SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİ

 1- SOĞUK SAVAŞ KAVRAMI VE SOĞUK SAVAŞA GEÇİŞ DÖNEMİ

  • II. Dünya Savaşı’ndan İngiltere ve Fransa’nın yıpranmış, SSCB ile ABD’nin süper güç olarak çıkması Soğuk Savaş sürecini başlatmıştır.
  • Soğuk Savaş II. Dünya Savaşı’ndan SSCB’nin yıkılmasına kadar geçen sürede ABD ve SSCB liderliğindeki Doğu ve Batı Blokları arasında görülen sürekli gerginlik, siyasi, psikolojik, ekonomik, bilimsel ve teknolojik alanlarda görülen çatışma durumudur.
  • II. Dünya Savaşından sonra Orta, Doğu ve Güneydoğu Avrupa’da SSCB’nin etkisi artmaya başladı ve bu bölgedeki ülkeleri bir ölçüde kendi şemsiyesi altına aldı. Bundan korkan ABD ve İngiltere, Batı Avrupa’da ve başka yerlerde Sovyet yanlısı komünist partilerin iktidara gelmemesi için çeşitli girişimlerde bulundular. Bu gelişmeler iki taraf arasında karşılıklı ittifakların ortaya çıkmasına (NATO 1949, Varşova Paktı 1955 gibi) ve gerginliğin giderek tırmanmasına yol açmıştır.
  • Kore ve Vietnam savaşları, Berlin Sorunu,

1956–1959 yılları arasında Ortadoğudaki çekişme, U–2 casus uçağı olayı, Küba krizi gibi olaylar soğuk savaşın doruğunu oluşturmuştur. Ancak Küba Krizi Soğuk Savaş için bir dönüm noktası oluşturmuş, nükleer savaş tehlikesinin ne kadar yakın olduğunu ortaya koymuştur.

  • Savaş uluslararası siyasette önemli değişimlere yol açtı. Avrupa kıtasının dışındaki bazı bölge ve devletler giderek etkisini artırdı. Asya’da Çin Halk Cumhuriyeti ve Hindistan gibi geniş ve kalabalık nüfuslu iki ülkenin ortaya çıkışı ve Japonya’nın büyük bir ekonomik kuvvet olarak tekrar güç kazanması ile bu kıta, milletlerarası politikada önemli bir güç hâline geldi.
  • Asya ve Afrika’daki sömürge hâlindeki ülkeler, bağımsızlığını kazanmaya başlayarak Doğu ve Batı blokları dışında yeni bir “Üçüncü Dünya” veya “Bağlantısızlar Bloku” meydana getirdi.

a) II. Dünya Savaşı’ndan Sonra Dünya Siyasetini Şekillendiren Gelişmeler

Bu dönemde uluslar arası siyaseti şekillendiren dört önemli gelişme yaşanmıştır:

1) Geleneksel güç dengesinin merkezi ve en önemli öğesi olan Avrupa’nın ve Avrupa devletlerinin savaşta büyük bir tahribatla çıkması

2) Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği’nin savaştan sonra süper güç haline gelmiş olmaları,

3) Nükleer silahların geliştirilmesi,

4) Dünyanın çeşitli bölgelerindeki sömürgeci devletlere karşı ulusal bağımsızlık hareketlerinin başlaması

b) İki Kutuplu Dünya Düzeni

  • II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’nın bir güç merkezi olarak dünya politikası sahnesinden çekilmesinden sonra, dünya en az yirmi yıl kesin çizgiyle ABD ve Sovyetler Birliği’nin çevresinde ” iki kutuplu ” bir nitelik kazandı.
  • Bu iki kutuplu dünya Doğu Bloğuyla Batı Bloğu, “kapitalizm- liberalizm-demokrasi” ile “komünizm” veya ABD ile SSCB etrafında arasında meydana gelmiştir.
  • Bu düzende dünya devletleri ya iki bloktan birisini seçmiş ya da Bağlantısızlar Hareketine katılan devletler gibi her iki bloğa da eşit mesafede durmaya çalışmıştır.

c) Soğuk Savaşa Yol Açan Gelişmeler

1. Yüzdeler Antlaşması (Ekim 1944)

  • Tarihte “Yüzdeler Antlaşması” diye geçen bu antlaşmada, Churchill ve Stalin arasında 1944 Ekim’inde gerçeklesen ve amacı Doğu Avrupa’da etki alanlarının kesin olarak saptanması olan anlaşmayla İngiltere ve Rusya Doğu Avrupa’da sahip olacakları üstünlüğü yüzdelerle belirlemişlerdir. Macaristan’da İngiltere %50, Sovyetler %50, Bulgaristan’da %25, %75; Romanya %10, %90; Yugoslavya’da %50, %50; Yunanistan’da %90, %10, Churchill’in anılarından yazdıklarında anlaşıldığına göre, bu anlaşma o andaki savaş durumu düzenlemesiydi.
  • Hemen savaş sonrasının bu karar ve gelişmeleri, Avrupa’nın, komünizmin kıtada çökmesine kadar süren, bölünmüşlüğünü başlatmıştır. Bu kararlar, Batı’nın Doğu Avrupa’daki gücünün sınırının ve bölgedeki Sovyet üstünlüğünün önemli bir göstergesidir.

2. Berlin Buhranı (1961–1989)

II. Dünya Savaşı’ndan sonra, Almanya’nın tümünde yapıldığı gibi Berlin şehri de dört işgal bölgesine ayrılmıştı. SSCB’nin kendi işgal bölgesinden Batılı devletleri çıkarmak istemesi Almanya’nın birleşmesini önlemiş, iki taraf arasında anlaşma bir türlü sağlanamamıştır.

  • Bunun üzerine ABD, İngiltere ve Fransa kendi işgal bölgelerinde Federal Alman Cumhuriyeti, SSCB ise kendi işgal bölgesinde Demokratik Alman Cumhuriyeti’ni kurmuştur. Bu buhran dünyanın âdeta iki bloğa ayrıldığının kanıtı olmuştur.
  • Batıya kaçışları önlemek için Doğu Almanya yönetimi tarafından ünlü Berlin duvarı örülmeye başlandı. (1961)

* Batıya kaçışları önlemek için Doğu Almanya yönetimi tarafından ünlü Berlin duvarı örülmeye başlandı.

  • Duvar SSCB’deki değişimlere paralel olarak 9 Kasım 1989’da yıkıldı.

3. Nükleer Silah Denetiminde Anlaşmazlık

  • II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD Baruch Planı’yla atom enerjisinin geliştirilmesi ve kullanımının tüm aşamalarını denetleyecek olan bir uluslararası Atom Geliştirme Kuruluşu’nun kurulması; ihlallere karşı bu kuruluşa sınırsız denetleme yetkisinin tanınması; atom silahının yapımıyla ilgili her türlü ihlalin en sert biçimde cezalandırılması; kuruluş tam denetim kurduktan sonra atom silahının yapımının yasaklanması ve mevcut atom stoklarının yok edilmesini istemiştir. Bununla beraber anlaşmayı ihlal edenlerin cezalandırılmasını engellenmemesi için Güvenlik Konseyindeki veto sisteminin değiştirilmesini istemiştir.
  • Baruch Planı, Sovyetler Birliği tarafından kabul edilmemesine rağmen, daha sonra ABD tarafından nükleer silahsızlanma konferanslarında ortaya konan önerilerin temelini oluşturması açısından önemlidir. Sovyetler Birliği’nin planı reddetme nedenleri ise; planın uygulanmasıyla ABD atom silahı yapabilme yeteneğine sahip tek devlet olarak kalması; ABD, BM’de karar verme sürecine egemen olduğu için, bu örgütün bir kuruluşu olan Atom Enerji Komisyonu’nu da etkisi altına alabileceği; planın tartışıldığı sırada Sovyetler Birliği atom silahının gizlerini ele geçirip bu silahı çok kısa bir süre içinde yapabilme uğraşısı içindeydi. Bu nedenlerden dolayı bu planı kabul etmeyen Sovyetler Birliği ile ABD arasındaki gerginlik daha da büyüdü

4. SSCB’nin Komünizm’i Yayma Çabaları

  • II. Dünya Savaşı’nın doğrusunda Avrupa’nın doğusu (Yugoslavya ve Arnavutluk dışında) Sovyet ordusu tarafından kurtarılmış, Fransa İtalya ve Almanya’nın Batısı ise İngiliz ve ABD ordularının denetimi altında kalmıştı.
  • Böylece siyasal iktidarı ele geçirebilecek güçlü Komünist partilerin bulunduğu Fransa ve İtalya’da bu partiler iktidardan uzak tutulabilmişken, savaşı izleyen ilk üç yıl içinde Sovyetler Birliğinin etki alanı içinde kalan sekiz ülkede (Doğu Almanya, Polonya, Çekoslovakya, Macaristan, Romanya, Bulgaristan, Arnavutluk, Yugoslavya) Marksist-Leninist partiler siyasal iktidarı ele geçirmişlerdir.
  • Komünist partisinin büyük ölçüde oy alabildiği Çekoslovakya ve işgalden kurtuluşlarını Sovyet ordularına borçlu olmayan Yugoslavya ve Arnavutluk dışında komünist hareketin zayıf olduğu bu ülkelerde sosyalist rejimlerin kuruluşunda Sovyet askeri varlığı önemli pay sahibi olmuştur.
  • Savaşın yarattığı güç dengesi ve savaştan hemen sonra Sovyetler Birliği ile Batılı güçler arasında gerginleşen ilişkiler -soğuk savaş- Yugoslavya ve Arnavutluk dışında bu ülkelerin sürekli olarak Sovyetler Birliği’nin yörüngesinde kalmasına yol açmıştır. Yugoslavya Nazi işgaline karşı Yugoslav halklarının silahlı direnişini örgütlemiş olan Tito yönetiminde 1948 yılından sonra Sovyetler Birliğine karşı çıkmış ve ondan sonra da bağımsızlığını titizlikle korumuştur.
  • Arnavutluk da 1961 yılında Sovyetler Birliği’nden kopacaktır. Öteki altı ülke ise gerek ülke içi sosyalist uygulamalar, gerekse dış politika bakımından Sovyetlerin sadık bir izleyicisi oldular. Bu etkiden sıyrılmaya çalıştıklarında da hep Sovyet müdahalesi ile karşılaştılar.
  • Sovyetler Birliği 1953’te Doğu Almanya’ya ve 1956’da Macaristan’a askeri birlikler gönderdi. 1968’de ise yine Sovyetlerin öncülüğünde beş Doğu Avrupa ülkesi Çekoslovakya’daki yönetimi askeri bir müdahale ile değiştirdi.

♥ Arnavutluk’ta Enver Hoca önderliğindeki Milli Kurtuluş Cephesi 29 Kasım 1944’de iktidara gelerek Komünist idareyi kurmuştur.

Avrupa Dışında Komünizm’in Yayılması

Küba devrimi (1953–1959)

26 Temmuz 1953 Moncada Kışlası isyanıyla başlar,  1 Ocak 1959`da Batista`nın kovulması ve Santa Clara, Santiago de Cuba şehirlerinin Fidel Castro, Che Guevara, Raul Castro liderliğindeki isyancılar tarafından ele geçirilmesiyle son bulur. “Küba devrimi” terimi, aynı zamanda kısaca Batista`nın devrilmesi ve Marksist ilkelerin yeni Küba Hükümeti tarafından uygulanmasını da belirtir.

Çin Devrimi (1934–1949)

1934’te komünist devrimi amaçlayan Mao Tse-Dung’un kuvvetleriyle milliyetçi Çan Kay Şek arasında başlayan ve II. Dünya Savaşı’nı da kapsayan iç savaş, Mao Tse Dung 1949 yılında Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulduğunu ilan etmesiyle sonuçlanmıştır. Çin’de komünizm’in kurulması SSCB’nin Asya’da büyük bir müttefike kavuşmasını sağlamıştır.

Kuzey Kore Devrimi (1946–1948)

Kim İl Sung önderliğindeki komünistler 1946 yılında Kore İşçi Partisi’ni kurmuş, 25 Ağustos 1948 yılında hem güney hem de kuzey bölgelerinde yapılan genel seçimlerde Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti tüm Kore halkını temsil eden tek meşru devlet organı olarak kabul edilmiştir. Ancak daha sonra 1950 yılında başlayan Kore Savaşı sonunda Kore 38. enlem sınır olmak üzere Kuzey ve Güney Kore olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Kuzey Kore Komünist rejimi, Güney Kore ise demokrasi benimsenmiştir.

 2. SOĞUK SAVAŞ GELİŞMELERİ

A. DOĞU BLOKU’NUN KURULMASI

  • SSCB, Almanya’nın başlattığı Barbarossa Harekâtı’nı geri püskürterek Almanları durdurmuş ve 1944’ten itibaren Avrupa’nın içlerine doğru işgallere girişmişti. SSCB’nin Almanya’ya karşı savaştan çekilmesinden çekinen ve savaşın bir an önce bitmesini isteyen Müttefik Devletler ise SSCB’nin bu işgallerine tepkisiz kalmıştı. Savaşın sonuna kadar işgallerini sürdüren SSCB, Doğu Avrupa’nın önemli bir bölümünde egemenlik kurmayı başardı.
  • Kendisine sığınan komünistlerin ülkelerine geri dönmesini sağlayarak kendine bağlı komünist idarelerin kurulmasına ortam hazırladı. Böylece uydu devletler oluşturarak Doğu Bloku’nun oluşmasına zemin hazırladı.

