanda en fazla duyulan kelimelerin birisi de “Küreselleşme”dir. En yalın anlamıyla küreselleşme, “Endüstriyel genişlemeye ve kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasına paralel olarak siyasi, kültürel ve ekonomik düzeydeki çok yönlü toplumsal ilişkilerin dünya çapında yaygınlaşması” olarak tanımlanmaktadır.
  • 1980’li yıllarla birlikte başlayan küreselleşme süreci, 1990’ların başlarında Doğu Bloku’nun dağılmasıyla hız kazanmıştır. Devletin ekonomideki ağırlığı azalmış, özelleştirme artmış, uluslararası ticaret ve çok uluslu şirketler yaygınlaşmıştır. Küreselleşme ile dünyadaki geniş kapsamlı siyasi ve ekonomik değişmeler sınır tanımadan bütün dünyayı etkisi altına almıştır. 2008 yılının ekim ayında ABD’de meydana gelen ekonomik krizin dalgalar hâlinde yayılması bunun en son örneğidir.
  • Bilim ve teknolojideki hızlı gelişmeler, fertleri daha fazla çalışmaya sevk ederek toplumları rekabete itmiştir. Bu gelişme, yeni haberleşme araç ve malzemelerinin hayata geçmesi ve bilgi iletişim imkânlarının yaygınlaşması ile daha da hızlanmıştır.
  • Özellikle iletişim teknolojisindeki hızlı gelişmeler ülkeleri ekonomiden siyasete kadar pek çok alanda birbirlerine yakınlaştırarak dünyayı adeta “küresel bir köy”e dönüştürmüştür. Uydu teknolojisinin sınır ötesi yayıncılığa sağladığı kolaylıklar, dünyanın en ücra köşesindeki bir toplumun varlığından, kültüründen daha ayrıntılı bir şekilde haberdar olma imkânı sağlamaktadır.
  • Küreselleşmeyle birlikte ekonomik yönden ülkelerin önemli bir kısmı, birbiriyle bütünleşmeye başlamıştır. Örneğin Rusya’da yaşanan bir kriz Türkiye’den bu ülkeye ihracat yapan birçok firmayı olumsuz etkilemiştir. Büyük ölçekli şirketler dünya çapında etkisini artırırken bazı yerel yatırımcıların sayıları azalmıştır.
  • Küreselleşmenin etkisiyle sinema, müzik, spor, sanat vb. birçok faaliyet uluslararası bir boyut kazanmıştır. Film yapımcılarının hedefi, başta

Oscar olmak üzere uluslararası yarışmalarda başarılı olmak ve yüksek ekonomik kazançlar elde etmektir. Sporda da dünya şampiyonaları ve olimpiyat oyunlarının yapıldığı ülkelere giden milyonlarca insanın sağladığı ekonomik gelir ve canlı yayınlarla elde edilen reklâm imkânı sporun önemini bir kat daha arttırmaktadır.

H) SON DÖNEMDE TÜRK DIŞ POLİTİKASI

 Türkiye ve Orta Asya

  • Türkiye’nin Orta Asya’da bağımsızlıklarını kazanan Cumhuriyetlere yaklaşımı, hükümranlıklarına ve toprak bütünlüklerine saygı ve karşılıklı kazanım temelinde, hepsiyle dostane münasebetler geliştirme temeline dayanmaktadır. Türkiye, bu anlayıştan hareketle, herhangi bir ayrımcılık yapmaksızın bu bağımsız devletleri tanıyan ilk devlet olmuştur. Türkiye ile Orta Asya Cumhuriyetleri arasındaki ilişkiler 1991 yılında başlayarak süratle gelişmiştir.
  • 1992 yılının başlarında Türkiye, Orta Asya Cumhuriyetleri’nin hepsinde büyükelçilikler açmıştır. Türkiye’nin Orta Asya Cumhuriyetleri’ne sağladığı doğrudan yardımın daha etkin bir şekilde koordine edilmesini teminen 1992 yılı Ocak ayında Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı (TİKA) adında ekonomik, kültürel ve teknik işbirliği ajansı kurulmuştur.
  • Türkiye’nin Orta Asya Cumhuriyetleri’ne yönelik politikaları, bu devletlerin ağır ekonomik sorunlarını aşabilmeleri ile demokrasiye ve pazar ekonomisine geçişlerine destek vermeyi amaçlamaktadır. Bu politikaları doğrultusunda Türkiye, imkânları dâhilinde, Orta Asya Cumhuriyetleri’nin ekonomilerini güçlendirme yönündeki çabalarını cesaretlendirmiş ve desteklemiş, bu devletlerin demokratik ve çoğulcu toplumlar oluşturmaları yönünde süregelen çabalarına da katkılarda bulunmuştur.
  • Bu bağlamda Türkiye, bu devletlerin BM ve AGİT gibi uluslararası örgütlere üye olmaları konusunda gereken desteği vermiştir. Türkiye ayrıca, bu devletlerin NATO’nun Barış İçin Ortaklık (BİO) programında Ortak Üye Ülkeler olmaları yönünde de olumlu bir rol oynamıştır.
  • Türkiye, Orta Asya Türk devletleriyle 400’ün üzerinde anlaşma imzalayarak yaklaşık 6 milyar dolarlık yatırım yapmış, böylece bölgeyle olan kültürel ve tarihi bağlarının devamına ne kadar önem verdiğini ortaya koymuştur.

 Rusya Federasyonu

  • Türkiye’nin SSCB’nin dağılmasından sonra Orta Asya ve Kafkaslarda etkin bir politika izlemeye yönelik hareket etmesi, bu bölgelerle çıkar ilişkilerini devam ettirmek isteyen Rusya’nın etkinliğinin azalmasına yol açmıştır.
  • Bölgedeki petrol ve doğal gazın batıya aktarılması konusunda Batılı devletler Rusya’nın etkinliğini kırmak amacıyla Azerbaycan-Gürcistan- Türkiye üzerinden bir enerji koridoru oluşturma politikası izlemişlerdir. Bu gelişme Türkiye’nin önemini daha da artırmıştır.
  • 2000’li yıllardan itibaren Türk-Rus ilişkileri özellikle ekonomik alanda yapılan iş birliğiyle oldukça gelişmiştir. Türkiye inşaat sektörü ve tüketim malları konusunda Rusya pazarında esikliği giderirken Rusya da Türkiye’nin doğal gaz başta olmak üzere enerji ihtiyacını karşılamak, silah sanayini geliştirmek konusunda fırsatlar sunmaktadır. Rusya Türkiye’nin en fazla ihracat yaptığı ülkelerin başında gelmektedir. Rus doğal gazını Karadeniz’in altından döşenen bir boru hattıyla Samsun’a ulaştıran Mavi Akım Projesi Türk-Rus ilişkilerini geliştiren bir diğer önemli etkendir.

 Türkiye ve Kafkaslar

  • Türkiye yüzyıllar boyu sürekli mücadelelere sahne olan Kafkasya’nın istikrarlı, güvenli ve müreffeh bir bölge olması için her zaman çaba harcamıştır.
  • Türkiye’nin bölgeye yönelik birbiriyle ilintili üç temel dış politika önceliği vardır. Bunlar; Güney Kafkasya cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını güçlendirmek, toprak bütünlüğünü desteklemek, Hazar havzası enerji kaynaklarının üretiminde ve taşınmasında rol almak, ayrıca bölgedeki etnik çatışmaların azaltılması mülteci akını ve kaçakçılığın engellenerek istikrarın sağlanmasına çalışmaktır. Böylece Türkiye, Kafkasya’da siyasi, ekonomik ve güvenlik boyutu olan bir politika izlemektedir.
  • Söz konusu politika doğrultusunda Türkiye, 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Güney Kafkasya ülkelerinin bağımsızlıklarını ayrım gözetmeksizin tanımıştır. Sivil bürokrasinin yeniden inşasında kendi deneyimlerini aktardığı gibi, bu cumhuriyetlerin özellikle ihtiyaç duydukları ordularının kurulmasında ve NATO standartlarında örgütlenmesinde de önemli rol oynamıştır. Hem Gürcistan hem de Azerbaycan subaylarına Türk askerî okullarında eğitim alma fırsatı tanındığı gibi, Türkiye’nin katkıları ile her iki ülkede de müşterek Harp Okulu kurulmuştur.
  • Türkiye ve Azerbaycan’ın siyasi, ekonomik ve stratejik açıdan ortak menfaatlere sahip olması iki ülkeyi yakınlaştırmıştır. Özellikle Dağlık

Karabağ sorununda Türkiye uluslar arası kamuoyunun aksine Azerbaycan’ın yanında yer almıştır. Hazar enerji kaynaklarının Batı’ya nakledilmesi konusunda alınan mesafeler Türk-Azeri ilişkilerini daha da geliştirmiştir.

  • Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) Petrol Boru Hattı, boru hattı projeleri içinde ilk defa gündeme gelmiş ve yapımına 2002’de başlanmıştır. 2005’te tamamlanan hat, faaliyete geçerek Azeri petrolünü taşımaktadır. BTC ile paralel olarak geliştirilen Güney Kafkasya Boru hattı (GKB) ile Azerbaycan doğal gazının Şah Deniz projesiyle Gürcistan ve Türkiye üzerinden dünyaya pazarlanması hedeflenmektedir. Ayrıca Türkiye, Yunanistan’la bu hattı Avrupa’ya uzatmak için Şubat 2003’te bir anlaşma imzalamıştır.
  • Türkmenistan doğal gazını Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıyacak olan Trans-Hazar Boru hattı (THB) projesi için de Aşkabat ile müzakerelerin sonuna gelinmiştir. Rusya ve İran doğal gazına Azerbaycan ve Türkmenistan doğal gazının da eklenmesiyle Türkiye, Avrasya’da enerji dağıtımında kilit ülke konumuna gelecektir.
  • Enerji dağıtımının NATO üyesi, demokratik ve laik bir yapıya sahip Türkiye üzerinden yapılmasını Batılı devletler ve ABD desteklemektedir. Ayrıca OPEC’in petrol tekelinin kırılarak fiyat istikrarının sağlanması ve Orta Doğu petrollerine olan bağımlılığın azaltılması Batı için son derece önemlidir.
  • Türkiye ile Ermenistan’ın kara sınırlarının kapalı olması, Orta Asya ile ulaşım bağlantısını sağlayan Gürcistan’ı Türkiye için önemli bir ülke hâline getirmiştir. Gürcistan BDT’ye katılmamış ve Rusya’nın üzerindeki baskı ve nüfusunu kırabilmek için Türkiye ve Batı ile iyi ilişkiler kurmuştur. Ortak kültürel ve tarihî bağları olan Gürcistan ile Türkiye arasındaki ilişkiler, Hazar enerji kaynaklarının Batı’ya açılma projeleri ile hem ekonomik hem de siyasi olarak gelişmiştir. Hazar petrolü ve doğal gazının ana nakil güzergâhını elinde bulundurmak isteyen Türkiye ile bu enerji hatlarından elde edeceği gelir ile hem siyasi hem de ekonomik sorunlarını aşarak istikrara ulaşmayı hedefleyen Gürcistan birbirleri için vazgeçilmez ülkeler olmuşlardır.
  • Türkiye, Ermenistan’ı tanıyan ilk ülkelerden biri olmuştur. Türkiye kuruluşunda öncü olduğu Karadeniz Ekonomik İş Birliği Teşkilatına (KEİ) Ermenistan’ı üye olarak davet ederek Kafkaslardaki çok yönlü politikasına uygun olarak iyi ilişkiler kurmaya çalışmıştır. Ancak Türkiye, 1915 olaylarını sürekli gündemde tutması ve işgal ettiği Azerbaycan topraklarından çekilmemesi nedeniyle Ermenistan’la kara sınırını kapatmış ve kısmî ambargo uygulamaktadır.
  • Türkiye’nin girişimi ile 19 Aralık 1990’da Ankara’da yapılan toplantıyla temelleri atılan Karadeniz Ekonomik İş Birliği Teşkilatı (KEİ) Anlaşması, 25 Haziran 1992 tarihinde İstanbul’da düzenlenen Zirve Toplantası’nda imzalanarak resmen işlerlik kazanmıştır.
  • KEİ’nin temel amacı üye devletlerin coğrafi yakınlıklarından ve ekonomilerinin birbirlerini tamamlayıcı özelliklerinden yararlanılarak ticari, ekonomik, bilimsel ve teknolojik iş birliğini geliştirmeleri ve Karadeniz’in bir barış, iş birliği ve refah bölgesi hâline gelmesini sağlamaktır.

KEİ, hükûmetler dışında parlamenterler, özel sektörler ve belediyeler arasında iş birliği yapılması için çalışmalar yapmaktadır. Sürekli İstanbul’da bulunan KEİ Uluslararası Daimi Sekreteryası kurulmuştur. KEİ’nin finansal birimi, Karadeniz Ticaret ve Kalkınma Bankasıdır.

Türkiye ve Ortadoğu

  • Türkiye 1980’den sonra da Filistin Sorununa verdiği desteği sürdürmüş, Arap Ülkelerinin bu konudaki fikirlerini uluslararası platformlarda desteklemiştir.
  • Türkiye, 1980–1988 İran – Irak Savaşı’nda dengeli bir politika izleyerek hem sorunlarla aktif olarak ilgilenmiş hem de iki ülkeyle de dengeli bir ilişki kurabilmiştir. Zira Türkiye her iki ülke ile de gelişen bir ekonomik ilişki içinde bulunmaktaydı. Türkiye arabulucu rolü oynamaya çalıştığı iki ülke arasındaki çatışma boyunca bu ülkelerin dış dünya ile ilişkilerini sağlayan bir ülke olmuştur. Türkiye’nin bu dengeli politikası hem İsrail hem de Arap ülkeleri tarafından olumlu bulunmuştur.
  • I. Körfez Savaşı’nda ise Türkiye, Saddam’a karşı diğer Orta Doğu ülkelerinin de katıldığı Batılı ülkelerin oluşturdukları koalisyona destek vermiş ve Çöl Fırtınası (Desert Storm) Operasyonu sırasında topraklarını ABD’nin kullanımına açmıştır.
  • Türkiye 2,5 milyar dolarlık bir ticaret hacmine sahip olduğu Irak’a karşı BM’nin ambargo kararına katılmış ve bu doğrultuda Kerkük-Yumurtalık boru hattının faaliyetleri durdurulmuştur. Ayrıca Türkiye, üs ve tesislerini ABD ve NATO’nun kullanımına tahsis etmiştir. Türkiye’nin bu tutumunun nedeni Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesiyle bölgede hegemonik bir konuma yükselerek başka sorunlarını da güç yoluyla çözme eğiliminde olacağından kaynaklanmaktaydı. ABD ve Batılı ülkelerin tutumunda, bölgedeki petrol kaynaklarının Irak’ın eline geçmesi ve petrolün Batıya güvenli ve sürekli bir şekilde transferinin aksayacağı endişesi önemli rol oynarken, Türkiye’nin endişeleri bölgedeki dengenin Türkiye aleyhine bozulacağıydı.
  • Türkiye savaş sonrasında Irak’ın toprak bütünlüğünü engelleyici tutumlara karşı tavır almış, Saddam tarafından yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalan Kürt halkına topraklarını açarken, BM tarafından güvenli bölge oluşturulmasını öngören 688 sayılı kararın alınmasında da önemli rol oynamıştır.
  • Irak’ın işgaliyle sonuçlanan 2003 Martındaki işgal öncesinde Türkiye’nin Irak politikası öncelikle sorunun barışçıl yollardan çözülmesi, Irak’ın BM kararlarına uyması ve BM kararı olmaksızın Irak’a güç kullanılmaması doğrultusundaydı.
  • Bu doğrultuda Türkiye bir taraftan, Irak hükümeti ile diyalog içinde olmaya ve onu BM ile işbirliği yapmaya ikna etmeye çalışırken bir taraftan da bölge ülkeleri nezdinde yaptığı girişimlerle sorunun güç kullanımına varmadan çözülmesi için işbirliği olanaklarını araştırmaktaydı.
  • Bu arada 1 Mart 2003 yılında yapılan Irak’a ABD gidecek ABD askerlerinin Türkiye üzerinden gönderilmesiyle ilgili tezkere TBMM tarafından kabul edilmedi.
  • Türkiye, ABD ile ilişkilerini bütünüyle bozmak istemediği için Irak’a yönelik operasyonun başlamasıyla beraber, 20 Mart 2003’te, aldığı karar uyarınca Türk hava sahasını Amerikan ve İngiliz uçaklarına açmış ve bu doğrultuda tahsis edeceği koridorları taraflara bildirmiştir.
  • Ayrıca Türkiye, işgalin henüz sona erdiği Nisanın sonu ve Mayısın başında söz konusu olan İran ve Suriye’ye yönelik olası Amerikan müdahalelerine karşı oldukça kararlı bir tutum sergilemiş ve bölgede yeni karışıklıklara yol açacak güç kullanımına karşı olduğunu ortaya koymuştur.
  • Türkiye’nin Irak’la ilgili çekincelerinin başında PKK/Kongragel terör örgütünün Irak’ta faaliyet göstermesi, Musul ve Kerkük’te bulunan Türkmenlerin peşmergelerce baskı altında tutulması bulunmaktadır. Türkiye bu konularda Irak ve ABD yönetiminden daha kalıcı çözüm yolları beklemektedir.

 Türkiye ve Balkanlar

  • Soğuk Savaş sonrası dönemde Türk dış politikası açısından öncelikli konulardan bir tanesi, bölgede bulunan Türk ve Müslüman azınlığın durumu ve statüsü olmuştur. Bunun öncelikli bir duruma gelmesi Bulgar yönetiminin Türk azınlığa uyguladığı politikadan kaynaklanmıştır. Bu, Türkiye’nin Soğuk Savaş sonrası dönemde karşılaştığı ilk ciddi sorundur. Bulgaristan’da 1985 yılında Bulgar yönetimi tarafından başlatılan “yeniden doğuş” hareketi, yani azınlıkların asimile edilmesi, aksi hâlde topluca göçe zorlanması stratejisi, 1989’da doruk noktasına ulaşmıştır. Yaklaşık 350 bin kişi Türkiye’ye sığınmak zorunda bırakılmıştır.
  • Türkiye buna karşı Bulgaristan’a karşı sert bir tavır almaktan kaçınmış, Bulgaristan’ı bu politikasını değiştirmek zorunda bırakmıştır. Böylece Bulgaristan’da bulunan

Türk ve Müslüman azınlığın, gecikmeli de olsa Türk ve Müslüman isimlerini geri almalarına ve tekrar ülkeye dönmelerine imkân sağlanmıştır.

  • 1989 – 1991 yılları arasındaki Doğu Bloğunun dağılmasıyla Balkanlarda başlayan değişim sürecinde Türkiye, her Balkan devleti ile ayrı fakat tutarlılık içinde ikili ve çoklu ilişkiler ağı kurmaya çalışmıştır.
  • Bu çerçevede Türkiye, Yugoslavya’nın dağılma sürecine katkıda bulunmaktan özenle kaçınmakla birlikte, dağılma sürecinin fiilen gerçekleşmeye başlaması hâlinde, Yugoslavya’dan ayrılıp bağımsızlığını ilan eden cumhuriyetlerin bağımsızlıklarını tanımakta gecikmemiştir.
  • Türkiye Bosna Hersek Sorununda ise soruna tek başına müdahale etmekten kaçınarak “BM şemsiyesi altında çok taraflı askerî müdahale” seçeneğini hayata geçirmeye çalışmıştır.
  • Sorunun çözümünü sağlayan Dayton Antlaşmasının imzalanmasında da Türkiye önemli bir katkıda bulunmuştur.
  • Türkiye ve Yunanistan arasında 1974 yılından itibaren iki temel sorun yaşanmaktadır. Bunlar Kıbrıs ve Ege olarak sıralanabilir. Ege sorununun nedeni Yunanistan’ın yayılmacı bir politika izlemesi ve kıyı ülkelerinden biri olan Türkiye’nin hak ve çıkarlarını dikkate almayarak, Ege Denizi’nin tamamını bir Yunan denizi olarak görmesidir. Yunanistan, 1923 yılında Lozan Antlaşması ile kurulmuş olan haklar ve sorumluluklar dengesini değiştirme girişiminde bulunmuş ve BM Deniz Hukuku Sözleşmesi çerçevesinde, halen 6 mil olan karasuları genişliğini hem anakarası hem de Ege’deki adalar için 12 deniz miline çıkarmaya hakkı olduğunu iddia etmektedir. Bu Türkiye tarafından kabul edilebilir bir tutum olmadığından Türk hükümetleri Yunanistan’ın Ege’de karasularını tek taraflı olarak 12 mile çıkarmasının Türkiye tarafından casus belli (savaş nedeni) sayılacağını açıklamıştır.
  • Yunanistan’a bırakılan Doğu Ege adalarını imzalamış olduğu uluslararası anlaşmalarda belirlenmiş olan “silahsızlanma” hükmüne rağmen, bu adalar 1974 Kıbrıs olaylarından sonra silahlandırılmıştır. Karasuları sorunuyla ilgili olarak 6 millik karasularının üzerinde 10 millik “ulusal hava sahası” olduğu iddia edilmektedir. Yunanistan, Türk devlet uçaklarından uçuş planlarını istemekte ve Atina FIR (Flight Information Region) hattının ihlal edildiğini öne sürmektedir. Türkiye ise, Yunanistan’ın FIR sorumluluğunu “kötüye kullanmasından ve bu sorumluluğu egemen hakları içeriyormuş gibi kullanmaya çalışmasından” şikâyet etmektedir.

** Ocak 1996’da Ege Denizindeki Kardak Kayalıkları yüzünden Türkiye ve Yunanistan savaşın eşiğine kadar gelmiştir

  • Türkiye ile Yunanistan arasında diğer bir anlaşmazlık konusu ise sistemli bir şekilde temel insani hak ve özgürlüklerden yoksun bırakılan Batı Trakya’daki Müslüman Türk azınlığın durumudur. Bugün Batı Trakya’da 120–130 bin Türk yaşamaktadır. Türk azınlığın hakları; 1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşması, muhtelif uluslararası sözleşme ve belgeler, hatta Yunanistan’ın kendi anayasası tarafından güvence altına alınmıştır. Ancak uluslararası sorumluluklarının aksine Yunanistan, Türk azınlığa karşı, hayatlarının her alanında ayırımcı politikalar yürütmektedir.
  • Türkler güvenliklerinden emin değildirler. Kültürel varlıkları yok edilmektedir. Eğitim ve din alanlarında gördükleri baskılar azınlık üyelerinin hayatlarını büyük ölçüde etkilemektedir. Azınlık üyeleri çocuklarını istedikleri gibi eğitme fırsatından mahrumdurlar ve tam bir din özgürlüğüne sahip değildirler. Yunan mahkemeleri “Türk” kelimesinin kullanılmasını yasaklamışlardır.
  • Türkiye, Yunanistan ile ortak bir anlayışa varabilmek için her türlü gayreti göstermektedir. Nitekim AB öncülüğünde oluşturulan ve her iki ülkenin sivil uzmanları tarafından tüm sorunlara eğilinmesini öngören “Akil Adamlar” heyetine verdiği destek, Temmuz 1997 tarihli Madrid Deklarasyonu’nun hayata geçirilmesi için sarf ettiği çabalar, iki ülke arasındaki Ege sorunlarının barışçıl yollarla çözümünü öngören 12 Şubat ve 11 Mart 1998 tarihli öneriler ve son olarak Ege’de güven artırıcı önlemler ile ilgili “Mutabakat Muhtırası”nı uygulama kararı, Türkiye’nin iyi niyetli ve yapıcı gayretlerinin örnekleridir.