Savaşın sonuna doğru 1945’te toplanan Yalta Konferansı’nda “Kurtulan Avrupa Hakkında Bildiri” yayınlanmış bu bildiriye Alman işgalinden kurtulan ülkelerde serbest ve demokratik seçimlerin yapılmasını kararı alınmıştı.

  • Yapılan seçimlerle kurulan hükümetlerde önemli bakanlık, silahlı kuvvet, mahkeme ve kitle iletişim araçları Sovyet yanlısı güçlerin eline geçti. 1947’ye gelindiğinde Macaristan, Bulgaristan, Romanya, Polonya ve Çekoslovakya’daki hükümetlere karşı muhalefetin tamamı tasfiye edilerek SSCB yanlısı siyasal düzen oluşturulmuş oldu.

Doğu Bloku İçinde Yaşanan Gelişmeler

  • Yugoslavya ve Arnavutluk’ta sosyalist rejimin kurulması diğer Doğu Avrupa ülkelerinden farklı oldu. Yugoslavya uzun süre Alman işgaline karşı koymuştur. Alman işgalinin sona ermesinden sonra komünist General Tito ülkenin kontrolünü ele geçirdi. Tito muhaliflerini ortadan kaldırarak Yugoslavya Federal Cumhuriyetini kurdu.
  • Arnavutluk’ta İtalya ve Almanya kuvvetlerine karşı başarılı mücadeleler verilmiş, Komünist Partisi’nden olan Enver Hoca, Arnavutluk devletinin başına geçerek komünist bir rejim kurmuştur.
  • Bu gelişmelerde SSCB’nin hiçbir yardımı ve tesiri olmamıştır. Bu nedenle Yugoslavya ve Arnavutluk, Moskova’ya karşı bundan sonra daha bağımsız bir tutum izlemiştir ve Moskova’nın etkisinde kalmamışlardır.
  • Çin’de milliyetçiler ve komünistler İkinci Dünya Savaşı’nda Japonya ile uzun süren savaşlarda birlikte hareket etmişlerdi. Savaşın sona ermesinden sonra ise ABD milliyetçileri desteklerken, SSCB’de komünist lider Mao Tse-Tung’a destek verdi. İç çatışmayı kazanan Mao Tse-Tung 1949 yılında Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurulduğunu dünyaya ilan etti.
  • Kore topraklarının kuzeyi SSCB, güneyi ise ABD askerî harekât sahası olarak Potsdam Konferansı’nda kabul edilmişti. Çünkü Japonya’ya karşı Kore’ye askerî yardım kararı alınmıştı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra tüm çabalara rağmen iki Kore birleştirilemedi. Güney Kore ABD, Kuzey Kore ise SSCB egemenliği altına girdi.
  • ABD, 1 Mayıs 1948’de Güney Küre’de seçimler düzenledi ve Güney Kore Cumhuriyeti kuruldu. SSCB de Kuzey Kore’de 1948 Ağustosunda bir seçim düzenledi ve onlar da kuzeyde, 9 Eylül 1948’de Kore Halk Cumhuriyeti’ni kurdular. Böylece SSCB kontrolünde Kuzey Kore’de komünist yönetim kurulmuş oldu.
  • Küba’da diktatör Batista’ya karşı, Fidel Castro ve Che Guevera önderliğinde komünist gruplar isyan hareketine yöneldiler. Sonunda Batista’nın diktatörlüğüne son verildi. Fidel Castro, Küba Devrimi ile devletin başkanı oldu.

a) Kominform (5 Ekim 1947)

Stalin, 5 Ekim 1947’de “Amerikan emperyalizminin bir aleti” olarak tanımladığı Marshall Planına (Avrupa Ekonomik Kalkınma planı) karşıt bir girişim olarak; SSCB, Polonya, Bulgaristan, Çekoslovakya, Romanya, Macaristan, Yugoslavya, Fransa, İtalya komünist partileri liderlerini bir araya getiren Kominform’u kurmuştur. Kominform, görünüşte Marshall Planı’na mukabele amacına yönelik bir adım olarak takdim edilmişse de, gerçekte amacı, dünya ve özellikle Avrupa Komünist hareketinin koordinasyonu ve Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı ertesinde lağvedilen 3. Enternasyonal’in fonksiyonlarını üstlenmekteydi.

b) COMECON (25 Ocak 1949) (Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi)

  • Sosyalist ülkeler arasında ekonomik işbirliği ve dayanışma amacıyla kurulan(25 Ocak 1949) ve Batı’da COMECON olarak adlandırılan uluslararası örgüt. 5–8 Ocak 1949’da Moskova’da yapılan görüşmelerden sonra kurulan CMEA’nın merkezi Moskova’dadır. Örgütün temel amaçları; ekonomik gelişme için uzmanlaşma ve işbirliğine dayalı planlar hazırlamak: hammaddelerin üretim ve dağıtımını yönlendirmek, üye ülkeler arasında ve öbür ülkelerle ticareti geliştirmek için ortak girişimde bulunmak; bilimsel ve teknik araştırmalarla işbirliği yapmaktır.
  • CMEA üyesi ülkeler tüm yeryüzündeki sanayi üretiminin 1/3’den ve ulusal gelirin 1/4’den fazlasını sağlamaktaydı. Yüzölçümü 25 milyon km2 olan üye devletlerin topraklarında yaklaşık 400 milyon kişi yaşamaktaydı.

c) Varşova Paktı (14 Mayıs 1955)

  • 14 Mayıs 1955’te S.S.C.B, Çekoslovakya, Bulgaristan, Macaristan, Polonya, Doğu Almanya ve Arnavutluk (1968’de çekildi) tarafından kurulmuştur. Kurulma amacı NATO saldırısına karşı Doğu Avrupa ülkelerini savunmaktır.
  • Varşova Paktı, Londra ve Paris Antlaşmaları ile Federal Almanya’nın NATO’ya girmesi ve NATO’ya bağlı olarak Batı Avrupa Birliği’nin kurulmasıyla Avrupa’da doğan ve giderek artan savaş tehlikesine karşı biçimlendi. Pakt kurucularına göre bu gelişmeler, barışsever devletlerin güvenliği bakımından bir tehdit oluşturuyor ve savunma sağlayıcı karşı önlemlerin alınmasını gerektiriyordu.
  • Varşova Paktını kuruluşunu izleyen süreçte, SSCB ile üye ülkeler arasında zincirleme bir biçimde ikili yardım anlaşmaları imzalandı. SSCB aynı zamanda Polonya, Macaristan, Romanya ve Demokratik Almanya ile 1956 Aralık – 1957 Mayıs döneminde bir dizi kuvvet statüsü anlaşması imzaladı. Aynı tür bir antlaşma, Çekoslovakya’yla 1968′de imzalandı. Anlaşmada uluslar arası ilişkilerde tehdit ve kuvvete başvurma kınanarak, üyelerin bunu önlemek konusunda gerekli tüm çabayı gösterecekleri belirtilmişti.

Varşova Paktının özellikleri

— Üyelerin ortak çıkarlarını ilgilendiren tüm sorunlarda birbirlerine danışacaklardır.

— Avrupa’da silahlı bir saldırı durumunda üyelerin tek tek ya da ortak bir biçimde kendilerini savunacaklardır

— Birleşik Komutanlık kurulacaktır.

— Siyasal Danışma Komitesi kurulacaktır.

— Üyelerin bu anlaşmanı amaçlarıyla herhangi bir uluslar arası bağlantıya girmeyecekleri ve girişimde bulunmayacaklardır.

— Tarafların birbirleriyle ekonomik ve kültürel ilişkilerini daha ileri boyutlarda bir dostluk ruhu içinde davranacaklardır.

— Bu sözleşmenin toplumsal ve siyasal sistemleri göz önüne alınmaksızın öteki tüm devletlere açıktır.

— Antlaşma 20 yıl geçerli olacaktır. Sürenin bitiminden bir yıl önce, anlaşmayı sona erdirme isteğinin belirtilmemesi durumunda, anlaşmanın 10 yıl daha uzayacaktır.

— Varşova Paktı’nın en yüksek siyasal organı Siyasal Danışma Komitesi’dir (CPC).

— Doğu ile Batı arasında ortak güvenlik sağlayan bir pakt yürürlüğe girince, Varşova Paktı’nın kaldırılması göz önüne alınabilir.

d) SSCB’nin Yayılmasına Karşı Tepkiler

** Yugoslavya’nın Kominform’dan Çıkarılması

  • Yugoslavya’nın Kominform’dan ve Moskova’dan kopmasında: Diğer uydu ülkelerde olduğu gibi, Sovyetler Yugoslavya’yı da tam manasıyla kontrolleri altına almak istemişler, fakat Yugoslav lideri Tito buna müsaade etmemiştir. Çünkü Yugoslavya’nın komünist rejim altına girmesi, Sovyet askerleri veya Sovyet Rusya’nın sayesinde değil, Tito ve “Partizan”larının Almanlara karşı yaptığı silahlı mücadele sonunda olmuştu. Diğer uydu ülkelere göre bu farklılık, Tito’ya, Moskova’ya karşı davranışında büyük bir bağımsızlık sağlamış ve Moskova da bunu hazmedememiştir.
  • Tito Yugoslavya’da kendi komünist rejimini kurduktan sonra Moskova’ya dayanmakla beraber, onun kendisine özgü tasarıları vardı. Tito, kendisini Balkanların bir lideri yapmak istiyordu. Bu amaçla, Bulgaristan, manya ve Macaristan ile çeşitli işbirliği anlaşmaları ve ittifak antlaşmaları imzalanmıştı. Tito, bu ülkeleri Belgrad etrafında toplamak ve hatta Yunanistan’da Markos galip geldiği takdirde Yunanistan’ı da katarak, bir Balkan Federasyonu kurmak istiyordu. Bu ise Sovyetleri ürküttü. Romanya ve Macaristan ile çeşitli işbirliği anlaşmaları ve ittifak antlaşmaları imzalanmıştı. Tito, bu ülkeleri Belgrad etrafında toplamak ve hatta Yunanistan’da Markos galip geldiği takdirde Yunanistan’ı da katarak, bir Balkan Federasyonu kurmak istiyordu. Bu ise Sovyetleri ürküttü.
  • Sovyetler, Tito’nun da aynen Sovyet komünizmini ve sistemini tatbik etmesini istemişler, Tito ise buna karşı gelerek, komünizmi Yugoslavya’nın milli şartlarına göre tatbik etme çabasında idi. Tito’nun bu hareketi, milletlerarası komünizm hareketinde ilk “milli komünizm” çabası olarak kabul edilebilir.

Çin – SSCB Anlaşmazlığı

  • SSCB’nin 1956 yılında Cominform’un kaldırılması kararını alması komünizmin dünya çapındaki zaferini isteyen komşu komünist devlet Çin Halk Cumhuriyeti ile Sovyetler Birliği’nin arasını daha da açmıştır. Bu Çin-Sovyet görüş ayrılığı 1967’de Muhafızların Pekin’deki Sovyet elçiliğini kuşatmasıyla patlak vermiştir. 1969’da da Çin – Sovyet sınırında anlaşmazlıklar yaşanmıştır.

Macaristan’da Tepkiler

  • Macaristan’da siyasal ve ekonomik düzene karşı ilk tepkiler 1953 yılında işçilerin başlattığı grev hareketleriyle ortaya çıktı. İmre Nagi’nin SSCB tarafından başbakanlıktan alınmasından sonra işçilerin tepkileri devam etti. 23 Ekim 1956’da Budapeşte’de 200.000 kişi büyük bir gösteri yaptı. Polisin kalabalığa ateş açmasıyla barışçı gösteriler bir anda ayaklanmaya dönüştü. Halk, silahlanmaya başladı. Ülkenin hemen her kentinde millî ihtilal komiteleri kurulmuştu.
  • Yeniden iktidara gelen Nagi’nin üst üste verdiği ödünler, ayaklanmayı durdurmaya yetmedi. SSCB, 30 Ekimde birliklerinin Macaristan’dan çekileceğini bildirmesine rağmen 31 Ekimde Budapeşte’yi kuşattı. Nagi, 1 Kasımda Varşova Paktı’ndan ayrılma kararını açıklayarak Birleşmiş Milletler aracılığıyla büyük devletlerin korumasını istedi. Bu gelişme üzerine SSCB birlikleri Budapeşte’yi işgal etti. Kısa sürede silahlı direniş bastırıldı. İşçilerin başlattığı genel grevin sona erdirilmesi ise birkaç haftayı aldı.
  • Düzenin sağlanmasından sonra geniş çaplı tutuklamalara girişildi. Çatışmaların sonunda 2500 Macar öldürülmüş, 13.000’i yaralanmış,

200.000’i de mülteci olarak vatanlarından kaçmak zorunda kalmışlardı. Binlerce Macar Sibirya’daki çalışma kamplarına ölüme gönderilmişlerdi. Macar Millî Ayaklanmasında Arnavutluk, Çekoslovakya, Bulgaristan SSCB’yi desteklemiş, Çin ise ayaklanmacıların haklı olduğunu savunmuştur.

Çekoslovakya’da Tepkiler

  • 1967 yılında Çekoslovakya Komünist Partisi Genel Sekreterliğine Alexander Dubçek’in getirilmesiyle “Prag Baharı” denilen olaylar başlamıştır. Dubçek’le başlayan “milli komünizm”, “insancıl komünizm” gibi liberal sayılabilecek hareketler Sovyetlerin 1968 Ağustosunda bu ülkeyi askerleriyle işgal etmesiyle sona ermiştir.

B. BATI BLOKU’NUN KURULMASI

a) Truman Doktrini 22 Mayıs 1947

  • 1946 yılında Sovyet Rusya üç ana yönde yayılma çabalarına girişmiştir. İran üzerinden Orta Doğu petrolleri ve Basra Körfezi’yle Hint Okyanusu, Türkiye üzerinden Boğazlar, Ege Denizi ve Doğu Akdeniz ve Yunanistan üzerinden Doğu Akdeniz.
  • Bu üç yönün geleneksel olarak İngiltere’nin hayati ilgi ve çıkar alanları olmasına karşı SSCB’ye durduracak güçten yoksun olması İngiltere’yi ABD’yi dünya siyasetine çekmek için hareketlendirdi.
  • İngiltere 1947 Şubatında Amerikan hükümetine, bir Türkiye ve diğeri de Yunanistan hakkında olmak üzere iki memorandum (muhtıra) verdi. Bu memorandumlarda, Türkiye’nin Batı savunması için önemi belirtilerek Türkiye’ye hem ekonomik ve hem de askeri yardım yapılması gerektiği, İngiltere’nin bu yardımları yapamayacağı ve hatta Yunanistan’daki askerlerini dahi geri çekmek zorunda bulunduğu ve dolayısıyla sorumluluğun Amerika’ya düştüğü belirtildi.
  • Bunun üzerine Başkan Truman Amerikan Kongresi’ne 12 Mart 1947 günü gönderdiği mesajında, Türkiye ve Yunanistan’a 400 milyon dolarlık askeri yardım yapılması için kendisine yetki verilmesini istedi. Bu mesajda Türkiye’nin toprak bütünlüğünün korunmasının Orta Doğu düzeninin korunması için bir zaruret olduğu belirtiliyor ve Türkiye ile Yunanistan’ın durumlarının birbirine bağlılığı şöyle anlatılıyordu:
  • Truman Doktrini savaş sonrası Amerikan dış politikasında, sonuçları günümüze kadar ulaşan, Amerika’nın Monroe Doktrini’ni terk ederek, SSCB’ye karşı aktif bir dış politika izlemesini sağlamıştır.

 b) Marshall Doktrini (Planı) Haziran 1947

  • Haziran 1947’de Harward Üniversitesinde bir konuşma yapan ABD Dışişleri Bakanı George Marshall, Avrupa ekonomilerini tekrar kalkındırmak için çok geniş kapsamlı bir program önerdi.
  • İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, ABD tarafından Avrupa ülkelerine yardımda bulunmak ve bu ülkeleri kısa zamanda geliştirip güçlenmelerini sağlamak amacıyla hazırlanan bir programdır.
  • Marshall Programı’nın başlıca iki amacı vardı. Birisi, sağlanacak dış yardımlarla Avrupa ülkelerinin yıkılan ekonomilerinin onarımına ve kalkınmalarının gerçekleştirilmesine katkıda bulunmak, diğeri de Komünizmin Batı Avrupa’daki yayılışına engel olmaktı.
  • SSCB’nin II. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa’ya karşı tehditlerinin artması üzerine ABD Dışişleri Bakanı George C. Marshall, Avrupa’ya programlı yardım yapılması önerisinde bulundu. Bunun üzerine bir Avrupa Onarım Programı (European Recovery Program) hazırlandı.
  • Marshall Programı, 1948 yılında Başkan Truman tarafından imzalanan bir kanun ile kabul edildi. Program dört yıllık bir süreyi kapsamaktaydı.
  • Avrupa ülkeleri aralarında gerekli işbirliğini gerçekleştirmek ve Marshall yardımlarını dağıtmak üzere Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü (OEEC)’nü kuruldu.
  • 17 Batı Avrupa ülkesinden her biri, 1948–1951 dönemini kapsayan bir plan hazırlayacak, ekonomisini toparlayacak, üretimini artıracak ve dış açığı azaltacak önlemler alacaktı.
  • Marshall Planı savaş sonrası dönem dünyada “Soğuk Savaş”ın başlangıç dönemidir. Dolayısıyla ABD, ne pahasına olursa olsun Komünizmin yayılışına set çekmek istiyordu.
  • Avrupa Onarım Programı’nın uygulandığı dört yıllık süre içerisinde ABD, Avrupa’ya 11,4 milyar $ yardım yaptı, bunun %90’i doğrudan hibe şeklinde idi. En fazla yardım alan ülkeler İngiltere (%24), Fransa (%20), Federal Almanya (%11) ve İtalya (%10) idi.

c) Batı Avrupa Birliği

  • 1948’de Komünistlerin Çekoslovakya’da iktidarı ele geçirmeleri, SSCB’nin yayılmacı siyasetini ve tehditlerini ortaya koyması bakımından Batılı devletler için bir alarm oldu.
  • Bu şartlar içinde, İngiltere ve Fransa ile Belçika, Hollanda ve Lüksemburg arasında, 4 Mart 1948 de Brüksel’de başlayan toplantı, 17 Mart 1948 de Batı Avrupa Birliği’ni kuran bir antlaşmanın imzası ile sona erdi.
  • Bu antlaşmaya göre beş devlet, aralarındaki her türlü işbirliğinden başka, taraflardan biri Avrupa’da bir silahlı saldırıya uğradığı takdirde, diğerleri her türlü vasıtalarla onun yardımına gideceklerdi.
  • Batı Avrupa Birliğine başlangıçta, İskandinav Ülkeleri de dâhil edilmek istenmişse de, bu ülkeler, Sovyetler Birliği ile komşulukları dolayısıyla, bu devleti kışkırtmak istememişler ve bu ittifaka dâhil olmaktan kaçınmışlardır.
  • Batı Avrupa Birliği Avrupa’daki Sovyet tehdit ve yayılmasına karşı alınmış ilk askeri tedbir olmuştur. Fakat Amerika’nın bu ittifak içinde olmayışı, Batı Avrupa Birliğini Sovyetler karşısında bir denge unsuru olmaktan yoksun bırakmıştır. Muhtemeldir ki, İskandinav ülkeleri de bunun için bu ittifaka katılmamışlardı. Lakin 1948 yılının gelişmeleri, Batılıları ve Amerika’yı, daha geniş bir ittifak sistemi kurmaya sevk edecek ve NATO ortaya çıkacaktır.

d) NATO

  • Marshall Planı ve Truman Doktrini, Sovyetlerin Orta Doğu ve Avrupa’da girişmiş oldukları yayılma faaliyetlerine karşı Birleşik Amerika’nın almış olduğu ilk tedbirlerdi. Fakat 1948 Berlin Buhranı’yla Sovyetlerle işbirliği yapma imkânı kalmadığı anlaşıldı. Çünkü şimdi Sovyetler, bir barış düzeninin kurulmasından ziyade, mümkün olduğu kadar geniş alanları komünist kontrolü altına sokmanın çabası içindeydi. İşte bu netice, Amerika’yı, Sovyetlere karşı Durdurma (containment) politikası takibine götürmüştür. Yani, Amerika bundan sonra Sovyet yayılmasını durdurmak için gerekli tedbirleri alacaktır ki, bu tedbirlerin en etkilisi 4 Nisan 1949 da kurulan NATO veya Kuzey Atlantik İttifakı olacaktır.
  • SSCB’ye karşı kurulan Batı Avrupa Birliği’nin bu devlete karşı tek başına yeterli olmayacağının görülmesi ABD’yi Monroe Doktrini politikasından döndürdü.
  • Senatör Vandenberg Nisan ayında Senatoya sunduğu bir karar tasarısında, Amerika Cumhurbaşkanına, Amerika’nın güvenliğini ilgilendiren ve karşılıklı yardıma dayanan “bölgesel ve diğer ortak anlaşmalara” katılma yetkisinin verilmesini istedi. Vandenberg’in bu teklifi 11 Haziran 1948 de Amerikan Kongresi tarafından kabul edildi ve bu karara bundan böyle Vandenberg Kararı denildi. Vandenberg Kararı, Amerika’nın 1823’ten beri tatbik etmekte olduğu Monroe Doktrinini terk ettiğini gösteriyordu.
  • Amerika, dış politikasında bu esaslı değişikliği yaptıktan sonra, Batı Avrupa Birliğini daha müessir ve geniş bir ittifak sistemi haline getirmek için Kanada ve Batı Avrupa ülkeleri ile temasa geçti ve bu temaslar ve müzakereler sonunda 4 Nisan 1949 da 12 Batılı ülke arasında, kısa adı ile NATO (North Atlantic Treaty Organization) denen Kuzey Atlantik İttifakı kuruldu. Antlaşmanın başında, bu ülkelerin, milletlerin, demokrasi ilkeleri ile kişi hürriyetleri ve hukuk üstünlüğüne dayanan hürriyetlerini ve ortak savunmaları ile barış ve güvenliklerini korumak için birleşmiş oldukları belirtiliyordu. İçlerinden birine yapılmış bir saldırı hepsine yapılmış sayılacaktı.
  • NATO’nun kuruluşu ile Sovyetlerin Avrupa’daki yayılması, o günden bugüne, durdurulmuştur. Lakin 1949’a gelinceye kadar da Avrupa’nın mühim bir kısmını sınırları içine katmışlar veya kontrolleri altına almışlardır. Sovyet Rusya, 1940–1945 yılları arasında Avrupa’da 450.000 Km. toprağı ve 24 milyon kadar nüfusu sınırları içine katmıştır. 1945–1948 yılları arasında ise, 1 Milyon Km. toprak ile 92 milyon nüfusu da kontrolleri altına almışlardır.
  • Türkiye ve Yunanistan’ın 1952 de, Batı Almanya’nın 1955’de ve İspanya’nın da 1982 yılında NATO’ya katılması ile NATO üyelerinin sayısı 16’ya yükselmiştir. 1997 Madrid Zirvesi ile birlikte de Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Polonya örgüte üye olmuşlar, böylece üye sayısı on dokuza ulaşmıştır.

♥ Günümüzde NATO’nun üye sayısı 26’dır.  Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Belçika, İngiltere, Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Danimarka, Estonya, Fransa Hollanda, İspanya, İzlanda, İtalya, Kanada, Letonya, Litvanya, Lüksemburg, Macaristan, Norveç, Polonya, Portekiz, Romanya, Slovakya, Slovenya, Türkiye, Yunanistan)

e) Avrupa Konseyi

  • 5 Mayıs 1949′da, Avrupalı 10 devletin katılımıyla kurulan birliktir. Bunlar: Belçika, İngiltere, Danimarka, Fransa, Hollanda, İrlanda, İsveç, İtalya, Lüksemburg ve Norveç’tir. Birliğin amacı, üye ülkelerin ortak mallarını ve ilkelerini koruma ve yayma; iktisadi gelişimlerini sağlamak amacıyla, aralarında daha sıkı bir işbirliği oluşturmaktır.
  • Konsey, esas olarak, üye ülkelerin hükümet temsilcileriyle, parlamento üyelerinden oluşmuştur. Buna ek olarak, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ile Avrupa İnsan Hakları Divanı da kuruldu. Bu iki komisyon da, Konsey’in merkezi olan Strazburg’ta çalışmaya başlamıştır. Türkiye, Avrupa Konseyi’ne 1949 yılında katıldı. Avrupa Konseyi’nin üye sayısı, kuruluşundan yirmi yıl sonra 18′e yükseldi.
  • Konsey’in çalışma alanları insan hakları, medya, hukuki işbirliği, sosyal dayanışma, sağlık, eğitim, kültür, spor, gençlik, yerel demokrasiler, sınır ötesi işbirliği, çevre ve bölgesel planlamadır.

f) Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu Schuman Planı (9 Mayıs 1950)

  • 9 Mayıs 1950’de Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman’ın Batı Almanya ve Fransa’da çelik ve kömür üretimini denetleyecek tek bir organ oluşturması ve bu ortaklığın diğer Avrupa ülkelerinin üyeliğine ve Birleşmiş Milletlerin işbirliğine de açık tutulması konusunda önerdiği plandır. Bu plan 18 Nisan 1951’de Batı Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, Lüksemburg ve İtalya Dışişleri Bakanlarının katıldığı Paris konferansında kabul edilmiş ve Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu kurulmuştur.
  • Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu 1958 Roma Antlaşmasıyla, “Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu”na (EURATOM) dönüştü.