Kıbrıs Sorunu

  • Türkiye ile Yunanistan arasında uzun yıllardır devam eden “Kıbrıs sorunu” bu dönemde de en önemli sorunlardan biri olmaya devam etmiştir. Türkiye, Kıbrıs’ta iki toplumun da eşit haklara sahip olduğu bir cumhuriyet yönetiminin sorunu çözeceği tezini savunmaktadır. Rum tarafının uzlaşmaz tutumu konunun uluslararası platforma taşınmasına yol açmıştır. Bundan sonra BM Genel Sekreteri ve özel temsilcileri iki toplum liderleri ile birçok görüşmeler yaptı. 1992 yılı sonlarına kadar yapılan görüşmelerde bir çözüme ulaşılamadı.
  • Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)’nin AB’ye 1990’da yaptığı tam üyelik başvurusu 1997 Lüksemburg Zirvesi’nde kabul edildi.
  • 1999 Helsinki Zirvesi’nde Kıbrıs sorununun çözümünün GKRY’nin AB’ye üyeliği konusunda ön şart kabul edilmemesi Rum tarafının çözümsüzlük politikasına devam etmesine sebep oldu. Böylece Kıbrıs sorunu, AB’nin müdahil olmasıyla birlikte yeni bir boyut kazanırken sorunun çözümü daha da güçleşti.
  • Kıbrıs sorununun çözümü için BM Genel Sekreteri Kofi Annan’ın taraflara sunduğu plana göre: Kurulacak Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki bakanlıkların en az üçte biri Türklerden oluşacak, devlet başkanlığı ve başbakanlık makamları on ayda bir Türkler ve Rumlar arasında değişecekti. Annan Planı uzun müzakerelerden sonra taraflarca kabul edilerek Nisan 2004’te referanduma sunulmuştur. Bu plana Türkler (% 65) evet derken, Rumlar (% 76) hayır oyu kullandılar. Buna rağmen GKRY 1 Mayıs 2004’te AB’ye tam üye oldu. Bu gelişme ile Kıbrıs, Türk-Yunan ilişkilerinde doğrudan bir sorun olmaktan çıkarken AB ile Türkiye arasında bir sorun hâline gelmiştir.
  • ABD ve AB başta olmak üzere uluslararası kamuoyunun, çözüme onay veren Türk tarafına yönelik taahhütlerinin büyük kısmı yerine getirilmemiştir. Annan Planı’nın Türkiye ve KKTC açısından en önemli faydası, Kıbrıs’ta çözüm isteyen tarafın Türkler olduğunu dünya kamuoyuna göstermek olmuştur. Mart 2008’de alınan bir kararla iki tarafı birbirinden ayıran Lokmacı Sınır Kapısı açılmıştır. Günümüzde Kıbrıs sorununun çözümü için görüşmeler devam etmektedir.
  • Bölücü terör örgütü PKK’nın lideri Abdullah Öcalan’ın, Şubat 1999’da Kenya’nın başkenti Nayrobi’deki Yunan Büyükelçiliği’nden ayrıldıktan sonra, hava alanında Türk yetkililer tarafından yakalanarak Türkiye’ye getirilmesi, Ankara-Atina ilişkilerinde yeni bir dönemin başlangıcı olmuştur.
  • İki ülke ilişkilerinde son zamanlarda başlayan yumuşama süreci çerçevesinde, Türk Dışişleri Bakanı Yunan meslektaşına 24 Mayıs 1999 tarihinde, mevcut sorunların birlikte çözümü amacıyla bir çağrıda bulunmuştur. 30 Haziran 1999’da New York ‘ta bir araya gelen iki ülke dışişleri bakanları, turizm, çevre, kültür, ticaret, organize suçlar, uyuşturucu kaçakçılığı, yasadışı göç ve terörizm gibi konularda ikili anlaşmalar yapılması hususunda görüş birliğine varmışlardır.
  • Her iki ülke Dışişleri Bakanlıkları arasında, sözü edilen konulardaki görüşmelerin ilk turu Temmuz ayı içerisinde tamamlanmış, ikinci tur görüşmeler ise 9–10 Eylül 1999’da Atina’da ve 15–16 Eylül 1999’da Ankara’da gerçekleştirilmiştir. Aynı yıl meydana gelen Marmara ve Atina depremleri sonrasındaki işbirliği ve dayanışma, iki ülke arasındaki ilişkilerin daha da yumuşamasına neden olmuş ve bu sıcak atmosfer ikinci tur görüşmelerine de yansımıştır.
  • Üçüncü tur görüşmeler, uzman kuruluş temsilcilerinin de katılımlarıyla, turizm, çevre ve ticaret konularında 21–22 Ekim 1999 tarihlerinde Ankara’da; kültür, bölgesel işbirliği, organize suç, yasadışı göç, uyuşturucu kaçakçılığı ve terörizm konularında 25–26 Ekim 1999 tarihlerinde Atina’da yapılmıştır. 8 Aralık 1999 günü Atina’da toplanan Steering Komitesi’nde ise üzerinde görüş birliğine varılan anlaşma taslaklarının müzakeresi tamamlanarak, nihai anlaşma metinleri oluşturulmuştur.
  • Yunanistan Dışişleri Bakanı’nın 19–22 Ocak 2000’de Türkiye’ye yaptığı resmi ziyaret ile Türk Dışişleri Bakanı’nın 3–5 Şubat 2000’de Yunanistan’a yaptığı resmi ziyaretler sırasında, sözü edilen konularda 9 işbirliği antlaşması imzalanmış; ayrıca ikili ilişkiler ile bazı bölgesel ve uluslararası konular ele alınmıştır.
  • Yunan ve Türk askerî birliklerinin Haziran 2000’de Yunanistan’da birlikte gerçekleştirdikleri NATO tatbikatı ise, askerî alanda da işbirliği gerçekleştirildiğini göstermesi açısından önem taşımaktadır.
  • 2002 yılı başından itibaren Türk ve Yunan tarafları “düşük politika” konularından “yüksek politika” konularını düzenli olarak tartışmaya geçmiş, böylece yumuşama yeni bir boyut kazanmıştır. New York’ta yapılan Dünya Ekonomik Forumu’nda bir araya gelen Türk ve Yunan dışişleri bakanları, iki ülke arasındaki en önemli anlaşmazlık konularından birini oluşturan Ege sorunları konusunda geniş bir diyalog başlatma kararı almıştır.
  • Yunanistan’ın 2003 Ocak ayında AB Dönem Başkanı olması ile Ege konusu yeniden gündeme taşınmış ve bu sorun AB platformunda daha yoğun bir tartışmaya açılmıştır. Ege sorunu sadece Türkiye-Yunanistan ilişkilerini değil, Türkiye-AB ilişkilerini de etkileyecek bir unsur olarak değerlendirilmektedir.

Türk Ordusu’nun Barış Gücü Görevleri

Soğuk Savaş sonrası dönemde uluslararası barışı koruma faaliyetleri önem kazanmıştır. Türkiye TBMM kararları çerçevesinde Somali, Bosna- Hersek, Arnavutluk, Kosova ve Afganistan örneklerinde olduğu gibi, barışı koruma ve uygulama harekâtlarına barış gücü olarak katılmıştır. Türkiye, BM, NATO ve AB liderliğindeki çeşitli barış görevlerine iştirak etmek ve destek vermek suretiyle, dünyadaki çeşitli barış operasyonlarına katkısını sürdürmektedir. 1988’den bu yana TSK, 5 BM, 1 AGİT, 1 Bölgesel Gözlem Misyonu ve 8 BM öncülüğünde Barışı Destekleme Harekâtı’na katılmıştır.

1993 yılında Türk ordusu 300 kişilik bir kuvvetle BM Barış Gücüne bağlı olarak Somali’ye gitmiştir. Somali, Türk Ordusunun Kore Savaşı’ndan sonra yurt dışındaki ilk görevi olmuştur. Balkanlarda Bosna Hersek Sorununun çözümü çerçevesinde 1.400 kişilik Türk Barış Gücüyle destek olmuş, bölge halkıyla kurulan diyalog ve kültürel ilişkilerin etkisi ve bölge halkının da isteğiyle bu güç 1 tugaya çıkarılmıştır. Yine Zenica bölgesinde bir mekanize piyade tugayı görevlendirilmiştir. 1997’de başlayan Arnavutluk Çatışmaları sırasında yaklaşık 1500 kişilik bir kuvvet bölgedeki Türk halkını korumak ve Çok Uluslu Güce yardım için görevlendirildi. 1999’da Kosova Sorunu’nun çözümüne yönelik olarak 10 adet F15 savaş uçağı görevlendirildi. Afganistan’a ise 11 Eylül İkiz Kule saldırısından sonra başlatılan operasyon çerçevesinde önemli bir destek sağlanmış, Türk ordusu Kabil Bölge Komutanlığı dâhil birçok görev ifa etmiştir.

Kızılay

  • 28 Haziran 1868’de Yaralı ve Hasta Askerlere Yardım ve Destek Cemiyeti” daha sonra Hilal-i Ahmer adıyla kurulan cemiyet insaniyetçilik, ayrım gözetmemek, tarafsızlık, bağımsızlık çerçevesinde çalışan kamu yararına yarı-gönüllü sosyal hizmet kuruluşudur.

Kızılay’ın Amaçları

  • Kızılay savaşta felâkete uğrayanları koruyan 12 Ağustos 1949 tarihli Cenevre Sözleşmeleriyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin taraf bulunduğu uluslar arası anlaşmaların kendisine yüklediği hizmetleri görür veya yerine getirilmesine yardımcı olur,
  • Kızılay barışta yurt içinde ve yurt dışında vukua gelen her türlü afet ve felâketlere karşı Tüzüğü dâhilinde üzerine düşen hizmetleri yerine getirir,
  • Kızılay insaniyetçi hukuk ilkelerine bağlı kalır, sağlık ve sosyal dayanışmayı destekler, sosyal refahın geliştirilmesine yardımcı olur,
  • Kızılay Uluslararası Kızılhaç Komitesi, Kızılay-Kızılhaç Dernekleri Federasyonu ve bu federasyona dâhil ulusal kuruluşlarla amaç ve işbirliği yapar.
  • Kızılay bu amaçlar çerçevesinde Türkiye’de ve dünyanın birçok bölgesinde doğal afetlere ve kazalara Türk insanının yardım severliğinin bir göstergesi olarak hizmetlerde bulunmuştur.

Türkiye’de Meydana Gelen Önemli Gelişmeler

a) Siyasi Gelişmeler

  • 1983 milletvekili genel seçimlerinde Turgut Özal’ın liderliğindeki Anavatan Partisi (ANAP) iktidara geldi. ANAP Hükûmeti ekonominin liberalleşmesi konusunda hızlı adımlar attı ve 1987’ye kadarki ilk iktidar döneminde ülke ekonomisinde belirgin iyileşmeler görüldü. Türkiye’nin dünyaya açılmasında önemli adımlar atılarak AB’ye tam üyelik için başvuru yapıldı.
  • 1987’de yapılan referandum ile 12 Eylül askerî müdahalesi sonucunda siyaset yasağı konan Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan ve Alparslan Türkeş’in siyasi yasakları kalktı. Kasım 1987 seçimlerinden ANAP yine birinci parti olarak çıktı. 31 Ekim 1989’da TBMM kararıyla cumhurbaşkanı olan Turgut Özal’ın yerine Yıldırım Akbulut başbakan oldu.

Turgut Özal

  • 1991 seçimleri sonucunda Süleyman Demirel başbakanlığında DYP-SHP Koalisyon hükûmeti kuruldu. Turgut Özal’ın 1993 yılında ölümü ile Süleyman Demirel cumhurbaşkanı oldu. Süleyman Demirel’in yerine Tansu Çiller DYP genel başkanı ve Türkiye’nin ilk kadın başbakanı oldu. Bu dönemde Türkiye, AB standartlarına uyum sağlamak amacıyla Temmuz 1995’te Anayasa’da özellikle siyasi partilerle ilgili bazı yasaklar kaldırılırken siyasi partilere üye olma şartı ve yaşı gibi birçok konuda değişiklik yapıldı.

Süleyman Demirel

  • AB ile gümrük birliği antlaşması imzalandı. 1995 ile 2001 yılları arasında Türkiye’yi Necmettin Erbakan, Mesut Yılmaz ve Bülent Ecevit başbakanlığındaki koalisyon hükûmetleri yönetti. Bu dönemde Türkiye’nin Avrupa Birliğine tam üyeliğini sağlamak için önemli çalışmalar yapılırken hazırlanan “Ulusal Program” çerçevesinde AB’ye uyum yasaları çıkarıldı.

Ahmet Necdet Sezer

Mayıs 2000’de Ahmet Necdet Sezer cumhurbaşkanı seçildi. 2002 ve 2007 ve 2011’de yapılan seçimlerde tek başına iktidara gelen Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)’nin kurduğu hükûmet ülkeyi yönetmektedir. Görev süresi dolan Ahmet Necdet Sezer’in yerine 2007’de Abdullah Gül cumhurbaşkanı seçilmiştir.

Abdullah Gül

b) Terör

  • Jeopolitiği ve coğrafi konumu Türkiye’nin birçok dış güçler bakımından ihmal edilemeyecek bir bölgede bulunduğunu göstermektedir. Komşu ülkelerin istikrarsız siyasi yapıları; niyet ve araçları yönündeki güvenliğimizi tehdit edici politikaları; Türkiye’nin güçlenmesi karşısında duydukları korku sıcak savaşa başvuramadıkları için terörü desteklemelerini gündeme getirmektedir.
  • Bu gün Türkiye ile bir “sıcak savaş “a girmeyi kendi açılarından faydalı görmeyen bu ülkeler Türkiye’de yıkıcı unsurları bularak onları eğiterek perde arkasından “Soğuk Savaş “yolu ile Türkiye yurdunu bölmek ve Türk milletini içten çökertmek hedefini gütmektedirler.
  • Terörle mücadelede başarılı olunabilmesi için sadece güvenlik güçlerinin önlem ve çalışmalarının yeterli olmayacağı açıktır. Çünkü terörizm, sadece bir güvenlik sorunu değildir. Aynı zamanda ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasi nedenlere de bağlı bir olgudur. Bu nedenle terörle mücadele de bütün kurum ve kuruluşların ortak tavır takınmaları ve bu konuda üstlerine düşen görevleri en iyi şekilde yapmaları gerekmektedir.
  • Türkiye’de terörizm tehdidinin ortadan kaldırılabilmesi için;
  • Terör örgütlerinin hedef kitlesi durumunda bulunan gençleri terör örgütlerinin propagandalarından korumak için eğitim seviyelerinin yükseltilmesi ve terör örgütlerinin zararlı faaliyetlerine karşı gençlerin bilinçlendirilmesi,
  • Terör örgütlerinin istismar ettiği işsizlik oranının düşüklüğünü gidermek için üniversite mezunu olan çalışma çağındaki gençlerin yeni istihdam alanları yaratılması,
  • Ülkedeki sanayi yatırımlarının geliştirilmesi, yan sanayi dallarının açılmasıyla beraber insanların gelir seviyelerinin yükseltilmesi ve yaşam şartlarının yükseltilmesi,
  • Ülkedeki gelir dağılımındaki adaletsizliğin giderilmesi, büyük şehirlerdeki gecekondulaşmanın ve çarpık kentleşmenin önlenmesi,
  • Eğitim ve sağlık hizmetlerinin yaygınlaştırılması, bireylerin insan haklarının ve özgürlüklerinden tam olarak yararlanılmasını sağlamak, gibi uygulamalara başvurulabilir.

Açılım Süreci

  • Demokratik açılım süreci Başbakan Recep Tayyip Erdoğan‘ın başlatmış olduğu Türkiye’de insan haklarına saygı, demokrasi, özgürlükler ve standartlarını geliştirmeyi amaçlayan bir projedir. Projenin bir diğer ismi de Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi’dir.
  • İçişleri Bakanı Beşir Atalay projenin temel hedefinin demokratik standartların geliştirilmesi ve Türkiye’nin terörle sorunun bitirilmesi olduğunu ifade etmiştir. Başbakan Erdoğan “Biz kısa vadede genelge yayınlayarak, orta vadede yasalar ve uzun vadede anayasa değişiklikleri yaparak gerekli adımları atacağız.” demiştir.
  • Açılım süreci içinde BDP milletvekilleri İmralı’da Abdullah Öcalan’la görüşmeler yapmıştır. Kandilde sözde PKK lideri Murat Karayılan almış olduğu kararla Nisan 2013’te silah bırakmış ve PKK ülkeyi terk etmeye başlamıştır. Türkiye’de bu süreci gölgelemeye çalışan birkaç tatsız olay yaşanmıştır. Reyhanlı patlaması buna bir örnektir.

c) 1999 Depremi

  • 1999 Gölcük Depremi, İzmit Depremi, Marmara Depremi ya da 17 Ağustos 1999 depremi, 17 Ağustos 1999 sabahı, yerel saatle 03.02’de gerçekleşen, Kocaeli Gölcük merkezli depremdir. Aletsel büyüklüğe göre 7,5 büyüklüğünde gerçekleşen deprem, büyük çapta can ve mal kaybına neden olmuştur.
  • 17 Ağustos depremi, tüm Marmara Bölgesi’nde, Ankara’dan İzmir’e kadar geniş bir alanda hissedildi. Resmi raporlara göre, 57.840 ölüm, 143.953 yaralı oldu. 505 kişi sakat kaldı. 285.211 konut, 42.902 işyeri hasar gördü.
  • Ayrıca 133.683 çöken bina ile yaklaşık 600.000 kişiyi evsiz bırakmıştır. Yaklaşık 16 milyon insan, depremden değişik düzeylerde etkilenmiştir. Bu nedenle Türkiye’nin yakın tarihini derinden etkileyen en önemli olaylardan biridir. Deprem gerek büyüklük, gerek etkilediği alanın genişliği, gerekse sebep olduğu maddi kayıplar açısından son yüzyılın en büyük depremlerinden biridir.
  • 1999 Düzce Depremi merkez üssü 12 Kasım 1999 Cuma günü saat 18.57’de aletsel büyüklüğü 7,2 şiddetindedir. Deprem merkez üssü Düzce ve çevresinde yıkıma yol açtı. 30 saniye süreyle etkili olan deprem, pek çok ilin yanı sıra Ukrayna’dan da hissedildi.
  • Depremde ölü sayısı 845, yaralı sayısı 4948, hasar gören ve derhal yıkılması gereken bina sayısı 3395, yıkık ya da ağır hasarlı ev sayısı 12939, iş yeri sayısı ise 2450’dir.
  • Körfez depremi ülkemizin gerek nüfus gerekse ekonomik aktivite bakımından en ağırlıklı bölgesinde etkili olmuştur. Deprem, Kocaeli, Sakarya, Yalova, İstanbul, Bolu, Bursa ve Eskişehir illerini kapsamış, ancak Kocaeli, Sakarya ve Yalova’da ağır can ve mal kaybına yol açmıştır.
  • Deprem nedeniyle konut, ticari ve sınai yapı, yol otoyol, köprü, diğer altyapı, ulaşım aracı, makine teçhizat ve mamul-yarı mamul mal stoklarında önemli kayıplar ortaya çıkmıştır. Deprem sonrasında gerek bir süre için üretimin durması gerekse belirli bir dönem düşük kapasite ile çalışılması nedeniyle milli hâsılada da kayıp oluşacaktır.
  • 7 Eylül 1999 tarihi itibariyle çeşitli kaynaklardan kamuoyuna açıklanan bilgilere ve çeşitli varsayımlara dayanan ilk tahminlere göre, depremin sermaye birikimi ve milli hâsıla üzerindeki etkisinin 9–13 milyar dolar aralığında olması beklenmektedir.
  • 1999 depremleri Türkiye’de önemli ekonomik, psikolojik ve sosyal sarsıntılara yol açmıştır. 23 Ekim 2011 yılında merkez üssü Van olan 7,2 şiddetinde Van – Erciş depremi meydana geldi. Bu depremde 601 kişi hayatını kaybetti. 2871 kişi yaralandı.
  • Bu depremde ölü sayısının az olmasının nedeni; Kısa süre de kurtarma çalışmalarının olması, eskiye göre binaların sağlam olmasıdır.
  • Bu büyük afetlerin verdiği zararı en aza indirmek için yurt çapında toplumsal dayanışma ve işbirliğinin ne kadar gerekli olduğu ortaya çıkmıştır.
  • Bu durum Türkiye’de zayıfladığı düşünülen yardımseverlik, dostluk, komşuluk ve insan sevgisi gibi değerlerin hala önemli olduğunu göstermiştir.
  • Deprem Türkiye’nin komşu Yunanistan gibi dostluk ilişkilerinin zayıf olduğu devletlerle olan münasebetlerin iyileşmesi için fırsat doğurmuştur. Aynı yıl Atina’da meydana gelen deprem de Türkiye, Yunanistan iyi komşuluk elini uzatmış bu gelişmeler iki taraf arasındaki ilişkilerin normalleşmesi için önemli olmuştur.

d) GAP ( Güneydoğu Anadolu Projesi)

  • Aşağı Fırat ve Dicle havzalarındaki geniş ovalardan oluşan Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde: Adıyaman, Batman, Diyarbakır, Gaziantep, Kilis, Mardin, Siirt, Şanlıurfa ve Şırnak illerini kapsayan “Güneydoğu Anadolu Projesi” kavramı, Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde yapımı öngörülen barajlar, hidro elektrik santraller ile sulama tesislerinin yanı sıra kentsel ve kırsal alt yapı, ulaştırma, sanayi, eğitim, sağlık, konut, turizm ve diğer sektörlerdeki yatırımları da içine alan ve yörenin topyekun sosyo-ekonomik kalkınmasını hedefleyen, çok sektörlü, entegre ve sürdürülebilir bir kalkınma anlayışı ile ele alınan bir bölgesel kalkınma projesi olarak anlaşılmaktadır.
  • Proje tamamlandığında, yılda 50 milyar metreküp’ten fazla su akıtan Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde kurulan tesislerle, Türkiye toplam su potansiyelinin %28’i kontrol altına alınacak, 1,7 milyon hektarın üzerinde arazinin sulanması ve 7476 megavatın üzerinde kurulu bir kapasiteyle, yılda 27 milyar kilovat saatlik elektrik enerjisi üretilmesi sağlanacaktır.
  • GAP’ın meydana getireceği yüksek tarım ve sanayi potansiyeli Bölgede gelir düzeyini 5 kat artıracak, Bölge nüfusunun yaklaşık 3,8 milyonuna iş imkânı yaratılacaktır.

e) Kültürel Gelişmeler ve Sosyal Hayat

  • Köyden kente göç olgusu artarak devam etti. Şehirlerde yaşama oranı 2007’de %70,5’e çıktı. Şehirlerde göçü artıran etkenler arasında tarımda makineleşme, sanayileşmeyle beraber şehirlerde iş gücüne duyulan ihtiyacın artması ve şehirlerdeki hayat standartlarının etkisi vardır.
  • Türkiye’de ilk renkli televizyon yayını 1984’te başladı. 1990’da ilk özel televizyon kanalının açılması ve 1994 yılında Özel Radyo ve Televizyon Yasası’nın çıkması ile çok sayıda özel radyo ve televizyon, yayın hayatına başladı. İnsanlar bu özel televizyon ve radyolar sayesinde dünyadaki siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel gelişmeleri çok daha yakından takip etmeye başladılar.
  • Bu dönem hikâye ve romanında da yeni bazı özellikler kendisini gösterir. Bireysellik, toplumcu gerçekçilik, postmodern anlayış, sosyal tenkit vb. hemen her okuyucuya hitap eden bir çeşitlilikle sunulmuştur. Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü’nü alması edebiyat alanında en önemli uluslararası başarı olmuştur. Eğitim öğretim ve okuma yazma oranlarında önemli bir artış oldu. Bununla birlikte kültürel ve sanatsal faaliyetler ile kitap, gazete ve dergi satışlarında yeterli artış sağlanamadı.
  • 1993 yılında Türkiye’de ODTÜ’den ilk internet bağlantısının kurulması ve bilgisayar kullanıcılarının sayısının hızla artması, özellikle genç nüfus üzerinde çok etkili oldu. Okullarımızda bilgisayar laboratuarları oluşturularak internet kullanımı yaygınlaştırıldı. Kısa sürede evlerdeki bilgisayar ve internet abone sayısı arttı. Türk sporu 1980’lerin sonlarından itibaren uluslararası alanda büyük başarılar elde etmiştir.

 İnternet Hastalığı

  • Naim Süleymanoğlu’nun 1988 Seul Olimpiyatları’nda altın madalya kazanmasıyla başlayan süreç, birçok branşta olimpiyat madalyaları kazanılmasıyla devam etmiştir. En çok altın madalya Naim Süleymanoğlu, Hafız Süleymanoğlu ve Halil Mutlu başta olmak üzere halterci sporcular tarafından kazanılmıştır.

Naim Süleymanoğlu

  • 1992 Barcelona Olimpiyat Oyunlarında M. Akif Pirim grekoromen güreşte 24 yıl aradan sonra şampiyon olmuştur. Türk Millî Futbol Takımının 2002 dünya şampiyonasında ve 2008 Avrupa Futbol Şampiyonasında 3. olması millî takım düzeyinde en önemli başarılardır.

f) Ekonomik Gelişmeler

  • 1980’den sonra ekonomi önceki dönemlere göre büyük bir değişim gösterdi. 24 Ocak 1980‘de alınan kararlar Türk ekonomi anlayışında bir dönüm noktası oldu. Bu kararlara göre ödemeler dengesini düzeltmek, enflasyonu düşürmek, serbest piyasa ekonomisine geçmek ve ihracata yönelik üretimi teşvik etmek temel önceliklerdi. İhracatı artırmak için özel sektöre düşük faizli kredi verilmesi, vergi iadesi ve ucuz döviz bulmada yardım gibi kolaylıklar sağlandı.
  • 1980’lerin sonuna gelindiğinde artık yabancı sermaye girişi ve ihracat artmıştır. Dış ticaret tabloları incelendiğinde ihracat ürünleri içinde sanayi ürünlerinin ağırlığının artmaya başladığı ve enflasyon oranlarının düştüğü görülür. Fakat yine de dış ticaret açığı kapatılamamıştır.
  • 1997, 1998, 2001 ve 2008 yıllarında yaşanan ekonomik krizler Türk ekonomisini olumsuz etkilemiştir. Bu olumsuzlukları ortadan kaldırmak ve dış ticaret açığını kapatabilmek için İMF (Uluslararası Para Fonu) ile anlaşmalar imzalanmıştır. Ocak 2005’ten itibaren Türk lirasından altı sıfır silinmiştir.
  • Serbest piyasa ekonomisinin temel şartlarından biri olan devletin ekonomi üzerindeki kontrolünü ortadan kaldırmak için Özelleştirme Yüksek

Kurulu gibi kurumlar kuruldu. Merkez Bankası, hazırlanan kanunlarla hükûmetlerin bankalar üzerindeki etkisini ortadan kaldıracak bağımsız bir yapıya kavuşturuldu. Yabancı sermayenin Türkiye’ye gelmesi için teşvikler verildi.

  • Devletin ekonomideki etkisini en aza indirmek için özelleştirme büyük bir hız kazandı. İhracat teşviklerine devam edildi. Sanayi ürünlerinin toplam ihracat içindeki oranı % 94,2’ye kadar yükseldi. İhracatın artması, turizmin gelişmesi ve turizm gelirleri döviz sıkıntısının azalmasını sağladı. Küreselleşmenin etkisiyle ithalat büyük bir hızla arttı. Dış ticaret açığı günümüzde de en önemli problemlerinden biri olmasına rağmen Türkiye ekonomisi dünyanın en büyük 20 ekonomisi arasına girmiştir.
  • Temel hedefi, Güneydoğu Anadolu Bölgesi halkının hayat standardını yükselterek diğer bölgelerle arasındaki gelişmişlik farkını ortadan kaldırmak, tarımda verimliliği ve iş imkânlarını artırarak millî kalkınma hedeflerine katkıda bulunmak olan GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi), çok sektörlü, bütünleşmiş ve sürdürülebilir bir kalkınma projesidir.
  • Ülkemizin öz kaynaklarıyla “yapılmakta olan proje, gelecek kuşaklar için kendilerini geliştirebilecekleri bir ortam yaratılmasını amaçlayan sürdürülebilir insani kalkınma felsefesi üzerine kurulmuştur. Kalkınmada adalet, katılımcılık, çevrenin korunması, istihdam, mekânsal planlama ve altyapı geliştirilmesi GAP’ın temel stratejileridir. Projenin büyük bir kısmı bitirilmiştir. Kalan kısmı için çalışmalar devam etmektedir. 1989 ‘da çıkarılan kanunla Türkiye’de kişilerin döviz satın alması ve bulundurması serbest bırakıldı.