g) Avrupa Ekonomik Topluluğu

  • Batı Avrupa Devletleri, 1948 yılında Avrupa Ekonomik İş Birliği Teşkilatı’nı kurdular. Bu teşkilatın ABD’nin Marshall Yardım Planı’nı düzenlemek, üyeler arasında serbest ticaret ortamı oluşturmak gibi görevleri vardır.
  • Avrupa devletleri bu bütünleşmeyle hem kendi ekonomik potansiyellerini birleştirerek bir Avrupa pazarı oluşturmak hem de Sovyetler Birliği’nin Batı’ya doğru yayılmasının engellenmesi yönünde önemli bir adım atmak istemişlerdi.
  • Birliğin asıl temeli ise 9 Mayıs 1950 tarihinde Fransız Dış İşleri Bakanı Schuman’ın yayımladığı bir bildiri ile atılmıştır. Ortak Pazar adı ile anılan AET’in kuruluşundan sonraki ilk on yıla geçiş dönemi adı verilmiştir. 1965 yılında “Füzyon Antlaşması” ile AET, Avrupa Kömür ve Çelik Birliği ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu’yla birleşerek Avrupa Topluluğu, Maastrich Antlaşması (1991) ile Avrupa Birliği adını almıştır.
  • 1 Ocak 1958’de yürürlüğe giren Roma Antlaşması, üye ülkeler arasında önce gümrük birliğini, yani malların gümrük vergisi ödenmeksizin üye ülkeler arasında serbestçe alınıp satılmasını öngörmüştü. Ancak Roma Antlaşması’nda nihai hedefi sadece ekonomik değil ortak tarım, ulaştırma, rekabet gibi diğer birçok alanda ortak politikalar oluşturulması, ekonomik politikaların yakınlaştırılması, ekonomik ve parasal birlik kurulması, ortak bir dış politika ve güvenlik politikası oluşturulmasıdır.
  • Bu amaca ulaşmak için AET Antlaşması, yürürlük tarihinden (1 Ocak 1958) itibaren 12 yıllık bir geçiş dönemi içinde malların, kişilerin, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaşımının sağlanmasını ve sosyal Avrupa’nın kurulmasını öngörmüştür. Geçiş döneminde ortak tarım ve ulaştırma politikaları saptanacak, üye devletlerin ekonomi politikaları ve gerekli ulusal mevzuatları yakınlaştırılacak ve rekabetin bozulmamasına ilişkin önlemler alınacaktır.

Roma Antlaşması 1957

a) Üye ülkeler arasındaki gümrük haklarının ve ticaret eşyalarının giriş ve çıkışına karşı kısıtlamalarının kaldırılması

b) Diğer ülkelere karşı ortak bir gümrük tarifesinin ve ticaret politikasının belirlenmesi

c) Üye ülkeler Arassında insanların, hizmetlerin ve sermayenin özgür geçişinin karşısındaki engellerin kaldırılması

d) Tarım alanında ortak bir politikanın belirlenmesi

e) Ulaşım alanında ortak bir politikanın düzenlenmesi

f) Ortak Pazarda rekabeti koruyan ve garantileyen bir rejimin kurulması

g) Üye ülkelerin ekonomik politikalarını koordine etmeyi ve ödemelerdeki eşitsizliğe çare bulmayı sağlayan usullerin uygulanması

h) Ortak Pazarın ilerleyişi için gerekli olan tedbirlerde ulusal yasaların yakınlaşması

ı) İşçilerin iş imkânlarının arttırılması ve yaşam seviyelerinin yükselmesine yardımcı olmak amacıyla bir Avrupa Sosyal Fonunun oluşturulması

i) Yeni kaynaklarının oluşturulmasıyla topluluğun iktisadi ilerlemesini kolaylaştırmaya yönelik bir Avrupa Yatırım Bankasının kurulması

j) Ticari muameleleri arttırmak, sosyal ve ekonomik gelişme için ortak çabaları takip etmek amacıyla deniz ötesi toprakların ve ülkelerin ortaklığı

C) ORTADOĞU’DAKİ GELİŞMELER

a) Süveyş Krizi

  • 23 Temmuz 1952’de Hür Subaylar Komitesi’nin yaptığı askeri darbeyle Yarbay Cemal Abdünnasır Mısır’ın yönetimini ele geçirmiştir.
  • Abdünnasır iktidara geldikten sonra Arap ülkeleri arasında bir kolektif güvenlik paktının, yani bir askeri ittifakın kurulması bir yandan da “İslam Kongresi” adı altında bir birlik kurulması için çalışmaktaydı. Bu gelişmelerle Nasır’ın gerçekleştirmek istediği şey, Doğu ve Batı blokları arasında bir “Üçüncü Blok” idi. Şüphesiz bu Blok’un başında Mısır ve Nasır bulunacaktı. Ancak Bağdat Paktı’nın kurulması Nasır’ın planlarını bozmuştu.
  • İsrail’le Gazze’de başlayan çatışmaları üzerine Mısır ABD ve İngiltere’den silah satın almak istemiş ancak bu reddedilince Çekoslovakya üzerinden SSCB’den silah satın alma yoluna gitmiştir.
  • Bu durum Amerika, İngiltere ve Fransa tarafından tepkiyle karşılandı. Bu arada Mısır için çok önemli bir proje olan Asvan Barajı için ABD ve Dünya Bankasından istenen kredi teklifinin Amerikan Senatosu tarafından engellenmesi Süveyş Buhranı’nı başlattı.
  • 1956 yılında Nasır, yıllık 100 milyon dolar geliri olan İngiliz – Fransız ortaklığındaki Süveyş Kanalı’nı millileştirdiğini ilan etti.
  • Bunun üzerine olaya Macaristan İhtilalleri’nden yüzünden SSCB’nin çok fazla müdahil olmadığını gören ABD, İngiltere ve Fransa, Süveyş’in Mısır’ın kontrolünden çıkarılması için birçok girişimde bulundu ancak başarılı olamadı.
  • Nasır’ın Süveyş’in milletlerarası kontrole bırakılması teklifini reddetmesi üzerine İngiltere, Fransa ve İsrail bir araya gelerek Süveyş’i ele geçirmek için bir plan hazırladı. Bu plana göre İsrail Mısır’a savaş açacak, İngiltere ve Fransa ise taraflar arasındaki savaşa son vermek için bölgeye asker çıkaracak ve kanalı ele geçireceklerdi.
  • Bu plan gereğince İsrail, 29 Ekim 1956 günü birdenbire Mısıra karşı saldırıya geçti. İngiltere ve Fransa taraflara verdikleri çatışmanın sona erdirilmesi ültimatomunun ardından Akdeniz üzerinden bölgeye asker çıkarmaya başladı.
  • İngiltere ve Fransa’nın amacı kanalı ele geçirmek ve Nasır’ı iktidardan indirmekti. Bu arada Polonya ve Macaristan Ayaklanmalarını bastırmaya başlayan SSCB İngiltere, Fransa ve İsrail’e savaşın hemen durdurulmasını isteyen mesajlar gönderdi.
  • SSCB Başbakanı Bulganin aynı gün Amerika Cumhurbaşkanı Eisenhower’a da bir mesaj göndererek, Amerika ve Sovyet Rusya’nın Mısıra ortak bir kuvvet göndererek savaşı durdurmalarını istiyor ve bu savaş durdurulmadığı takdirde bunun Üçüncü Dünya Savaşına gidebileceğini söylüyordu. Amerika ortak kuvvet teklifine şiddetle karşı geldi ve Sovyetler Mısıra asker gönderdiği takdirde Amerika’nın gereken tedbirleri alacağını bildirdi.
  • Amerikan hükümeti ve kamuoyu İngiltere ve Fransa’nın giriştiği bu saldırıyı tasvip etmemişti. Zaten bu devletler saldırı planlarını hazırlarken, Amerika’ya bir şey hissettirmemeye bilhassa dikkat etmişlerdi. Bu sebepten Amerika’nın tepkisi sert oldu. Fransa ve İsrail’e sert bir ihtarda bulunarak Mısır topraklarından çekilmelerini istedi. İki taraftan gelen bu ağır baskılar karşısında bu devletler daha ileriye gidemediler ve Mısırdan çekilmek zorunda kaldılar. Süveyş Kanalı da temizlenerek 1957 Martında dünya deniz trafiğine yeniden açıldı.
  • 1956 Süveyş buhranının en mühim neticesi, şüphesiz, Sovyet Rusya’nın Orta Doğudaki prestijini ve tesirini yok edilmek istenirken daha da artmış olmasıydı.

b) Suriye Bunalımı (1957)

  • II. Dünya Savaşı öncesinde Fransa’dan bağımsızlığını kazanan Suriye’de 1950’li yıllarda art arda hükümet darbeleri yaşanmıştır. Ancak 1955’ten sonra iktidara gelen Mısır lideri Cemal Abdün Nasır’la beraber SSCB’yle yakınlaşması komşularını rahatsız etmiştir.
  • Suriye’nin 1956 yılında SSCB ile yardım antlaşması imzalaması üzerine Türkiye, Irak, Ürdün, İsrail ve Lübnan tarafından tepkiyle karşılanmıştır.
  • Bu ülkelerin inancı Sovyetlerin şimdi Suriye’de bir “köprübaşı” kurdukları ve Suriye’nin bir “Moskova uydusu” haline geldiğiydi.
  • Bunun üzerine Amerikan Başbakanı Eisenhower ise, Başbakan Menderes’e gönderdiği mesajda, Suriye’nin bir saldırısı karşısında Türkiye Irak ve Ürdün’ün bu ülkeye karşı askeri bir harekâta girişmek zorunda kalması halinde, Amerika’nın kendilerine derhal silah yardımı yapacağını bildirdi.
  • Bu gelişmeler üzerine Türkiye’nin Suriye sınırına yığınak yaparak askeri tatbikatlar yapması Türkiye – Suriye ilişkilerini daha da gerginleştirdi.
  • SSCB’nin karşı baskılarını artırdığı dönemde ABD’nin Türkiye’ye büyük bir destek vermesi, Suudi Arabistan’ın Türkiye ile Suriye arasında arabuluculuk yapması, Ürdün kralı Hüseyin’in Suriye’ye karşı tavrını yumuşatması üzerine kriz çözüme kavuşmuştur.
  • Buhranın sona ermesinde rol oynayan bir başka sebep de, 14 Eylül 1957 de Suriye ile Mısır’ın imza ettikleri bir anlaşma ile 1 Şubat 1958’den itibaren Birleşik Arap Cumhuriyeti adı ile bir birlik kurmaya karar vermeleriydi.
  • Ancak iki devlet arasındaki bu birliktelik: Mısır’ın Suriye’yi kendine bağlı bir eyalet gibi görmesi, iki devletin sosyalizm anlayışının farklı olması üzerine zayıflamış, 1961 yılında muhafazakâr askerlerin Suriye’de yaptığı bir hükümet darbesiyle sonlanmıştır.

 c) Lübnan Bunalımı ( 1958)

  • 1957 Haziranında Lübnan’da yapılan genel seçimlere Cumhurbaşkanı Camile Chamoun’un hile karıştırarak kendisinin görev süresini 4 yıl daha uzatacak bir parlamento seçtirmesi ve Amerika’nın yayınladığı Eisenhower Doktrini’ni desteklemesi siyasal bir krize sebep olmuştur.
  • Hâlbuki yarısı Hıristiyan, yarısı Müslüman olan Lübnan halkının Müslüman-Arap kesimi esas itibariyle Nasır taraftarı idi ve Eisenhower Doktrinine aleyhtardı.
  • Lübnan halkının ikiye bölünmesinden sonra muhalif bir gazetecinin öldürülmesiyle olaylar Beyrut ve Trablus’ta (Tripoli) grevlere dönüştü.
  • Cumhurbaşkanı Chamoun, 13 Mayısta Amerika, İngiltere ve Fransa’ya başvurarak, bütün bu yapılanların bir yabancı (bilhassa Suriye’nin) müdahalesinin eseri olduğunu bildirdi ve bu sebeple Lübnan’a yardım yapılmasın istedi.
  • Bu arada Irak’ta monarşinin yıkılması ve Bağdat Paktı’nın zarar görmesi müdahale yanlısı olmayan ABD’nin fikrini değiştirdi. ABD yaklaşık 15.000 askeri Lübnan’a çıkardı.
  • ABD’nin baskıları üzerine Chamoun cumhurbaşkanlığının süresini uzatmamayı kabul etti. Genel Kurmay Başkanı Şahab’ın Lübnan parlamentosu tarafından cumhurbaşkanı seçilmesiyle buhran yatışmıştır.

d) Bağdat Paktı (Şubat 1955)

  • Fransa ve İngiltere’nin Ortadoğu’daki etkinliğini azalınca Sovyet Rusya’nın Orta Doğu’ya sızmasını önlemek maksadıyla Orta Doğu ülkeleri arasında bir ittifak kurma fikri, esasında Amerika’dan gelmiş, fakat fikir Türkiye tarafından gerçekleştirilerek, 1955 Şubatında Türkiye ile Irak arasında Bağdat’ta bir ittifak antlaşması imzalanmıştır. Nisan 1955’te İngiltere, Eylül 1955’te Pakistan ve Kasım 1955’te İran Bağdat Paktına katılarak, ittifak genişletilmiştir.
  • Ancak Irak dışındaki Arap ülkelerinin pakta katılmaması ve buna karşı Ortadoğu’nun; pakta katılanlar (Irak, İran ve Pakistan), karşı çıkanlar (Mısır, Suriye, Suudi Arabistan ve Yemen) ve tarafsız kalan (Ürdün ve Lübnan) ülkeler olmak üzere gruplaşması SSCB’nin işini kolaylaştırmış, paktın amacına ulaşmasını engellemiştir.
  • Amerika, Arap devletlerinin tepkisini fazla çekmemek için pakta resmen üye olmadı, ama üye devletlere askeri teknik ve ekonomik yardımda bulunacağını belirterek paktın güçlenmesine çalıştı. Sovyetler Birliği’nin tehdidine ve yayılmasına karşı, NATO ile SEATO’yu birleştiren Bağdat Paktı’nın kurulması Türk-Sovyet ilişkilerini daha da gerginleştirdi. Ayrıca, Irak hariç Arap devletleri ile Türkiye arasındaki münasebetler olumsuz bir seyir takip etmeye başladı.
  • Bu paktın kurulması Ortadoğu’nun liderliğinin Türkiye’ye geçmesi Arap dünyasını kendi çatısı altında toplamak isteyen Mısır lideri Nasır’ı endişelendirmiştir.
  • Nasır, paktın kurulmasından sonra batı aleyhtarlığını artırmış, SSCB ile ilişkilerini sıkılaştırmıştır. Buda Süveyş Krizine ortam hazırlamıştır.

 e) CENTO

  • Irak’ta yapılan askeri darbenin ardından monarşinin yıkılması üzerine 24 Mart 1959’da da Irak, Bağdat Paktı’ndan çekildiğini resmen açıkladı. Irak’ın ayrılmasından sonra Pakt’ın merkezi Ankara oldu. 18 Ağustos 1959’da da Bağdat Paktı’nın adı ‘Merkezi Antlaşma Örgütü” yani “CENTO” olarak değiştirildi.

Washington’da yapıldı. Örgüt, aslında savunma amacıyla kurulmuş olmasına rağmen; faaliyetlerini, üyeler arasında ekonomik, kültürel ve teknik işbirliği konularına yöneltti. ABD, örgüte daha fazla destek vermeye başladı. Bu şekliyle 20 yıl devam eden örgüt, 12 Mart 1979’da Pakistan’ın ve İran’ın ayrılması ile dağılma noktasına geldi. Türkiye, 13 Mart 1979’da, bu devletlerin CENTO’dan ayrılması kararlarını saygıyla karşıladığını ve bu durumda CENTO’nun bölgedeki işlevini fiilen kaybettiğini, örgütün ilgili anlaşma hükümleri gereğince sona erdirilmesi için gerekli işlemlerin yapılacağını açıkladı. Böylece, Bağdat Paktı’nın bir devamı şeklinde olan CENTO, hukuken olmasa bile fiilen sona ermiş oldu.

f) Eisenhower Doktrini (5 Ocak 1957)

  • ABD özellikle 1956 yılında ortaya çıkan Süveyş krizinden sonra Arap Dünyasında Batılı devletlerin imajının zedelendiğini bunun yerine SSCB’nin prestijinin arttığını anlamıştır.
  • Bu durumu düzeltmek için Başkan Eisenhower 5 Ocak 1957 de Amerikan Kongresine gönderdiği mesajda Süveyş Krizinden sonra SSCB’NİN Süveyş Kanalına ve Batı’nın Orta Doğu’daki petrol kaynaklarına hâkim olarak, bölgeyi siyasi kontrolleri altına almaya ve Batı Bloğuna bu sayede büyük bir darbe vurmaya yakın olduğunu belirtmiştir.
  • Bu şartlarda yapılacak iki şey vardı: Biri, bölge ülkelerinin ekonomik sıkıntılarının giderilmesine yardımcı olmak; diğeri de, ister ikili, ister toplu münasebetler yoluyla, bu ülkelere, komünizm hegemonyasının neler getirebileceğini anlatmak ve bunların komünizme karşı koymalarına yardım etmekti
  • Bu gerekçelerle başkan Eisenhower 5 Ocak 1957 de Kongreye gönderdiği ve Eisenhower Doktrini adını alan mesajda bütün bu hususları açıkladıktan sonra, Kongre’den kendisine aşağıdaki yetkilerin verilmesini istiyordu:

1) Bağımsızlığını korumak için ekonomik kalkınma çabası içine giren Orta Doğu ülkelerine ekonomik yardım yapmak.

2) Bunlardan isteyen ülkelere askeri yardım yapmak.

3) Bu ülkelerin istemeleri şartıyla, “milletlerarası komünizmin kontrolü altında bulunan bir ülkeden gelecek açık silahlı saldırılar karşısında, Amerikan silahlı kuvvetlerinin kullanılması

  • Eisenhower Doktrini iki bakımdan Amerikan dış politikası için mühim bir gelişmeyi ifade etmekteydi. Birincisi, Amerika’nın Orta Doğu ile bağlantı alanını bir hayli genişletmesidir. Her ne kadar Amerika Orta Doğu ile ilgisini ilk defa Truman Doktrini ile göstermiş ise de, Truman Doktrini sadece Türkiye ve Yunanistan’a ve yine sadece askeri yardım yapılmasını öngörmekteydi. Hâlbuki Eisenhower Doktrini, bütün bir Orta Doğu bölgesini içine alıyor ve Amerikan askerinin kullanılması suretiyle, bölgedeki ülkelerin komünizme karşı savunulmasını da üzerine alıyordu.

g) Ürdün Buhranı

  • Ürdün Kralı Hüseyin, Mısır ve Suriye ile birlikte Eisenhower Doktrinine ilk karşı çıkanlar arasında yer almakla beraber, bu doktrinden ilk faydalanmak isteyen kişi kendisi oldu.
  • 1948–1949 Arap-İsrail savaşı sırasında Filistin’den kaçan bir milyona yakın Filistinli Arap’tan yarım milyon kadarı Ürdün’e sığınmıştı ve bunların büyük çoğunluğu hararetli Nasır taraftarı idi. Nasır’ın Filistin’i tekrar kendilerine kazandıracağına inanıyorlardı.
  • Durum bu şekilde iken Ürdün’de 1956 Ekiminde yapılan seçimleri Nasırcılar kazandı ve Başbakanlığa Nabulsi geldi. Kral Hüseyin ile Başbakan Nabulsi arasında ilk günden başlayan sürtüşme, 1957 Nisanında tam bir çatışma içine girdi. Nabulsi, sol eğilimli Genelkurmay Başkanı Ali Abu Nuvar’la işbirliği yaparak Amman üzerine tank birlikleri sevk etmeye hazırlanırken, Kral tarafından Başbakanlıktan düşürüldü. Kral Hüseyin Nabulsi’yi bertaraf ederken, Amerika’nın ve Suudi Arabistan’ın da desteğini sağlamıştı.
  • 13 Nisan’da krala bağlı kuvvetlerle sosyalist subaylar arasında çatışmalar başladı. Olaya Mısır ve Suriye’nin de dâhil olması Başbakan ve Genel Kurmay Başkanı’nın Suriye’ye kaçması üzerine halk sokaklara döküldü ve grevler başladı.
  • Gelişmeleri endişe ile takip eden Amerika bütün ağırlığını Ürdün’ün yanına koydu. Amerika, bir yandan “Ürdün’ün bağımsızlık ve toprak bütünlüğünü hayati ehemmiyette telakki ettiğini” bildirirken, öte yandan da Akdeniz’deki Amerikan VI. Filosu 25 Nisanda Beyrut açıklarında demir atıyordu. İsrail’e de fırsattan yararlanmaması hususunda uyarıda bulunulmuştu.
  • Irak ve Suudi Arabistan da Ürdün’ün yanında yer aldılar. Hatta Irak hükümeti yayınladığı bir bildiride, Ürdün’de krallık rejiminin yıkılması halinde, Irakın Ürdün’e asker sokacağını açıkladı. Arap dünyasının üç monarşisi sıkı bir dayanışma içine girmiş bulunuyordu. Bu dayanışma Amerika’nın desteği ile birleşince, Kral Hüseyin karışıkları ve ülkesine yönelen tehlikeyi bertaraf etmeye muvaffak oldu ve iç kriz de böylece kapandı. Böylece Ürdün Eisenhower Doktrini2nden yaralanan ilk ülke oldu.

h) İsrail’in Kurulması ( 1948)

  • XIX. yüzyılda iyice ortaya çıkan Yahudi Devleti’nin kurulmasıyla ilgili fikirler Yahudi asıllı Macar gazeteci Teodor Herzl tarafından kurulan Dünya Siyonist Örgütü’yle iyice güçlenmişti. Bu örgüt 29 Ağustos 1897’de İsviçre’de Basel’de ilk toplantısını düzenlemiş ve bu kongrede Yahudilerin Filistin’de bir “yurt” edinmesi kararı alınmıştı. Filistin, Osmanlı Devleti toprakarı içerisinde yer almaktaydı. Bu nedenle Dünya Siyonist Örgütü Başkanı Theodor Herzi, Yahudilerin Filistin’e Osmanlı Devleti’nin dış borçlarını ödemeyi önermiş ancak istediği sonucu alamamıştı.

SULTAN ABDÜLHAMİD’DEN HERZL’E TARİHİ CEVAP

“Ona söyleyin (Herzl’e) bu meselede ikinci bir adım atmasın. Ben bir karış dahi olsa toprak satmam, zira bu vatan bana değil, milletime aittir. Milletim bu imparatorluğu kanlarını dökerek kazanmışlar ve yine kanlarıyla mahsuldar kılmışlardır. O, bizden ayrılıp uzaklaşmadan tekrar kanlarımızla örteriz. Benim Suriye ve Filistin alaylarımın efradı birer birer Plevne’de şehit düşmüşlerdir. Bir tanesi dahi geri dönmemek üzere hepsi muharebe meydanında kalmışlardır. Türk imparatorluğu bana ait değildir, Türk milletinindir. Ben onun hiçbir parçasını vermem. Bırakalım, Yahudiler milyarlarını saklasınlar, benim imparatorluğum parçalandığı zaman onlar Filistin’i hiç karşılıksız ele geçirebilirler. Fakat yalnız bizim cesetlerimiz taksim edilebilir. Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına müsaade edemem.”

  • İsrail Devleti’nin kurulmasında Balfour Deklarasyonu oldukça önemli bir paya sahiptir. Lord Arthur Balfour, 2 Kasım 1917 tarihinde uluslararası Siyonist hareketin liderlerinden olan Lord Rothschild’e bir mektup göndererek,

Filistin topraklarında bir Musevi devleti kurulması konusunda İngiliz hükümetinin destek vereceğini bildirmiştir.

Dışişleri Bakanlığı,

“Yahudi Siyonist beklentilerle uyum gösteren aşağıdaki bildirinin majestelerinin hükûmeti (İngiliz hükûmeti)) tarafından bakanlar kuruluna sunulduğunu ve kabul edildiğini bildirmekten zevk duyarım. Majestelerinin hükûmeti, Filistin’de Yahudi halkı için ulusal bir yurt kurulmasının lehindedir ve bu amaca ulaşılması için gerekenleri elinden geldiğince yapacaktır. Filistin’de bulunan Yahudi olmayan toplumların medeni ve dinî haklarına yönelik hiçbir tarafgirlik ve herhangi bir ülkedeki Yahudilerin sahip olduğu haklara ve siyasi konuma halel getirilmesine meydan verilmeyeceğinin bilinmesi gerekir.”

  • İngiltere, Filistin’deki durumun daha kötüye gitmesini önlemek için 1939 yılında, Filistin’e yapılacak Yahudi göçlerini çok sınırladı. Fakat bu sefer Avrupa’nın çeşitli yerlerinden Yahudiler Filistin’e kaçak olarak girmeye başladılar. Bu kaçak göçleri Haganah adlı gizli bir teşkilat organize ediyordu. Filistin’deki İngiliz kuvvetleri bu kaçak göçleri önlemeye çalışınca İngiliz askerleri ile Yahudiler arasında silahlı çatışmalar çıktı. Bu çatışmalarda Irgun adlı Yahudi tedhiş teşkilatı aktif bir rol oynamakta idi.
  • II. Dünya savaşı biter bitmez ABD başkanı Truman, İngiliz hükümetine başvurarak 100.000 Musevi’nin derhal Filistin topraklarına gönderilmesini talep etti.
  • İngiltere bir süre uğraştıktan sonra, Filistin’den yakasını kurtarmaya karar verdi ve 2 Nisan 1947 de meseleyi Birleşmiş Milletlere götürdü. Meseleyi ele alan Genel Kurul, iki haftalık müzakerelerden sonra, Filistin meselesine bir çözüm bulması için bir özel komisyon kurdu. Bu komisyona büyük devletler sokulmamıştı.
  • B.M. Filistin Komisyonu, 16 Haziran–24 Temmuz tarihleri arasında bizatihi Filistin’de yaptığı incelemelerden sonra, Ağustos ayında raporunu yayınladı. Bu raporda Komisyon, oybirliği ile, Filistin’in bağımsızlığını teklif ediyordu. Lakin bu bağımsızlık nasıl olacaktı? Bu noktada Komisyon ikiye ayrıldı. Kanada, Çekoslovakya, Guatemala, Hollanda, Peru, İsveç ve Uruguay’ın desteklediği çoğunluk teklifine göre, Filistin Araplarla Yahudiler arasında taksim edilmeli ve iki ayrı bağımsız devlet kurulmalıydı. Kudüs şehri ise milletlerarası statüye sahip olmalıydı. Hindistan, Yugoslavya ve İran tarafından desteklenen azınlık teklifine göre de,

Filistin, Yahudi ve Arap devletlerinden meydana gelen federal bir devlet olmalıydı. Yahudiler çoğunluk planını, Araplar ise azınlık planını tuttular. Çünkü Araplara göre, azınlık planı veya teklifi, Filistin’in toprak bütünlüğünü korumaktaydı.

  • Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 27 Kasım 1947’de, Filistin Komisyonunun çoğunluk teklifini benimsedi ve 13 aleyhe ve 10 çekimsere karşı, 33 oyla Filistin’in Araplarla Yahudiler arasında taksimine karar verildi. Fakat karara göre, Filistin’de kurulacak Yahudi ve Arap devletleri arasında bir ekonomik birlik kurulacak ve Kutsal Kudüs şehri de milletlerarası statüye sahip olacaktı.
  • Genel Kurulunun taksim kararı bütün Arap dünyasında tepki ile karşılandı. Arap ülkeleri 17 Aralık 1947 de Kahire’de yaptıkları toplantıda, Filistin’in taksimi kararını önlemek için savaşa gitme kararı aldılar.
  • B.M. kararı üzerine İngiltere yaptığı bir açıklamada, 15 Mayıs 1948’den itibaren Filistin’deki bütün kuvvetlerini çekeceğini ilan etti ve Nisan 1948’den itibaren kuvvetlerini çekmeye başladı. Bu çekme işinin tamamlanmasından bir gün önce de, David Ben Gurion başkanlığında 14 Mayıs 1948 günü Tel-Aviv’de toplanan Yahudi Milli Konseyi, İsrail Devleti’nin kuruluşunu ilan etti.
  • İsrail Devleti kurulur kurulmaz, Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak orduları 15 Mayıstan itibaren İsrail’in üzerine yürümeye başladılar. Birinci Arap-İsrail savaşı başlamıştı. İşin ilginç tarafı, Amerika yeni İsrail devletini 14 Mayıs günü tanıdığı halde, Sovyet Rusya Arap-İsrail savaşının çıkmasından iki gün sonra tanıdı. Yani Sovyetler açıkça Araplara karşı cephe almıştı.
  • 1948–49 Arap-İsrail Savaşı bir yıl kadar sürdü. İsrail‘in ancak 75.000 kişilik muntazam bir ordusu olmasına ve beş Arap devletinin saldırısına uğramasına rağmen, Araplar her yerde ağır yenilgiye uğradılar. İçlerinde en iyi savaşanı Ürdün ordusu oldu.
  • Savaş çıktığı andan itibaren Birleşmiş Milletler de bir ateşkes sağlamak için taraflar arasında aracılık çabalarına girişti. Bu çabalara, Arapların beceriksizliği ve yenilgileri de eklenince Arap ülkeleri için İsrail ile ateşkes imzalamaktan başka çare kalmadı. İsrail-Mısır ateşkes anlaşması 24 Şubat 1949 da Rodos’ta, İsrail- Lübnan ateşkes anlaşması 23 Mart 1949 da Ras-en Nakura’da, İsrail-Ürdün ateşkesi 3 Nisan 1949 da Rodos’ta ve İsrail-Suriye ateşkesi de 20 Temmuz 1949 da Manahayim’de imzalandı. Irak’ın İsrail ile sınırı olmadığı için herhangi bir ateşkes anlaşması imzalaması da söz konuşulmadı.
  • İsrail Araplarla yaptığı muharebelerde çok başarılı olduğu için, ateşkes anlaşmalarının çizdiği fiili sınırlar içindeki İsrail toprakları, Birleşmiş Milletlerin taksim kararında kendisine verilenden çok genişti. İsrail Filistin topraklarının hemen hemen dörtte üçünü ele geçirdi. Keza, taksim kararına göre, Kudüs şehri milletlerarası statüye sahip olacağı halde, savaşın sonunda yarısı İsrail’in eline geçti, yarısı da Ürdün’de kaldı. 1967 savaşında İsrail Kudüs’ün diğer yarısını da ele geçirecektir.

Arap-İsrail Savaşı’nın Sonuçları 1948–1949

  • Savaş Filistin’de yaşayan bir milyon kadar Arap’ı yerinden yurdundan etmiş ve bir Mülteciler Meselesi ortaya çıkmıştır.
  • Arap ülkeleri içinde en kuvvetli orduya sahip olduğu sanılan Mısırın, savaşta en ağır yenilgiye uğrayanlardan olması, Mısır’da monarşinin, yani Kral Faruk rejiminin devrilmesine ortam hazırlamıştır.
  • Küçük bir İsrail ordusu karşısında beş Arap devletinin askeri gücünün yenik duruma düşmesi, Arap dünyasında “milliyetçilik” duygusunu güçlendirmiş ve bir Arap Milliyetçiliği hareketi ivme kazanmıştır.
  • Savaşın sonunda barış antlaşması yapılmaması ilerde Arap – İsrail Savaşlarının tekrar çıkmasına ortam hazırlamıştır.

Amerika, İngiltere ve Fransa, 25 Mayıs 1950 de bir Deklarasyon yayınlayarak, Arap ülkelerine ve İsrail’e, ancak bunların iç güvenliklerinin gerektireceği kadar silah satacaklarını ve bunu da, bu silahların başka bir devlete karşı kullanılmaması şartı ile yapacaklarını bildirdiler. Kısacası, Batılılar Orta Doğuya bir silah ambargosu tatbik etmişlerdir.

D) UZAKDOĞUDAKİ GELİŞMELER

  • Avrupa’da NATO’nun ve dolayısıyla Doğu ve Batı blokları arasında dengenin kurulması üzerine, bu iki blok arasındaki çatışmalar ve soğuk savaş gelişmeleri, Avrupa’dan Uzak Doğuya kaymıştır.
  • Bu bölgede oldukça etkin konumda olan SSCB ve Çin’i rahatsız eden iki konu vardı. Bunlardan biri, Amerika’nın güney Kore’de bulunması diğeri de Fransa’nın da hala güney-doğu Asya’da, yani Hindiçin’inde bulunması ve Amerika’nın da Fransa’yı desteklemesiydi. Bunun içindir ki, 1950–1954 arasında Uzak Doğu çatışmalarının iki temel gelişmesi Kore Savaşı ile Hindiçini Savaşı olmuştur.

 a) Çin Halk Cumhuriyeti’nin Kuruluşu

  • Eylül 1949’da Mao’nun yönetimi ele geçirmesi ile Çin’de komünist yönetim iş başına geldi. Çin’in dış siyasetini ve uluslararası politikayı etkileyen bu durumu fırsat bilen SSCB, Çin’i hemen tanıyarak otuz yıllık dostluk ve ittifak antlaşması imzaladı. Böylece Doğu Bloku önemli bir müttefike kavuştu.
  • Çin, ideolojisine uygun dış politika izleyerek ABD’ye karşı Kore Savaşı’na girdi. 1956 Süveyş Krizinde Batılı devletlere karşı Mısır’ı destekledi. Ancak daha önce değinildiği üzere 1960’lardan itibaren SSCB ile ilişkiler bozulmaya ABD ile ilişkiler normalleşmeye başladı. Bu dönemde Çin’le Hindistan arasında sorunlar başladı.
  • Çin’in giderek güçlenmesi, Çin’in Hindistan sınır bölgesindeki Nepal, Bhutan ve Tibet’te ideolojisini yaymak istemesi ve Hindistan – Pakistan arasındaki sorunlarda Pakistan’ı desteklemesi Hindistan’ın Çin’e karşı cephe almasına yol açtı.
  • Çin, Malaya’da İngilizler ve Çin Hindi’nde (Vietnam, Laous, Tayland, Kamboçya) Fransızlarla mücadele eden devrimci gruplara ve Vietnam Savaşı’nda ABD’ye karşı komünist Kuzey Vietnamlılara destek oldu. 1972’de BM’ye tekrar üye olarak uluslararası alanda Batılı devletlerle ilişkilerini güçlendirmeye başladı.

 b) Kore Savaşı

  • 1945 Mayısında Amerika ile Sovyet Rusya arasında yapılan bir anlaşmaya göre, savaş bittikten sonra Kore, Birleşik Amerika, Sovyet Rusya, İngiltere ve Çin’in ortak vesayeti altına konacaktı.
  • 1945 Temmuzundaki Potsdam Konferansında da Sovyet Rusya Uzak Doğu savaşına katılmaya karar verince, askeri harekât bakımından Kore toprakları 38’inci enlem çizgisi ile ikiye ayrıldı ve bu çizginin kuzeyi Sovyet, güneyi de Amerikan askeri harekât sahası olarak kabul edildi.
  • Fakat Sovyetler hemen Japonya’ya savaş ilan edip Uzak Doğu savaşına girmediler. Lakin ne zaman Amerika Hiroshima ve Nagasaki’ye atom bombalarını attı, o zaman Sovyetler hemen Japonya’ya savaş ilan edip, askerlerini Kuzey Kore’ye soktular ve 38’inci enlem çizgisine kadar ilerlediler. Böylece Kore, savaşın sonunda, kuzeyi Sovyet, güneyi Amerikan işgali altında olmak üzere fiilen ikiye bölünmüş oluyordu.
  • Amerikan-Sovyet müzakereleri, öte yandan Birleşmiş Milletlerin çabaları, iki Kore’nin birleşmesini sağlayamadı.
  • Bunun üzerine Amerika, 10 Mayıs 1948 de güney Kore’de seçimler düzenledi ve bunun neticesinde de Syngman Rhee’nin başkanlığında Güney Kore Cumhuriyeti kuruldu.
  • Sovyetler de Kuzey Kore’de 1948 Ağustosunda kendilerine göre bir seçim düzenlediler ve onlar da kuzeyde, 9 Eylül 1948 de Kore Halk Cumhuriyeti’ni kurdular.
  • Kore Asya’nın stratejik bir bölgesiydi. Asya’ya ayak basmak için gayet avantajlı bir tramplen durumundaydı. Güney Kore’de ve Japonya’da Amerikan Kuvvetlerinin bulunduğu göz önüne alınınca, Amerika’nın stratejik bakımdan kuvvetli bir durumda olduğu açıktı. Sovyetler, komünistler Çin’de duruma hâkim oluncaya kadar bu duruma tahammül gösterdiler. Fakat Çin 1949 sonunda komünist rejimin idaresi altına girince, Sovyetlerin Asya’daki kuvvet pozisyonları iyice güçlenmiş oluyordu.
  • Bunun üzerine SSCB Amerika’yı Asya kıtasından atmak için Moskova’nın talimatı ile Kuzey Kore kuvvetleri 25 Haziran 1950 sabahından itibaren Güney Kore’ye karşı saldırıya geçti. Saldırının bütün sınır boyunca yapılması her şeyin önceden planlandığını gösteriyordu.

Kore Türk Tugayı, Tuğgeneral Tahsin Yazıcı komutasında, 12 Ekim 1950’de Kore’ye gitmiş ve savaşta kendisine verilen görevleri üstün başarı ile yerine getirmiştir. Böylece Türkiye Devleti fiilen Kore Savaşına katılmıştır. (Türk askeri Kunuri denilen yerde büyük başarı kazanmıştır.)

  • Amerika Birleşmiş Milletleri derhal harekete geçti. Güvenlik Konseyi, Birleşmiş Milletler Antlaşması hükümleri gereğince, Güney Kore’nin yardımına gönderilmek üzere, çeşitli milletlerin askerlerinden meydana gelen, fakat esas yükü Amerika’nın sırtlandığı bir Birleşmiş Milletler Kuvveti teşkil etti. Bu kuvvetin komutanlığına Amerikalı General Mc Arthur getirildi.
  • 1950 Haziranında başlayan Kore savaşı, 1953 Temmuzunda Panmunjom Mütarekesinin imzası ile neticelenmiştir. Bu mütarekeyle Kuzey ve Güney Kore arasındaki sınır yine 38’inci enlemdi.

ABD strateji uzmanlar Avrupa’da bir savaş çıkacak olursa, Sovyet Rusya’ya yak›n üslere gerek olduğunu, bunun için de Türkiye’nin NATO’ya alınması gerekliliğini ifade etmişlerdir.