I) KÜRESEL SORUNLAR

a) Çevre Kirliliği

  • Doğal dengenin, tüm canlıların yaşamını tehdit edecek derecede ve büyük oranda insan faaliyetleri sonucunda kirlenerek bozulmasıdır.
  • Çevre Kirliliğine: Filtre edilmeden atmosfere zehirli gazlar bırakılması, Asit yağmurları sonucu “Orman Ekosistemi”nin yok olması, Aşırı tarımsal ilaç kullanılmasıyla “Kimyasal Kireçlenme” oluşması, Sularda, tarım topraklarında “Kurşun” vb. ağır metallerin birikmesi, Teknoloji kazaları ve doğal afetler, gibi etkenler yol açmaktadır.
  • Çevre Kirliliğinin önlenmesi için: Toplumun, çevre sorunlarına karşı duyarlılığı arttırılmalı, Kimyasal atıkların etkileri ve petrol sızıntıları uydulardan izlenmeli, Kirlilik temizleme çalışmalarında ileri teknolojiler kullanılmalıdır.

b) Küresel Isınma

  • Bir seranın cam ile kaplı çatı ve yan duvarlarına çarpan güneş ışınları sera camından kolayca içeri girer. Ancak, sera içindeki cisimlere çarpan ışın enerjisi, ısı enerjisine dönüşür ve dalga boyları değişir. Bu dalga boyundaki ısı enerjisinin sera dışına çıkmasını camlar engeller ve geriye yansıtır. Böylece güneş ışığı geldiği sürece sera ısınmaya devam eder. Seranın içiyle dışarısı arasında büyük sıcaklık farkı oluşur. Bu fiziksel olaya “sera etkisi” denir. Atmosferdeki doğal sera etkisinin, insan faaliyetleri sonucunda daha da artarak küresel boyutta aşırı ısınmaya neden olmasıdır.
  • Fosil yakıtların dumanı ve endüstri gazlarının atmosfer dengesini bozması,CO2, metan gibi sera gazlarının kontrolsüz olarak atmosfere salınması, yer ve atmosfer arasında, doğal “Karbon Döngüsü” denk kapanmaması, Sanayi devrimiyle başlayan aşırı kirlenmenin artarak devam etmesi, maliyet artışları getireceği için yeterli derecede önlem alınmaması, her yıl milyonlarca ton “Karbon”un atmosferde birikmesi, Atmosferdeki ısınmanın hızlı bir KÜRESEL İKLİM DEĞİŞİMİ yaratması, kutupların ve dağ buzulların erimesine sebep olması ve deniz seviyesinin yükselmesi küresel ısınmanın gerekçeleridir. Okyanus akıntısı değişikliklerinin, “El Nino” gibi kasırgalara yol açması bunun bir göstergesidir.
  • Küresel ısınmanın etkisinin XXI. yüzyılda yoğun olarak görüleceği, buzulların erimesiyle denizlerin su seviyelerinin yükseleceği bilinmektedir. İnsanların büyük bir kısmının yaşadığı dünyanın tarımsal üretim deposu olan kıyı ovalarının sular atında kalacağı bilim adamları tarafından açıklanmaktadır. Ayrıca iklimlerde değişmeler olacağı, kuraklık ve su ihtiyacının artacağı, bazı yerlerin çölleşeceği, yağışların dengesizleşeceği ve 2025 yılı itibarıyla dünya nüfusunun yarısının susuzlukla mücadele etmek zorunda kalacağı tahmin edilmektedir. 2050’ye kadar ise bitki ve hayvan türlerinin dörtte birinin yok olacağı ve bu durumun doğal dengeyi geri dönülemez şekilde bozacağı ifade edilmektedir.

KÜRESEL ISINMANIN TÜRKİYE’YE OLASI ETKİLERİ

Çevre ve Orman Bakanlığının isteğiyle İstanbul Teknik Üniversitesi tarafından hazırlanan, “Türkiye için İklim Değişikliği Senaryoları” başlıklı rapora göre; 2070’te Türkiye genelinde sıcaklıkların 6°C yükselmesi beklenmektedir. Bu durumda Ege, Akdeniz, İç Anadolu, Doğu ve Güneydoğu kesimlerinde sıcaklık yükselmeleri etkili olacaktır. Karadeniz Bölgesi’nde yağışlar da % 20 civarında artarken güneyde ise % 30 civarında her azalma görülecektir. Türkiye’de kar yağmadığı kışlar görülürken beklenmedik zaman ve yerlerde kar yağabileceği tahmin edilmektedir. Ülkemizde enerji üretimi ve sulamada çok önemli bir yere sahip olan Fırat ve Dicle nehirlerinin havzalarında yağışlar azalacak. Ekosistemlerinde meydana gelecek değişme sonucu ülkemizdeki birçok canlı türü de yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır.

BM’NİN ŞUBAT 2007 İKLİM DEĞİŞİMİ RAPORU

  • Sıcaklık 2, 4 derece artarsa: Su sıkıntısı başlayacak, Kuzey Amerika’da kum fırtınaları tarımı yok edecek. Deniz seviyeleri yükselecek. Peru’da 10 milyon kişi su sıkıntısı çekecek. Mercan kayalıkları yok olacak.
  • Gezegendeki canlı türlerini yüzde 30’u yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Sıcaklık 5, 4 derece artarsa: Denizler 5 m yükselecek. Deniz seviyesi ortalaması 70 metre Dünyanın yiyecek stokları tükenecek.
  • Sıcaklık 6, 4 derece artarsa: Göçler başlayacak. Yüz milyonlarca insan uygun iklim koşullarında yaşamak umuduyla göç yollarına düşecek.
  • Kadınlar su bulamadıkları için saçlarını kestirecekler. Denizler çölleşecek. Kuraklık yaşanacak. Okyanuslardan aktarımla içme suyu elde edilecek.
  • Suda yaşayan bazı hayvanlarımız ( kutup ayısı, fok balığı vs.) tırmanacak buz bulamayacaklar. Yüzmekten yorulup ölecekler.
  • İnsanlar 50 yaşındayken susuzluktan 85 yaşında gibi gözükecekler. Bebeklerin sakat doğma olasılığı artacak.
  • Küresel ısınmaya alınabilecek önlemler: Enerji dostu ampuller kullanılmalı, Televizyonlar bekleme konumunda bırakılmamalı, Doğru ışıklandırma kullanılmalı, Klima yerine vantilatör kullanılmalı, Evler ısı kaybına karşı yalıtılmalı ve Eşyalar, radyatörleri kapatmayacak şekilde yerleştirilmeli, Atmosfere salınan sera gazlar kontrol altına alınıp azaltılması, “Kyoto Protokolü” hükümleri istisnasız uygulanmalı.

c) Kyoto Protokolü ( 11 Aralık 1997)

  • Kyoto Protokolü, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesine (BMİDÇS) bir ek niteliğindeki uluslararası bir çevre anlaşmasıdır. Kyoto Protokolü, küresel ısınma ve iklim değişikliği konusunda mücadeleyi sağlamaya yönelik uluslararası tek çerçeve anlaşmasıdır.
  • Bu protokolü imzalayan ülkeler, karbon dioksit ve sera etkisine neden olan diğer beş gazın salınımını azaltmaya veya bunu yapamıyorlarsa salınım ticareti yoluyla haklarını arttırmaya söz vermişlerdir. Protokol, ülkelerin atmosfere saldıkları karbon miktarını 1990 yılındaki düzeylere düşürmelerini gerekli kılmaktadır.
  • Kyoto Protokolündeki amaç, “atmosferdeki sera gazı yoğunluğunun, iklime tehlikeli etki yapmayacak seviyelerde dengede kalmasını sağlamak”tır.
  • Bu anlaşmayla: Atmosfere salınan sera gazı miktarı %5’e çekilecek, Endüstriden, motorlu taşıtlardan, ısıtmadan kaynaklanan sera gazı miktarını azaltmaya yönelik mevzuat yeniden düzenlenecektir.
  • Daha az enerji ile ısınma, daha az enerji tüketen araçlarla uzun yol alma, daha az enerji tüketen teknoloji sistemlerini endüstriye yerleştirme sağlanacak, ulaşımda, çöp depolamada çevrecilik temel ilke olacaktır. Atmosfere bırakılan metan ve karbon dioksit oranının düşürülmesi için alternatif enerji kaynaklarına yönelinelecektir.
  • Fosil yakıtlar yerine örneğin bio dizel yakıt kullanılacak, Çimento, demir-çelik ve kireç fabrikaları gibi yüksek enerji tüketen işletmelerde atık işlemleri yeniden düzenlenecektir. Termik santrallerde daha az karbon çıkartan sistemler, teknolojiler devreye sokulacak, Güneş enerjisinin önü açılacak, nükleer enerjide karbon sıfır olduğu için dünyada bu enerji ön plana çıkarılacak ve Fazla yakıt tüketen ve fazla karbon üretenden daha fazla vergi alınacaktır.

d) Çernobil Nükleer Kazası (26 Nisan 1986)

  • Çernobil reaktör kazası, 20. yüzyılın ilk büyük nükleer kazasıdır. Ukrayna’daki Çernobil Nükleer Güç Reaktörü’nün 4. ünitesinde meydana gelen kazayla büyük miktarda fisyon ürünleri salındığı ortaya çıkmış, radyoaktif serpinti tüm Avrupa’ya ve Türkiye’ye yayılmıştır.
  • Çernobil nükleer reaktöründeki patlama sonucunda çevre ülkelere yayılan radyoaktif parçacıkların büyüklüğü ve etkileri üzerine kazanın üzerinden geçen yıllarda ciddi bilimsel araştırmaların yapılmamış ve radyasyon seviyesini gösteren sayısal değerlerin açıklanmamış olması kazanın olumsuz etkilerinin ortaya çıkarılmasını engellemiştir.
  • Çernobil kazasının Türkiye üzerinde önemli bir etkisinin olmadığı şeklindeki açıklamalarına karşın, radyoaktif değeri 600 Bq/kg’ın altında olduğu belirtilen ve İngiltere’ye ihraç edilen fındık İngiltere tarafından iade edilmiştir. Bu durum Karadeniz’deki radyoaktif kirliliğinin etkilerini göstermesi açısından önemli bir veridir.

e) Nüfus Artışı ve İşsizlik

  • 1650’lerde 500 milyon olan dünya nüfusu 2000’lerde 6 milyara yükselmiş ve her yıl bu nüfusa yaklaşık 97 milyon insan katılmaktadır.
  • Günümüzde dünya nüfusunun sadece 1 milyar kadarı gelişmiş ülkelerde yaşarken, geri kalan 5 milyardan fazla insan, az gelişmiş veya geri kalmış ülkelerde yaşamaktadır.
  • Gelişmiş ülkelerde nüfus artış hızı ortalama % 0,5–1 arasında değişirken az gelişmiş ülkelerde % 2, geri kalmış ülkelerde % 2,5–3 civarında gerçekleşmektedir.
  • Bu durum dünyayı çözülmesi zor sorunlarla karşı karşıya bırakmaktadır. Hızlı nüfus artışı gelişmekte olan ülkelerde, kaynakların yetersiz kalkınma çabalarının sonuçsuz kalmasına, ekonomik ve sosyal sorunların artmasına neden olmaktadır.
  • Gelişmiş ülkeler ise bu artışın dünyanın sosyo-ekonomik dengelerini ve istikrarını bozabileceği endişesini taşımaktadırlar.
  • BM’nin raporlarına göre, ülkelerin nüfus artışları mevcut hızıyla devam etmesi hâlinde dünya nüfusunun 2030 yılında 10 milyara yaklaşacağı ve bunun 8,4 milyarın gelişmiş ülkelerde yaşayacağı tahmin edilmektedir.
  • Bu durumda beslenme, temiz su ihtiyacı, işsizlik, trafik ve haberleşme önemli sorunlar olarak ortaya çıkacaktır. Bu sorunları aşmak için; modern tarım yöntemleri kullanmak, planlı şehirleşme yapmak, nüfus artışını yavaşlatmak, var olan kaynakları verimli şekilde kullanmak gerekmektedir.
  • Dünyada nüfus artışı ile aynı hızda iş imkânlarının oluşturulamaması, hatta teknolojik gelişmeler sayesinde iş gücüne duyulan ihtiyacın her gün biraz daha azalması, işsizlik tehlikesini ön plana çıkarmıştır. Yandaki “küresel işsizlik” adlı grafikte de görüldüğü gibi işsizlerin toplam nüfus içindeki oranı azalmasına rağmen, işsiz kişi sayısındaki artış devam etmektedir. 2008 yılında dünyada yaşanan ekonomik krizin işsiz sayısını daha da artıracağı tahmin edilmektedir.