Sonuçta 1951 yılında Kanada’nın başkenti Ottowa’da toplanan NATO Bakanlar Konseyi oy birliği ile Türkiye’nin NATO’ya alınmasına karar verdi.

  • Bu üç yıllık süre içinde taraflardan hiç biri kesin bir üstünlük gösterip zafere gidememiştir. Çünkü1950 Ekiminden itibaren Komünist Çin, gönüllü adı altında gönderdiği silahlı kuvvetleri ile Kore Savaşına dâhil olmuştur. Bununla beraber, ne Sovyet Rusya ne Çin ne de Amerika, bu savaşı Kore’nin sınırlarının dışına taşırmamaya dikkat etmişlerdir. Zira yanlış bir hareket dünya savaşına yol açabilirdi.

c) SEATO (8 Eylül 1954) (Güneydoğu Asya Antlaşma Teşkilatı)

  • Vietnam Savaşı Amerika’yı, Kore Savaşından sonra almaya başladığı savunma tedbirlerini daha da kuvvetlendirmeye sevk etti. Bu savaş, güneydoğu Asya’nın karşı karşıya bulunduğu tehlikeyi açıkça gösterdiği gibi, bölgenin stratejik ehemmiyetini de arttırmıştı. Bu bölge komünizmin kontrolü altına düştüğü takdirde, Sovyet Rusya ve Çin Singapore ve Malacca Boğazına da hâkim duruma geçerlerdi ki, bu da Pasifik Okyanusu’nun savunması açısından büyük mahzurlar ortaya çıkarırdı.
  • Amerika’nın bu bölgeyi korumak istikametinde attığı ilk adım, şimdi tam bağımsızlıklarını kazanmış bulunan Tayland, Laos, Kamboçya ve Güney Vietnam’a askeri ve ekonomik yardımlarını arttırmak oldu.
  • İkinci adım, SEATO veya Manilla Paktı denen Güney- Doğu Asya Antlaşma Teşkilatı (South East Asia Treaty Organization)nın kurulmasıdır.
  • Bu kollektif savunma sistemi, Eylül 1954 de, Amerika İngiltere ve Fransa ile Uzak Doğu ülkelerinden Yeni Zelanda, Avustralya, Filipinler, Tayland ile Pakistan’ın katılması ile kurulmuştur.
  • SEATO’nun imzası ile Amerika Sovyet Rusya ve müttefiki Çin etrafında, Avrupa’nın Atlantik kıyılarından Pasifiğe kadar uzanan bir ittifaklar çemberi meydana getirmiş oluyordu.
  • Bu arada Amerika Komünizm’i benimseyen Çin’e karşı 2 Aralık 1955 de Milliyetçi Çin (Formosa) hükümeti ile de bir ittifak imzaladı. SEATO antlaşması gibi, bu ittifakın da süresi yoktu.

E) SÖMÜRGECİLİĞİN SONA ERMESİ

1) ASYA

Hindistan

  • 18 yüzyılın ikinci yarısından itibaren İngiliz sömürgesi olan Hindistan’da Mahatma Gandi liderliğindeki bağımsızlık mücadelesi 1917’de başladı. Gandi gibi Batıda okumuş aydınlar tarafından yönlendirilen mücadele İngilizlerin bazı bölgelere kısmi özerklik vermesine rağmen devam etti. 1935’te yeni bir anayasa hazırlandı. Bu anayasa ile eyaletlerde bütün yönetim yetkileri Hintli yöneticilere bırakıldı. 30 milyon kadar Hintliye seçme hakkı tanındı.
  • Gandi, Hindistan Ulusal Kongresi’nin liderliğini üstlenerek ülke çapında yoksulluğun azaltılması, kadınların serbestîsi, farklı din ve etnik gruplar arasında kardeşlik, kast ve dokunulmazlık ayrımcılığına son, ülkenin ekonomik yeterliliğine kavuşması ve en önemlisi olan Swaraj yani Hindistan’ın yabancı hâkimiyetinden kurtulması konularında ülke çapında kampanyalar yürüttü.
  • Gandi, Hindistan’da alınan Britanya tuz vergisine karşı 1930’da yaptığı 400 kilometrelik Gandi Tuz Yürüyüşü ile ülkesinin Britanya’ya karşı başkaldırmasına öncülük etti. 1942’de Britanyalılara açık çağrıda bulunarak Hindistan’ı terk etmelerini istedi.
  • 1945 yılında II. Dünya Savaşı’ndan oldukça yıpranmış şekilde çıkan İngilizler, yeni bir anayasa hazırlanmasına karar vererek, kurucu meclis ve geçici bir hükûmeti kurulmasını kabul etti.
  • 1946’da Hint Yarımadası’nda Hindistan ve Pakistan adlarında iki bağımsız “dominyon” kurulması kararlaştırıldı. 15 Ağustos 1947’de İngiltere’nin Hindistan’dan çekilmesi ile Hindistan, bağımsızlığını kazandı ve İngiliz Uluslar Topluluğunun bir üyesi oldu.
  • Hindistan bağımsızlığını kazandıktan sonra Doğu ve Batı bloklarına katılmayarak Bağlantısızlar Blokuna dahil oldu. Keşmir Meselesinde çatışma yaşadığı Pakistan’ın Çin tarafından desteklenmesi üzerine SSCB ile ilişkilerini güçlendirdi. Soğuk Savaş’ın ardından ABD’ye yakınlaştı.
  • Bugün kalabalık nüfusu ve askerî gücüyle önemli bir ülke hâline gelen Hindistan, buna rağmen kişi başına düşen millî gelir açısından hızlı bir büyüme gösterememiştir. Ülkede toplumsal, dinî, bölgesel nitelikli çatışmalar hâlâ devam etmektedir. Hindistan, yaşadığı sorunlara rağmen günümüze kadar demokratik hükûmeti şeklini korumuştur.

 Pakistan

  • Hindistan’ın bağımsızlık mücadele sırasında Hindistan Müslümanları da Hintlilerden ayrı bir yönetim kurma düşüncesini dile getirerek 23

Mart 1940’ta Lahor’da “Müslümanlar Birliği Cemiyeti Kongresini” topladı. Kongrede Hindistan’dan ayrı bir Pakistan devletinin kurulması kararlaştırıldı. Bu hareketin liderliğini Muhammed Ali Cinnah üstlendi.

  • 14 Ağustos 1947’de İngiliz askerlerinin Hindistan’ın kuzeyinden çekilmesi ile Müslümanların çoğunlukta olduğu bölgeler -İngiliz Uluslar Topluluğu (Commonwealth) içinde ve dominyon statüsünde- Pakistan adı ile kuruldu.
  • Ancak bu devlet, Kuzey Hindistan’ın doğu ve batısında birbirinden çok uzakta iki bölümün birleşmesinden meydana geliyordu. 1971 yılında çıkan iç savaşın sonunda Doğu Pakistan Bangladeş adıyla yeni bir devlet hâline geldi.
  • Hindistan ve Pakistan’daki bağımsızlık mücadelesi bölge ülkeleri üzerinde etkisini göstermiş; Seylan, Birmanya ve Malezya İngiltere’den; Endonezya Hollanda’dan; Vietnam, Laos ve Kamboçya, Fransa’dan bağımsızlıklarını kazanmışlardır.
  • II. Dünya Savaşı sırasında ABD ve İngiltere tarafından yayınlanan Atlantik Sözleşmesi’nde Afrika’daki sömürgeciliğin son bulduğu ortaya konulmuş, İtalya’nın Libya ve Etiyopya’dan çıkarılmasıyla bu fikir hayata geçirilmeye başlamıştı.

Mahatma Gandi (1869 – 1948)

Hindistan Bağımsızlık Hareketi’nin siyasi ve ruhsal lideri Gandhi 2 Ekim 1869 günü Porbandar’da dünyaya gelmiştir. Gandi, Hindistan ve dünyada, yüce ruh anlamına gelen mahatma ve baba adlarıyla anılır. Hindistan’da resmî olarak “ulus’un Babası” ilan edilmiştir ve doğum günü olan 2 Ekim “Gandhi Jayanti” adıyla millî tatil olarak kutlanır. Birleşmiş Milletler de 2007’de 2 Ekim gününü “Dünya şiddete Hayır Günü” ilan etmiştir. Gandhi, Ahmedabad Üniversitesinde okudu. Londra’da hukuk öğrenimi yaptı, sonra avukatlığa başladı. 1893’ten 1914’e kadar Güney Afrika’da oturdu ve bu ülkede yaşayan 150.000 Hintlinin haklarını savundu. Afrika’dan Hindistan’a döndükten sonra, halkı, baskıcı vergilendirme politikasına ve yaygın ayrımcılığa karşı protesto etmeleri için örgütledi. Hindistan Ulusal Kongresinin liderliğini üstlenerek ülke çapında yoksulluğun azaltılması, kadın hakları, farklı dinî ve etnik gruplar arasında kardeşlik, kast ve dokunulmazlık ayrımcılığına son verilmesi, ülkenin ekonomik yeterliliğine kavuşması ve en önemlisi Hindistan’ın yabancı hâkimiyetinden kurtulması konularında ülke çapında kampanyalar yürüttü. Gandhi, 30 Ocak 1948’de Brahman tarafından öldürüldü.

  • II. Dünya Savaşı’nın sona erdiği 1945’te Afrika’da ancak Fas, Mısır, Liberya ve Britanya Uluslar Topluluğuna bağlı olan Güney Afrika bağımsızlığa sahipti. Ancak II. Dünya Savaşı’ndan Afrika’yı sömürgeleştiren Avrupa devletlerinin oldukça yıpranmış şekilde çıkması, milliyetçiliğin yayılması ve Afrika devletlerinin ekonomik yönden güçlenmeye başlaması gibi gelişmelerin etkisiyle kıtadaki sömürgecilik giderek zayıfladı.
  • Gana (1957), Nijerya ve Sierra Lione (1960), Gambiya (1965) Kenya (1963), Tanganika ve Uganda İngiltere’ye karşı bağımsızlığını kazandı. Cezayir (1962), Tunus ve Fas (1956) ise Fransa’ya karşı bağımsızlığını kazanmıştı. Bugün dünyanın en borçlu kıtası olan Afrika’da dünyanın en fakir ülkeleri yer almaktadır. Dış ülkelerden gönderilen yardımların çoğu verimli kullanılmamıştır.
  • Ülkelerin dış ticaret hacmi son derece zayıftır. İnsan ve hayvan hastalıklarındaki artış, kötü yönetim, tarım arazilerinin azalması gibi sebepler üretilen gıda miktarının düşmesine neden olmaktadır. Sağlık sorunları, altyapı ve finansman eksikliği yüzünden en üst noktaya ulaşmıştır. 1970’ten beri Afrika’nın dünya pazarındaki payı yarıya inerken dış borcu 20 kattan fazla artmıştır.
  • Kıtada kara ve demir yolları şehir ve kasabaların altyapıları son derece yetersizdir. Tüm bu olumsuzlukların yanında Batı kültürünün etkisi ve Batı’nın siyasi, iktisadi müdahaleleri Afrika’daki geri kalmışlığın sebepleri arasındadır.

Vietnam

  • 19. yüzyılda Çinhindi Birliği içinde bir Fransız sömürgesi haline gelen Vietnam’da Fransa’nın ülkeyi ekonomik yönden sömürmesi ve siyasi baskısı, Fransız yönetimine karşı kuvvetli bir milli direniş hareketine sebep oldu. 1930 ve 1945 yılları arasında Fransa’ya karşı hareketlerde komünistler 1941’de Vietnam Bağımsızlık Cemiyetini (Vietminh) kurdular.
  • İkinci Dünya Savaşında Vietnam’ı işgal eden Japonya 1945’te teslim olunca, Vietminh birlikleri Hanoi’de iktidarı ele geçirdiler. Liderleri Ho Chi Minh Vietnam’ın bağımsızlığını ilan etti. Fransa güneyde milli ihtilali bastırmayı başardı. Fakat kuzeyde sömürge rejimini yeniden kurmak istemesi, Çinhindi Savaşlarının patlak vermesine sebep oldu. 1946’dan 1954’e kadar devam eden savaş, Fransa Dienbienphu Muharebesinde bozguna uğrayınca son buldu.
  • 21 Temmuz 1954’te Cenevre Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma kararlarına göre geçici olarak ülke, kuzeyde komünist kontrolündeki Demokratik Vietnam Cumhuriyeti, güneyde Vietnam Cumhuriyeti olmak üzere iki ayrı devlete bölündü. Bölünme hattı 17. paraleldi.