f) Yetersiz Beslenme ve Açlık

  • Sanayi inkılâbından sonra tarımda makineleşme, gübreleme, ilaçlama ve sulama imkânları gibi gelişmeler, tarımsal üretimdeki verimliliği büyük oranda artırmıştır. Yeryüzünde tarıma elverişli topraklar sınırlı olmasına rağmen verimlilik artışları sayesinde birim araziden elde edilen ürün miktarı büyük oranda artırılabilmektedir.
  • Buna son zamanlarda gen mühendisliği alanında kaydedilen gelişmeler de eklendiğinde yeryüzündeki kaynakların israf edilmeden kullanılması ile bugün yeryüzünde açlık diye bir sorunun olmaması gerekir.
  • Oysa günümüzde yeryüzünün birçok bölgesinde hızla büyümekte olan bir açlık sorunu vardır. Dünyadaki açlık sorununun giderek büyümesinde ve bu konudaki endişelerin artmasında küresel iklim değişikliğine bağlı olarak artan kuraklık ve bölgesel anlaşmazlıklardan doğan çatışmalar etkilidir.
  • Yapılacak bazı fedakârlıklarla açlık sorununu büyük ölçüde hafifletmek mümkün görünmektedir. BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), 2015 yılına kadar dünyada açlık çeken kişi sayısını yarı yarıya azaltarak 800 milyondan 400 milyona indirmek için 24 milyar dolara ihtiyaç olduğunu bildirmiştir. Bu rakam her yıl silahlanmaya harcanan yüzlerce milyar doların yanında çok küçük bir rakamdır. Uluslararası Barış Enstitüsü (SIPRI), yayınladığı 2001 silahlanma raporunda kişi başına yıllık 137 dolar, toplamda ise 722 milyar doların silahlanmaya harcandığı ve silahlanma yarışının gittikçe hız kazandığı belirtiliyor.
  • Açlık Sorununun çözümünde önemli bir faktör açlık nedenlerinin ortadan kaldırılmasıdır. Bu nedenlerin ortadan kaldırılması için birkaç devletin çabası yeterli olmayacağından uluslararası iş birliği yapılması ve açlık sorunu yaşayan ülkelere destek verilmesi gerekir.
  • Dünyada yoksulluk ve açlıkla mücadele için Dünya Gıda Programı (WFP), FAO, Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve BM Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), Uluslararası Tarımsal Kalkınma Fonu (İFAD) çalışma yapmakta ve projeler üretmektedir.
  • Hızlı nüfus artışı ve yeryüzünde tarıma uygun alanların sınırlı olduğu düşünüldüğünde açlık sorununun çözümü için son zamanlarda önerilen en önemli çözüm yollarından biri biyoteknolojidir.
  • Biyoteknolojik yöntemlerle, kendi türü dışındaki bir türden gen aktarılarak belirli özellikleri değiştirilmiş bitki, hayvan ya da mikroorganizmalar elde edilebilmektedir. Dünyada günümüze kadar 170 bitki türünde çalışılarak toplam 2672 adet gen yapısı değişime uğramış bitki çeşidi geliştirilmiştir. En fazla genetik çalışma, tahıllar üzerinde yapılmıştır.
  • Gen teknolojilerinin uygulamaları açlık sorununa çözüm olabileceği düşüncesiyle birçok ülke tarafından desteklenmektedir. Bazı ülkeler ise biyoteknolojik yöntemlerle ürün elde edilmesine, ürünlerin insan sağlığına olan olumsuz etkileri nedeniyle karşı çıkmaktadır. Biyoteknolojik yöntemlerle günümüzde en çok mısır, soya, pamuk ve kanola üretilmektedir.

g) Dünya Sağlık Örgütü (WHO)

  • Dünya Sağlık Örgütü (İng.: World Health Organization – WHO), Birleşmiş Milletler’e bağlı olan ve toplum sağlığıyla ilgili uluslararası çalışmalar yapan bir örgüttür.
  • 19–22 Temmuz 1946 tarihlerinde New York’da düzenlenen Uluslararası Sağlık Konferansı’nda BM’e üye 51 ülkenin temsilcisi ile Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), OIHP (Merkezi Paris’te bulunan Uluslararası Halk Sağlığı Bürosu), PAHO, Kızılhaç, Dünya İşçi Sendikaları Federasyonu ve Rockefeller Vakfı temsilcileri Dünya Sağlık Örgütü anayasasını oluşturmuşlardır.

Örgütün Görevleri

  • Sağlık alanında uluslararası nitelik taşıyan çalışmalarda yönetici ve koordinatör makam sıfatıyla hareket etmektir.
  • BM, İhtisas Kuruluşları, sağlık idareleri, meslek grupları ve keza uygun görülecek diğer örgütlerle fiili bir işbirliği kurmak ve sürdürmek. Hükümetlere, istek üzerine, sağlık hizmetlerinin güçlendirilmesi için yardım yapmak.
  • Uygun teknik yardım yapmak ve acil durumlarda, hükümetlerin istekleri ya da kabulleri ile gereken yardımı yapmak.
  • BM’in isteği üzerine, manda altındaki ülkeler halkı gibi özelliği olan topluluklara sağlık hizmetleri götürmek ve acil yardımlar yapmak ya da bunların sağlanmasına yardım etmek.
  • Epidemik, andemik vb. hastalıkların ortadan kaldırılması yolundaki çalışmaları teşvik etmek ve geliştirmek.
  • Gerektiğinde diğer İhtisas Kuruluşları ile işbirliği yaparak kazalardan doğan zararları önleyebilecek önlemlerin alınmasını teşvik etmek.
  • Gerektiğinde diğer İhtisas Kuruluşları ile işbirliği yaparak, beslenme, mesken, eğlence, ekonomik ve çalışma koşullarının ve çevre sağlığı ile ilgili diğer bütün unsurların iyileştirilmesini kolaylaştırmak.
  • Sağlığın geliştirilmesine katkıda bulunan bilim ve meslek grupları arasında işbirliğini kolaylaştırmaktır.

h) Uluslararası Terör

  • Son yıllarda dünyada uluslararası güvenlikle ilgili en önemli sorun terördür. Buna rağmen, terör olarak kabul edilen eylemler konusunda devletlerarasında ortak bir fikre varılamamıştır. Uluslararası politik dengeler ve ülkelerin çıkarları fikir birliğine varılamamasında önemli bir etken olmuştur. Özellikle terörist örgütler listesi oluşturmak devletlerarasında pazarlık konusu edilmiştir. Bunun temel nedeni ise uluslar arası bir terör tanımının bulunmamasıdır.
  • Uluslararası bir terör tanımının yapılamaması terörü yasaklayan genel bir uluslararası anlaşmanın hazırlanmasını da engellemektedir.
  • BM’nin teröre bakış açısı, Genel Kurulun 1994’te yayınladığı deklarasyondaki “Politik sebeplerle yapılan, toplumun tamamında veya bir bölümünde korku ortamı yaratacak cezai eylemler, siyasi, felsefi, ideolojik, etnik, ırksal, dinî veya herhangi bir gerekçe ile haklı gösterilemez.” hükmü ile ortaya konmuştur.
  • 20. yüzyılın sonlarına kadar terörist eylemlerin karakteristik özelliği genellikle devlet adamlarını hedef almasıdır. Avusturya-Macaristan Veliahtı Ferdinand’ın, ABD Başkanı John F. Kennedy’nin ve Hindistan Başbakanı İndira Gandhi’nin öldürülmesi bunlara örnektir.
  • Yeni dönemde terörizm de küreselleşmiştir. Terör örgütleri, internet ve uydu telefonu gibi modern iletişim araçlarıyla haberleşerek kitlesel tahribata yol açacak silahlarla dünyanın her tarafında eylem yapabilen terör ağlarına dönüşmüştür. 1990’lı yıllarda terörist faaliyetler çok fazla insanı hedef alan bir yapıya bürünmüştür. 11 Eylül saldırıları sonrasında, uluslararası terör, eylemlerini kişiler yerine sembol hedeflere yöneltmiştir. Örneğin 1992’de Asya kıtasında meydana gelen 17 terör eyleminde can kaybı 25 iken, 1995 yılında meydana gelen 16 eylemde can kaybı 5639 kişidir. 11 Eylül 2001’de Dünya Ticaret Merkezine uçaklarla yapılan saldırılarda 2,974 kişi hayatını kaybetmiştir.
  • Küreselleşme ile birlikte terörizmle mücadele, devletler için tek başlarına yürütebilecekleri bir politika olmaktan çıkmıştır. Bu doğrultuda devletler, terörizmle mücadelede uluslararası kuruluşlar bünyesinde daha fazla iş birliği yapmaktadır. Ancak sürekli yeni yöntemler geliştiren terörün güncellenmeyen yasalarla önlenmesi mümkün olmamaktadır. Bunun için geniş kapsamlı bir terörle mücadele anlaşması gerekmektedir.

ı) Salgın Hastalıklar

  • Küreselleşen dünyamızda çok sayıda insan uzak mesafelere sık sık seyahat etmektedir. Böylece herhangi bir salgın hastalık kısa sürede yayılarak küresel bir salgına dönüşmekte, dünyayı tehdit eden önemli sorunlardan biri hâline gelmektedir.
  • Yeni salgın hastalıkların yanında tüberküloz, kolera, veba ve sıtma gibi daha önceden bilinen bazı hastalıkların çeşitli ilaçlara ve antibiyotiklere karşı direnç geliştirmesi bu hastalıkların da tehlike yaratmasına neden olmuştur. Bunun yanında tropikal hastalıklar hâlâ büyük bir tehlike olmaya devam etmektedir. Dünya Sağlık Örgütüne göre, uzun ve maliyetli bir süreç olan yeni ve etkili ilaçların geliştirilmesi, hastalıkların yayılma hızına ayak uyduramamaktadır.
  • Dünyada son 25 yıl içinde etkili olan salgın hastalıklardan bazıları: AİDS, Kırım Kongo Kanamalı Ateşi, Kuş Gribi, SARS (Akut Solunum yolu Yetmezliği Sendromu), Hepatit, Sıtma, A/H1N1 Virüsü (Domuz gribi)

ARAP BAHARI

  • Tunus’ta meydanlara inen insanlar yönetim karşıtı eylemler yapıyorlardı. 18 Aralık 2010’da Ortam o kadar gergindi ki ufacık bir kıvılcım halkı ateşlemek için yeterli olmuş sebze, meyve arabasına el konulmasını kendini yakarak protesto eden Muhammed Buazizi halkın başkaldırışında önemli bir figür haline gelmişti. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliahdı Franz Ferdinand Saraybosna ziyaretinde öldüren Princip zaten gergin olan ortamda nasıl sadece bir kıvılcım rolü üstlenmiş ise Buazizi de benzer bir rolü farklı bir sahnede oynamıştı.
  • Olaylar önüne geçilmesi zor bir hal almıştı. Toplanan insanlar özgürlük sloganları atıyorlardı. Bunu o güne kadar hiçbir şekilde öngörülemeyecek bir biçimde yapıyorlardı. Facebook, twitter gibi sosyal paylaşım sitelerinde gruplaşan kalabalıklar Youtube gibi sitelerde meydanlardaki görüntüleri de kullanıyorlardı.

Tunus’taki olaylar

  • Bu internet siteleri “devrimci” lerin en büyük dostu olmuş, çok kısa bir zamanda toplanan ve çok büyük kısmını da sol ve demokrat görüşlü gençlerin oluşturduğu gruplar Tunus, Cezayir, Libya, Ürdün, Suudi Arabistan, Yemen, Filistin, Bahreyn ve Mısır gibi ülkelerde yönetime, iktidara ve diktatörlere baş kaldırıyorlardı. Bu dönemde sıklıkla duyduğumuz “Domino Etkisi” analizi önlenemez ayaklanmanın nasıl yayıldığını anlatan kelimeydi.
  • Arap coğrafyasında bu olaylar yaşanırken dışarıda ise medya aracılığıyla “Arap Baharı”, -Demokrasi Arayışıdır- şeklinde lanse edildi. Bu durum toplumlarda büyük bir sevinçle karşılandı ve halk diktaya karşı desteklendi.
  • Tunus’ ta özellikle Cuma namazlarından sonra çok kalabalık şekilde toplanan halk, devlet güçleriyle karşı karşıya gelmiş ve büyük çatışmalar, kanlı eylemler yaşanmıştı. Meydanlarda ki halk ile baş etmek zorunda kalan Tunus lideri Zeynel Abidin bir yandan da giderek yükselen uluslar arası baskıya da daha fazla direnemeyeceğini anlayınca çareyi Tunus u terk etmekte buldu ve böylece eylemler amacına ulaşmış, eylemciler de bu kanlı meydanları bu kez sevinç gösterileri yapmak amacıyla doldurmuşlardı. Adeta zafer kazanan halk bu zaferi Yasemin Devrimi olarak adlandırmışlardı.
  • Tunus’taki gelişmeler Mısır’lıları umutlandırmıştı, rejim karşıtlarını ise iyiden iyiye cesaretlendirmişti. Cuma Namazlarından sonra toplanan binlerce insan rejim karşıtı gösterilerin merkezi ve simgesi haline gelen Tahrir Meydanı’nda toplanıp hüsnü Mübarek ve yönetim aleyhine sloganlarla Tahrir’i adeta inletiyorlardı.
  • Bunun aksine 30 yıldır Cumhurbaşkanlığı görevinde olan Mübarek ise Ordu’sunu halkın üzerine gönderdi ve burada da muhalifler ile askerler arasında çok amansız mücadeleler yaşandı.
  • Bu dönemde ordudan muhaliflerin tarafına geçişlerde olmuş artık eylemcilerde silahlanmış ve olaylar daha da önüne geçilmez bir hal almıştı. Senaryo 2 durumda da aynıydı. İçeride ve dışarıda istenilmeyen adam konumuna gelen mübarek yönetimi yeni bir -Anayasa- yapılacağını söyleyerek görevi Ordu’ya bıraktı. Böylece 30 yıllık iktidarı 18 günde devrilmiş oldu. Mısır halkı ise görevi bırakan Mübarek’in yargılanmasını ve yapılanların hesabını vermesini istiyordu.   Nitekim Mübarek’in –Demir Kafes- arkasındaki duruşma görüntüleri o dönemde zihinlere kazınmıştı.

Mısır’da Tahrir Meydanındaki olaylar

  • Tunus ve Mısır’daki halk devrimlerinden sonra hemen herkes Arap Baharı’nın Libya’ya da sıçrayacağını tahmin edebiliyordu. Çok geçmeden Libya halkı da sokaklara dökülmüş, protestolar burada da etkisini göstermeye başlamıştı. Yönetime bağlı güçlerle muhalifler arasında çatışmalar Tunus ve Mısır’a nazaran burada çok daha fazla şiddetli yaşanıyor sokakları dolduran yurttaşlar bir anda kendilerini adeta bir –Can pazarında- buluyorlardı.
  • Olayların gelişimi ülkelerde olanlarla tam olarak benzerlik göstermese de paralellik gösteriyor diyebiliriz en azından. İlginç olansa 42 yıldır iktidarda olan Albay Muammer Kaddafi’nin iktidarı bırakma gibi bir niyeti kesinlikle yoktu.
  • Arap milliyetçisi olan ve emperyalist güçlere her imkânda karşı olduğunu söyleyen Kaddafi yönetimi bırakmayacağını –fareler- dediği göstericilerden de bunun hesabını soracağını net bir şekilde söylüyor hatta daha fazla ileri giderek uluslar arası bir müdahale olursa aynı şekilde karşılık verileceğini de çekinmeden söyleyebiliyordu.
  • Ancak bu söyledikleri olmuş giderek şiddetlenen çatışmalara kayıtsız kalamayacaklarını söyleyen Fransa önderliğindeki NATO güçleri duruma el atmışlardı. Kaddafi içinse içinden çıkamayacağı bir süreç böylece başlamış oldu.
  • Memleketi Sirte’ye kaçmak zorunda kalan Kaddafi Ulusal Geçiş Konseyi ve NATO işbirliği sonucunda bir –drenaj- borusunun içinde yakalandıktan sonra linç edilerek öldürülmüş ve –Demir Yumruk- devri yerini, Ulusal Geçiş Konseyi ne bırakmıştı.
  • Kaddafi’nin ölümünü ve öldürülüş şeklini “Zulüm ile abad olanın akıbeti berbat olur.” Sözü en güzel şekilde özetliyordu.

SURİYE

OLAYLAR NASIL BAŞLADI? 
● Arap Baharı olarak isimlendirilen süreçle birlikte 30 yıllık Hüsnü Mübarek iktidarının devrilmesi sadece Mısır’ı değil bölge halklarını da derinden etkilemişti. Bu tarihi devrim domino etkisiyle Bahreyn’i, Libya’yı, Fas’ı etkilemiş ve hatta Kaddafi’nin ölümüne bile neden oldu.

● Halk hareketlerinin büyük devrimlere yol açtığı bu dönemde Suriye’de Dera şehrinde iki bayan doktor telefonla konuşurken; “Hüsnü Mübarek düşmüş, darısı bizim başımıza…” şeklinde niyetlerini dile getirdiler.

● Telefonları istihbarat tarafından dinlenen bu iki kadın doktor tutuklanıyor ve ceza olarak saçları sıfıra vuruluyordu. Bunun üzerine, bu kadınlardan birinin akrabası olan 12–13 tane çocuk, duvarlara “Halk, düzenin yıkılmasını istiyor.” sloganını yazıyor. (Sözü edilen slogan Arap dünyasında en çok atılan slogandır.) Okulun müdürü bu çocukları istihbarata şikâyet ediyor. Çocukları içeri alıyorlar ve çok ağır işkencelere maruz bırakılıyor.

● Çocuklar içeri alınınca, Dera bölgesindeki aşiretlerin reisleri, Dera’nın istihbarat sorumlusuna gidiyor ve bu çocukların bırakılmasını istiyorlar. Ancak hakaretle karşılaşıyorlar ve bunun üzerine bir sonraki gün 1000 kişi çıkıyor sokağa. Çocukların bırakılmamasını ve aşiret reislerine yapılan bu hakareti protesto ediyor.

● Dera Bölgesi yapı itibariyle özel bir yerleşim birimi. Dera’da yaşayanlar büyük bir çoğunluğu seyyidi, Ehl-i Beyt torunları…

● Dera şehrinde insanlar öldükçe isyan önce bütün şehre yayıldı. İlk başlarda birkaç bin kişi gösterilere çıkarken, kısa bir zaman içinde on binlerce Deralı sokakları doldurmaya başladı. Peygamber torunları olan seyyidlere, Baas rejiminin geçmişten beri büyük baskı uyguladığı biliniyor. Bunun da etkisiyle Dera’daki isyan büyüdükçe diğer şehirlerde de etkisini gösterdi. İsyan dalgası Şam, Lazkiye, Humus, Banyas, Hama, Kamışlı ve Halep’e doğru genişledi.

● Cuma günleri namaz sonrası Dera halkına destek için sokağa çıkan diğer şehirlerdeki halka yönelik de yönetim tarafından şiddet kullanılınca, Suriye’deki isyan Esad’ın gitmesini isteyen bir halk ayaklanmasına dönüştü. Ve bugün neredeyse bir iç savaşa varan süreç bu şekilde başladı. Arka planı çok da derinlikli olan sorunların su yüzüne çıktığı bu olaylardan sonra on binlerce sivil insan öldü, şehirler bombalandı, Donanma kendi halkına deniz kenarlarından bombalar yağdırdı.

TÜRKİYE NEDEN SÜRECE DÂHİL OLDU?

Türkiye yanı başında yaşanan trajediye kayıtsız kalmadı ve sürece dâhil oldu. Önce sadece insani ihtiyaçlar şeklinde sığınmacıları kabul etti ardından da muhalif güçlere lojistik destek verdi. Türkiye’de muhalefetin ve dış basından çıkan haberlere göre bu destek kimi zaman silahlı yardıma dönüştü. Bu durum Suriye ve Türkiye’yi karşı karşıya getirdi. Türk uçağı keşif yaparken Suriye sınırında düşürüldü, Türkiye topraklarına Suriye’den atılan bombalar isabet etti. Kısacası kapı komşumuzdaki yangın bize de zarar verdi. Bu zararı asgariye indirmek adına Hükümet Esad rejiminin bir an evvel devrilmesi fikrinde ve bu amaç doğrultusunda dış politika izliyor.

Beşer Esad

  • Suriye’deki bugünkü yapıyı özetlemek için öncelikle bu ülkeyi oluşturan toplulukları tanımak gerek.
  • Suriye muhalefeti, Suriye’de kurulmuş tüm muhalif oluşumlara verilen ortak addır. Muhalefetin çatı örgütü Suriye Devrimi Muhalefet Güçleri Koalisyonu’dur.

4 ana muhalif oluşum vardır.
1- İslamcı
2- Bağımsız
3- Kürt
4- Türkmen

● Muhaliflerin tamamı Beşşar Esed karşıtıdır. Libya, Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye gibi ülkeler bu oluşumlara destek vermektedir.

● ABD, Fransa ve Birleşik Krallık muhaliflere ev sahipliği yapmaktadır. Ayrıca siyasi oluşumların yanında, silahlı oluşumlarda vardır.

●  Özgür Suriye Ordusu
Suriye Kurtuluş Ordusu
Liwaa Al-Umma
Halkçı Koruma Birlikleri 
Suriye Türkmen Ordusu bu oluşumlara örnektir.

  • Suriye muhalefetinin çatı organı Suriye Devrimi Muhalefet Güçleri Koalisyonu’dur.

Amaç: Baas rejimini devirmek ve yerine Özgür Suriye denilen; çoğulcu ve demokratik bir rejim getirmektir.

BAAS REJİMİ: Baasçılık, Arap milliyetçiliği ve Arap sosyalizminin bir karışımı olan siyasi ideolojidir. Önemli liderleri arasında Saddam Hüseyin, Hafız Esed ve oğul Beşşar Esad gösterilir.

Suriye Devrimi Muhalefet Güçleri Koalisyonu 
1- Suriye Ulusal Konseyi
2- Müslüman Kardeşler
3- Şam Deklerasyonu
4- Suriye Yerel Koordinasyon Komiteleri
5- Suriye Yüksek Devrim Konseyi
6- Özgür Suriye Ordusu
7- Seküler ve Demokratik Suriyeliler Koalisyonu
8- Suriye Devrim Genel Komisyonu

Kürt muhalifler 
Kürt muhaliflerin ana organı Kürt Yüksek Komitesi’dir. Bazı Kürt gruplar ise Suriye Devrimi Muhalefet Güçleri Koalisyonu ile işbirliği yapmaktadır. Bu gruplar, “Kürt insanların haklarını ve özgürlüklerini almak” amacıyla faaliyet gösterir.

Kürt Yüksek Komitesi
1- PYD
2- Suriye Kürt Ulusal Konseyi
3- Halkçı Koruma Birlikleri

İslamcı muhalifler
1- El-Nusra Cephesi
2- Fetah el-İslam
3- Ahrar el-Şeham
4- Şükür el-İslam

Bağımsız gruplar
Hiçbir koalisyonun içinde olmadan, kendi başlarına hareket eden diğer oluşumlardır.

1- Demokratik Değişim için Ulusal Koordinasyon Komitesi
2- Suriye Türkmen Ordusu
3- Liwaa Al-Umma
4- Suriye Kurtuluş Ordusu

  • Suriye’den Esed baskısından kaçan mülteci sayısı 1 Milyonun üzerindedir. Sadece Türkiye’ye kaçan mülteci sayısı Nisan 2013 itibariyle 400 Bini geçmiştir.

S–300 Krizi (Mayıs 2013)

Rusya, BM ve ABD’nin tüm karşı çıkmalarına rağmen S–300 füzelerini Suriye’ye ulaştırdı. Suriye, topraklarına yönelik herhangi bir saldırı karşısında füzeleri kullanacağını açıkladı.

Cenevre Konferansları 2013

BM, Suriye sorununun çözümü için Cenevre’de iki defa toplandı. BM Genel Sekreteri Ban ki- moon Suriyeli Muhaliflerin birleşmesini ve Cenevre’de bir temsilci bulundurmasını istedi. Suriyeli Muhaliflerin konferans öncesi üç şart öne sürmesi ve Rusya Federasyonunun buna tepki göstermesi, Hizbullah’ın bölgede egemen güç olması, S–300 Füzelerinin ilk bölümünün Suriye’ye ulaştığını Esad’ın açıklaması konferansa gölge düşürdü.

  • 11 Mayıs 2013’te Hatay’ın Reyhanlı ilçesinde bugün öğle saatlerinde 4 patlama oldu. Patlama Reyhanlı Belediye binası yakınlarında gerçekleşti. Patlamalarda yaralanan kişi sayısı 1000 ye yakın ölen ise 52 kişi olduğu belirtiliyor. Çevrede çok fazla bina yıkıldı ve yıkılan binalar altında kalanlar kurtarılmaya çalışılıyor.
  • Suriyeli sığınmacılar ile Türkler arasındaki bayrak kavgasımı yoksa başka bir nedendenmi araştırılmaktadır.
  • Reyhanlı’da meydana gelen bombalı saldırılar ardından Redhack isimli hacker grubu, Jandarma İstihbarata ait olduğu iddia edilen belgeleri açıkladı. Belgelerin yayınlanmasından sonra soruşturma başlatan savcılıkAmasyaCezaevi’nde görev yapan 7 aylık asker Jandarma Er Utku Kalı’yı gözaltına aldı. Kalı, çıkarıldığı mahkemece tutuklandı.

“Suriye istikametinden gelen araç, Cilvegözü Kara Hudut Kapısı’na 21 metre mesafede park ediyor ve bundan 20 dakika sonra patlama meydana geliyor”

İstanbul’daki Üç Boğaz Köprüsü

İstanbul Boğazı 1970–1973

  • Avrupa’yı Asya’ya bağlayan 1. Boğaziçi Köprüsünün temeli Beylerbeyi ayakları şantiyesinde; 20 Şubat 1970’de törenle atıldı. Kabataş ve Kadıköy’den kalkan 2 adet şehir hatları vapuru, davetlileri tören alanına getirdi. 21 pare top atışıyla çalışmalar başladı.
  • Köprünün toplam uzunluğu 1560 metre, iki kule arası uzunluğu 1073 metredir. Köprünün deniz yüzeyinden yüksekliği 64 m.’dir.
  • Boğaziçi Köprüsü 1978’den beri yaya trafiğine kapalıdır. İlk 24 saat içinde; 28.126 motorlu araç köprüden geçti. Bu rakam; 402 araba vapurunun taşıyacağı araç adedine eşitti. Köprü 21.774.283 ABD Doları’na mal oldu.

Fatih Sultan Mehmet Köprüsü 1985 – 1988

  • İstanbul’da Kavacık ile Hisarüstü arasında, Asya ile Avrupa’yı Boğaziçi Köprüsü’nden sonra ikinci kez bağlayan asma köprü.
  • Yapımına 4 Aralık 1985’te başlanılan ve ankraj blokları arasındaki uzunluğu 510 m, orta açıklığı 1.090 m, genişliği 39,4 m, denizden yüksekliği 64 m olan Fatih Sultan Mehmet Köprüsü 3 Temmuz 1988’de trafiğe açıldı.

Yavuz Sultan Selim Köprüsü 2013–2015

  • Üçüncü köprü üzerinde 10 şerit olacak, araçlar için 8 şerit, tren için de 2 şerit ayrılacak.Transit geçişler bu köprüden yapılacak. Özellikle yük taşıyan TIR’lar ve kamyonlar köprüden geçecek. Köprü 59 metreyle dünyanın en geniş köprüsü olacak. (Diğer iki köprü ise 40’ar metre genişliğinde). Bir ucu Poyrazköy’de diğer ucu ise Sarıyer Garipçe’de yer alacak köprünün uzunluğu ise 1875 metre.
  • Geçiş ücreti olarak, otomobiller için 3 dolar yani yaklaşık 5 buçuk lira ödenecek. İlk çıkışlar Avrupa Yakası’nda Uskumruköy’de, Anadolu Yakası’nda ise Riva’da olacak. Maliyetin ise, yaklaşık 2 buçuk milyar dolar olması bekleniyor.
  • Köprü inşaatıyla birlikte bu köprüden geçişi sağlayacak diğer yollar da yapılacak.Avrupa Yakası’nda Eyüp- Odayeri, Anadolu Yakası’nda Sancaktepe-Paşaköy arasında yer alacak bu yolun uzunluğu yaklaşık 60 kilometre Bütün bu projede 9’u köprülü 19 kavşak, yayalar için 45 alt geçit ve 63 üst geçit yer alacak. 3. Boğaz Köprüsü ve Kuzey Marmara Otoyolu Projesi’nin temel atma töreni Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, TBMM Başkanı Cemil Çiçek ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve bazı bakanların katılımlarıyla yapılıyor. 

GEZİ Parkı Eylemleri 31 Mayıs 2013

  • AK Parti Hükümetin almış olduğu kararla Taksim düzenlemesi çerçevesinde Gezi Parkın bulunduğu yerde AVM yapılmasını kararlaştırmıştı. Çevre örgütleri ve sivil teşkilatlar olayı protesto için Gezi parkında eylem yaptılar. Gezi parkına polisin gece baskını yapması ve orantısız güç kullanması meydana gelecek olayların adeta başlangıcını oluşturdu.
  • Protesto eylemleri sosyal medyada geniş yer buldu. Facebook, Twitter gibi sosyal paylaşım sitelerinde örgütlenen çevreciler olayı protesto için 1 Haziran 2013’te Taksim’de buluştular. Ancak illegal örgütlerin olaya karışması, polisin orantısız güç kullanması ve olayların yurt geneline yayılması istenmeyen görüntülerin ortaya çıkmasına neden oldu. Olaylarda 4177 kişi yaralanırken, iki kişi de hayatını kaybetti.
  • Devlet bu olaylarda 70 Milyon lira zarara uğradığını açıkladı. Başbakan Recep Tayip Erdoğan ve Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın Çevre destekleyici örgütlerden özür dilemesiyle gerginlik azaldı. Çevre örgütleri illegal örgütlerin oyununa gelmemek için protesto eylemlerine son verdiler.

Blok Bilgiler

  • Mihail Gorbaçov Sovyet sisteminde yenileşme sürecinin simgesi olan yeniden yapılanma demek olan “Perestroyka” ile yönetime şeffaflık anlamına gelen “Glostnost” düşüncelerini açıklamıştır.
  • SSCB 1990 yılından sonra dağılmış ve birçok devlet bağımsızlıklarını elde etmiştir.
  • SSCB’den ayrılan devletler 1991 yılında Alma Ata Deklarasyonu ile Bağımsız Devletler Topluluğu’nu kurmuşlardır.
  • SSCB’nin dağılmasından sonra Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan Türk Cumhuriyetleri kurulmuştur.
Türk Cumhuriyetleri ve başkentleri
Azerbaycan Bakü
Türkmenistan Aşkabat
Kazakistan Alma Ata

1998’den sonra Astana-Özbekistan, Taşkent-Kırgızistan-Bişkek

  • “Cemile”, “Selvi Boylum Al Yazmalım”, “Gün Olur Asra Bedel” eserleriyle tanınan ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’dur.
  • Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) boru hattına Rusya Federasyonu karşı çıkmıştır.
  • Ebulfeyz Elçibey, Haydar Aliyev ve İlham Aliyev Azerbaycan cumhurbaşkanları arasında yer alır.
  • Azerbaycan ve Ermenistan arasında yaşanan Dağlık Karabağ Sorunu günümüze kadar çözülememiştir.
  • Dünyanın en uzun destanı olan Manas Destanı Kırgızlara aittir.
  • İslam Konferansı Teşkilatı 25 Eylül 1969 tarihinde imzalanmıştır. Bu teşkilatın Genel Sekreterliğini günümüzde Ekmeleddin İhsanoğlu yürütmektedir. (İKÖ’ün ilk Türk genel sekreteridir.)
  • İran ve Irak arasında Şattülarap Su Sorunu yüzünden 8 yıl süren bir savaş yaşanmıştır.
  • 1979 yılında İran’da Şahlık rejimi yıkılmış, Humeyni liderliğinde İslam Cumhuriyeti kurulmuştur.
  • Irak, İran, Kuveyt, Suudi Arabistan, Venezüella devletleri bir araya gelerek Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü anlamına gelen OPEC’i kurmuşlardır.
  • 1958 yılında ABD, Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA)’ni kurarak ilk uydusunu uzaya göndermiştir.
  • Yuri Gagarin uzaya giden ilk kozmonot (1961 Vostok-1 Uzay aracı) ile, Neil Amstrong ise (1969) aya ilk ayak basan kişidir.
  • Avrupa Futbol Şampiyonası’nın UEFA tarafından 1960’tan itibaren 4 yılda bir düzenlenecek şekilde organize edilmesi kararlaştırılmıştır.
  • 1960–1980 yılları arasında düzenlenen FİFA Dünya Kupası’nda sırasıyla Brezilya (1962), İngiltere (1966), Brezilya (1970), Almanya (1974) ve Arjantin (1978) şampiyon oldu.
  • Türkiye Akdeniz Oyunlarına 1971 yılında ev sahipliği yapmıştır.
  • Enosis, Megalo İdea (Büyük Yunanistan’ı kurma düşüncesi) hedefi çerçevesinde Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasını ifade etmektedir.
  • EOKA örgütü Kıbrıs Rumların Enosis amacını gerçekleştirmek amacıyla kurulmuştur.
  • ABD, Johnson Mektubu ile Türkiye’nin Kıbrıs adasına yönelik düzenlediği Barış Harekâtı’nı durdurmasını istemiştir.
  • Asala terör örgütü 1970 yılından sonra Türkiye’nin yurt dışındaki diplomatlarına yönelik saldırılar düzenlemiştir.
  • 15 Kasım 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kuruldu. Kıbrıs Türk Federe Devleti Rauf Denktaş önderliğinde 13 Şubat 1975’te kurulmuştur.
  • 27 Mayıs 1960 askerî darbesi ile Başbakan Adnan Menderes’in başında bulunduğu Demokrat Partisi’nin iktidarına son verildi.
  • 1961 ve 1982 Anayasaları halk oylaması sonucunda kabul edilmiştir. 1921 ve 1924 Anayasaları halk oylamasına sunulmamıştır.
  • Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi Türk Cumhuriyetlerinden olan Kazakistan’dadır.
  • Türkiye 24 Ocak 1992 tarihinde TİKA (Türk İş Birliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı) Teşkilatını kurmuştur.
  • Türkiye’nin en kısa kara sınırı özerk bir cumhuriyet olan Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti
  • 1957 yılında Roma Antlaşması ile Avrupa Ekonomik Birliği adını alan birlik 1993 yılındaki Maastricht Antlaşmasıyla Avrupa Birliği adını almıştır.
  • Maastricht şehri Hollanda, Kopenhang şehri Danimarka, Helsinki şehri ise Finlandiya’da yer alır.
  • Maastrihct Kriterleri ekonomik, Kopenhang Kriterleri ise siyasi ve kültürel hakları içermektedir.
  • Avrupa Birliği’ne 2004 yılında, yeni katılımlar olmuş ve üye sayısı 25’e çıkmıştır. Hırvatistan ve Türkiye aday ülkeler arasındadır.
  • Türkiye AET’nin kurulmasından kısa bir süre sonra 1959 yılında topluluğa tam üyelik için başvuru yapmıştır.
  • 12 Eylül 1963 tarihindeki Ankara Antlaşmasıyla Türkiye ve AET arasında bir ortaklık anlaşması imzalanmıştır.
  • Türkiye ile Avrupa Birliği arasında 1 Ocak 1996 tarihindeki Gümrük Birliği yürürlüğe girmiştir.
  • 10–11 Aralık 1999 tarihlerinde Helsinki’de yapılan AB Devlet ve Hükûmetler Başkanları zirvesinde Türkiye, oy birliği ile Avrupa Birliği’ne aday ülke olarak kabul edilmiştir.
  • Yugoslavya’nın dağılmasından sonra Hırvatistan, Bosna Hersek, Sırbistan gibi devletler kurulmuştur.
  • Sırplar ve Bosnalılar arasında yaşanan “Bosna Savaşı” Dayton Antlaşması ile sona ermiştir.
  • Bosna Savaşı’nda Sırplar, Bosnalılara bir soykırım uygulamış, Sırp lider Slobadan Miloseviç Lahey Adalet Divanında yargılanmıştır.
  • Irak’ın Kuveyt’i ilhak etmesi sonucunda Körfez Savaşı yaşanmıştır.
  • ABD, 11 Eylül 2001 tarihinde Dünya Ticaret Merkezi’ne düzenlenen saldırılar sonucunda teröre destek verdiğini ileri süren Afganistan’a hava saldırısı düzenlenmiştir.
  • Afganistan’dan uzaklaştırılan Taliban yönetiminden sonra BM Güvenlik Konseyi tarafından ülkede Uluslar arası Güvenlik Destek Gücü (ISAF) kurulmuştur.
  • Türkiye, uzun süre ISAF’ın komutanlığını üstlenerek başarı ile sürdürmüştür.
  • 1970’li yılların başlarından itibaren Türkiye’nin GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi)’ı uygulamaya başlaması Suriye ve Irak tarafından tepkiyle karşılanmıştır.
  • 1996 yılında dünya “Dolly” adlı koyun kopyalanırken, Türkiye’de ise 2007 yılında “Oyalı” adlı koyun kopyalanmıştır.
  • Günümüzde insanları etkileyen bilimsel alanda devrim niteliğindeki en önemli gelişme
  • 1997 yılında çekilen Titanik Filmi, 11 alanda Oscar ödülünü kazanmıştır.
  • 1992 yılında Türkiye’nin önderliğinde Karadeniz Ekonomik İş Birliği Teşkilatı (KEİ) kurulmuştur.
  • Türkiye, Somali, Kosova, Bosna, Lübnan, Afganistan, Arnavutluk ülkelerine dünya barışına katkı sağlamak amacıyla kurulan Barış gücüne asker vermiştir.
  • Ocak 1996 yılında Kardak Kayalıkları yüzünden Türkiye ve Yunanistan savaşın eşiğine gelmişlerdir.
  • 1980–1990 yılları arasında Bulgaristan sayıları 1,5 milyona ulaşan soydaşlarımıza yönelik bir asimilasyon politikası izlemiştir.
  • Galatasaray 2000’de UEFA ve Süper Kupa’yı alarak Türk Futbol tarihinde bir destan yazdı. (Teşekkürler Fatih Terim, Teşekkürler Hagi)
  • Nisan 2004 tarihinde Kuzey Kıbrıslı Türkler Annan Planı’na % 65 evet oyu verirken, Rumlar ise % 76 ile hayır oyu vermişlerdir.
  • Türkiye’de ilk renkli televizyon yayını 1984’te, ilk özel televizyon kanalı ise 1990 yılında yayın hayatına başlamıştır.
  • Sertab Erener, 2003’te düzenlenen Eurovision Şarkı Yarışmasında Türkiye’ye birincilik ödülünü kazandırmıştır.
  • 18 Aralık 2010’da Tunus’ta Muhammed Buazizi’nin meyve-sebze arabasına el konulmasını kendini yakarak protesto etmesiyle Arap Baharı başladı.
  • Fenerbahçe 2012’de 29 yıl aradan sonra Türkiye Kupasını aldı. J
  • Çözüm süreci içerisinde PKK dağ kadrosu ülkeden çekilme kararı aldı.
  • Türkiye 2013’te Eurovision şarkı yarışmasına oylama sisteminden dolayı katılmama kararı aldı. TRT yarışmayı ekranlarına taşımadı.
  • 11 Mayıs 2013’te Reyhanlı’da bomba yüklü iki araç patladı. Olaylarda 52 kişi hayatını kaybetti.
  • 31 Mayıs 2013’te Gezi Parkı eylemleri yaşandı.