Diğer Ülkeler

  • Malezya İngiliz hâkimiyetindeki sömürge devleti durumuna İngiltere, Japonya, Avustralya, Yeni Zelanda ve Amerika Birleşik Devletleri’nin desteği ile 16 Eylül1963′ te Malezya Federasyonu’nun kurulmasına son verdi. Bu federasyona Malezya, Singapur, Saravak, Sabah ve Brunei Sultanlıkları katılmış, 1965’te Singapur federasyondan ayrılmıştır.
  • Uzun yıllar İngiliz sömürgeciliği altında kalan Seylan Adası, 1948 yılında İngiliz Milletler Topluluğuna dâhil, bağımsız bir üye devlet olmuştur.
  • Endonezya’da Ahmed Sukarno 1927’de kurulan Milliyetçi Partinin başkanı olmasıyla beraber Hollanda’ya karşı yapılan bağımsızlık mücadelesi güçlendi. 17 Ağustos 1945’te Japonların teslim olmalarıyla Endonezya’da Ahmed Sukarno başkanlığında bir hükümet kurularak bağımsızlıklarını ilan ettiler. İlk önce bağımsızlığı tanımayan Hollanda, daha sonra Endonezya’nın bağımsızlığını tanımak zorunda kaldı.
  • 1882’de İngiliz İstilasına uğrayan Birmanya (Myanmar) II. Dünya Savaşı’nın sonunda Japon işgali bitince İngilizlere karşı bir bağımsızlık savaşı başlatarak, 4 Ocak 1948’de bağımsızlığını ilan etti.

B) AFRİKA

  • II. Dünya Savaşı’nın sona erdiği 1945’te Afrika’da Fas, Mısır, Liberya ve Britanya Uluslar Topluluğuna bağlı olan Güney Afrika.
  • II. Dünya Savaşı’ndan Afrika’da en çok sömürgeye sahip İngiltere ve Fransa’nın oldukça yıpranmış bir şekilde çıkması
  • İngiltere ve Fransa dışında Afrika’da sömürgeleri olan Almanya, Belçika, Portekiz ve Hollanda’nın savaşın yıkıcı etkilerine maruz kalması buna karşı Afrika’da devletlerinin ekonomik yönden güçlenmeye başlamaları ve milliyetçiliğin güçlenmesi kıtadaki sömürgeciliğin zayıflamasında etkili olmuştur.
  • Bu yönde atılan ilk adım 1957 yılında İngiltere’ye karşı bağımsızlığını kazanan Gana olmuştur.
  • Gana’nın bağımsızlığını Nijerya ve Sierra Lione (1960) ve Gambiya ( 1965)’nın bağımsızlıkları izlemiştir.
  • Kenya’da 1952’de “ Mau Mau” gizli örgütünün başlattığı İngiltere’ye karşı isyan hareketi 1963’te bağımsızlığın kazanılmasıyla sonuçlanmıştır. Tanganika ve Uganda’da bu dönemde İngiltere’ye karşı bağımsızlığını kazanmıştır.
  • Fransa’ya karşı Afrika’da başlayan en önemli bağımsızlık hareketi Cezayir’de olmuştur. İkinci Dünya Savaşında (1942) Cezayir’i mukavemet merkezi olarak kullandı. Savaş bittikten sonra Cezayirliler gösterdikleri fedakârlığa karşılık bağımsızlık veya Fransızlarla aynı haklara sahip olmak istediler. Bu istek Fransızlar tarafından büyük bir tepki ile karşılandı ve halk katledilmeye başlandı.
  • 1948’de Fransa buranın sömürge değil, Fransa toprakları olduğunu ilan etti. Dış dünyaya karşı yapılan bu ilana rağmen burayı bir sömürge olarak idare etmeye çalışmışlar ve asla Cezayir halkına Fransızlarla eşit haklar tanımamışlardır.
  • Milli Kurtuluş Cephesi ve Cezayir Ulusal Hareketi’nin Fransa’ya karşı mücadelede teşkilatlanmaya başlayan halk, muntazam bir ordu kurmayı başardı. 1954 senesinde bilfiil başlayan silahlı mücadele, 1956 senesinde bağımsızlığa kavuşan Fas ve Tunus’un da desteğini sağladı. Mücadele 1962’de Evian Antlaşması’nın imzalanması ve Cezayir Demokratik Halk Cumhuriyeti adıyla bağımsızlığın kazanılmasıyla neticelendi.
  • Fransa 1956 yılında Cezayir’i elde tutmak istediği için Fas ve Tunus’un bağımsızlığını tanımıştır.
  • 1911 yılında İtalya’nın hâkimiyetine giren Libya (Trablusgarp) müttefik devletlerin yardımı ile 1951 yılında yabancıların idaresi son bularak Libya Krallığı kuruldu. 1953 yılında Arap Birliğine ve 1955 yılında da BM’ye üye oldu.

Afrika Savaşları

Afrika Birliği, kıtada 1963 yılından bu yana meydana gelen 30 büyük savaşı şu şekilde sınıflandırmıştır. Bağımsızlık sonrası savaşlar, siyasi savaşlar, doğal kaynakların (petrol, bakır, altın vb.) kontrolü amacıyla yapılan savaşlar, etnik savaşlar, uyuşturucu ve elmas trafiğinin kontrolü amacıyla yapılan savaşlar.

İç Savaşların Nedenleri

— Ulusal bütünlüğü sağlayıcı etkenlerin olmaması nedeniyle ulus-devlet oluşumuna uyum sağlanamamıştır. Hâlihazırda, ulus-devlet süreci sancılı bir süreçtir. Avrupa’nın büyük imparatorlukları da yüzyıllar süren iç savaşlar sonrasında ulus devletlere dönüşebilmiştir.

— Afrika ülkeleri ise bu sürecin henüz başındadır (Somali, Çad, Uganda). Sömürgeci güçlerin etnik, dinî ve diğer yerel gerçeklikleri göz ardı etmek suretiyle oluşturdukları yapay sınırlar çatışma tohumları ekmiştir (Eritre, Kamerun, Togo, Gana).

— Soğuk Savaş döneminde büyük devletlerin kışkırtmalarıyla meydana gelen toplumsal ayaklanmalar ve bağımsızlık hareketleri ortaya çıkmış ve bu esnada bazı çatışma süreçleri tetiklenmiştir (Angola, Mozambik, zimbabwe, Namibya). Kıta’da şiddetli bir etnik ayrımcılık ve düşmanlık hüküm sürmektedir (Burundi, Raunda, Liberya).

— Dinî farklılıklar önemli bir çatışma dinamiğidir (Sudan). Geçim kaynağı hâline gelen çok uluslu ve çok etnik yapılı çeteleşmeler pek çok çatışmaya kaynaklık etmektedir (Somali, Kongo, Fildişi Sahili)

— Zengin yeraltı ve yer üstü kaynaklarına sahip Kara Kıta’nın gelişmiş ülkelerin ham madde ihtiyacına hitap etmesi ve bu nedenle de neosömürgecilik faaliyetlerinin devam edecek olması, Afrika ülkelerindeki iç savaş ya da çatışmaların yabancı devletlerin müdahalesine açık olacağını ve çatışmaların devam edeceğinin habercisidir.

Afrika Birliği Teşkilatı

25 Mayıs 1963 tarihinde kuruldu, 9 Temmuz 2002’de dağıldı. Afrika Birliği (AfB) – African Unity-(AU), bu kurumun yerini aldı. Temel amacı Afrika ülkeleri arasında dayanışma ve işbirliğini artırmaktır. Merkezi Etiyopya’nın Addis Ababa şehri idi. Örgüt Şartı’nı 32 devlet imzalamıştır.

F) SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİNDE TÜRK DIŞ POLİTİKASI

  • Türkiye II. Dünya Savaşı’ndan sonra SSCB’nin baskısı üzerine Batı Bloğu’na yakın bir politika izlemeye önem vermiştir.

Bu durumun nedenlerine baktığımızda;

— II. Dünya Savaşı sona ermeden 19 Mart 1945’te Moskova Büyükelçisi Selim Sarper’i kabul eden Molotov, Sovyet hükümetinin günün şartlarına ve II. Dünya Savaşı sonunda ortaya çıkan yeni duruma uygun olmadığı için esaslı değişiklikleri geciktirdiğine inandığı 17 Aralık 1925 tarihli Türk-Sovyet Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşmasını feshettiğini bildirmiştir.

— Türkiye’nin yeni bir anlaşmanın yapılması önerisine karşı 7 Haziran 1945’te Molotov, Büyükelçi Sarper’e iki ülke arasında yeni bir antlaşma yapılabilmesi için; Boğazların Türkiye ile birlikte savunulması, bunu sağlamak için de Sovyetlere Boğazlarda deniz ve kara üsleri verilmesi, Montreux Sözleşmesinin değiştirilmesi, Kars ve Ardahan’ın Sovyetler Birliği’ne iade edilmesi gerektiğini ileri sürmüştür.

— Bir yıl sonra ise 8 Ağustos 1946’da Boğazlarla ilgili görüşlerini içeren bir notayı Türkiye’ye vermiştir. Bu notada; Sovyetler Birliği, İkinci Dünya Savaşı içinde meydana gelen olayların, Montreux Sözleşmesinin Karadeniz devletlerinin güvenliğini sağlamakta yetersiz kaldığını ileri sürerek, Boğazlardan geçiş rejimini düzenleme yetkisinin Türkiye ile Karadeniz devletlerine ait olmasını ve boğazların Türkiye ile Sovyetler Birliği tarafından ortaklaşa savunulmasını istemiştir. Sovyet notası üzerine ABD ve İngiltere ile durumu görüşen Türkiye, bu istekleri reddetmiştir.

—Sovyetler Birliği 24 Eylül’de ikinci bir nota vererek aynı istekleri tekrarlamıştır. Bu ortamda Türkiye, Sovyet tehlikesine karşı bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü koruyabilmek amacıyla, 1939 yılından itibaren ittifak içinde bulunduğu İngiltere’nin ve savaş sonunda dünyanın en güçlü devleti olarak ortaya çıkan ABD’nin desteğini aramıştır. Fakat gerek Türkiye’nin savaşta tarafsız kalmış olması, gerekse Türkiye’de büyük bir endişe uyandıran Sovyet davranışlarının batıda aynı tepkiyle karşılanmaması sebebiyle başlangıçta istediği desteği elde edememiştir.

— Bu arada Yunanistan’da iç savaş başlaması ve komünizm tehlikesinin güçlenmesi üzerine İngiltere’nin de telkinleriyle ABD, Türkiye ve Yunanistan’a Truman Doktrini çerçevesinde yardım yapmaya başlamıştır.

—12 Temmuz 1947’de Türk-Amerikan ikili antlaşmasını, 4 Temmuz 1948’de imzalanan ekonomik işbirliği antlaşması takip etti. Anlaşmadan sonra Marshall Planı çerçevesinde 1949–1951 yılları arasında Türkiye’ye ABD ekonomik yardım yaptı. 1951 yılından sonra bu yardım “Ortak Savunma Programı”na dâhil edilecektir.

a) Türkiye’nin NATO’ya üye olması

  • SSCBnin yayılmacı bir politika izlemezi ve Cominform’u kurarak Doğu Bloku’nu oluşturması üzerine ABD SSCB’ye karşı ortak bir savunma örgütü kurulması kararını almış ve 4 Nisan 1949’da NATO (North Atlantic Treaty Organization)’yu kurmuştu.
  • Türkiye’nin bu dönemde Avrupa Konseyi’ne üyeliğinin kabul edilmiş olmasına rağmen NATO’ya üye olma girişimleri özellikle İngiltere olmak üzere bazı Avrupalı devletler tarafından siyasi, ekonomik ve kültürel gerekçelerle reddedildi.
  • Bu arada Türkiye’de DP’nin iktidara gelmesiyle beraber liberal eğilimli bir politika izlemesi ABD ile ilişkileri yeni bir istikamete yönlendirmişti.
  • Bu durumu fırsat bilen DP yönetimi meclis kararı olmadan 4.500 kişilik bir askeri gücü ABD’nin önderliğini üstlendiği NATO kuvvetlerine yardımcı olması için Kore’ye gönderdi.
  • Kore Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin NATO’ya alınması konusunda ABD’nin tavrı değişmeye başladı. Çünkü Kore Savaşı, İkinci Dünya Savaşından sonra artık çıkması beklenmeyen bölgesel savaşların hiç de ihtimal dışı olmadığını gösterecek ve NATO ülkelerini, özellikle de ABD’yi Sovyetler Karşısında daha etkili tedbirler almaya yöneltecektir. Sonuçta Sovyetler Birliği’ne karşı set çekme ve çıkabilecek muhtemel bir savaşta askeri üslere ihtiyaç duyulması sebebiyle ABD, Türkiye’nin NATO’ya alınmasını gerekli görecektir. Bu gelişmelerden sonra NATO Bakanlar Konseyi 15 – 20 Eylül 1951 tarihinde Türkiye ve Yunanistan’ın NATO’ya üye olarak alınmasına oybirliği ile karar verdi. T.B.M.M.’de 18 Şubat 1952’de Kuzey Atlantik Antlaşmasını tasdik etmiş böylece Türkiye NATO’ya resmen üye olmuştur.

Kore Türk Tugayı, Tuğgeneral Tahsin Yazıcı komutasında, 12 Ekim 1950’de Kore’ye gitmiş ve savaşta kendisine verilen görevleri üstün başarı ile yerine getirmiştir. Böylece Türkiye Devleti fiilen Kore Savaşına katılmıştır. (Türk askeri Kunuri denilen yerde büyük başarı kazanmıştır.)

  • Türkiye’nin NATO’ya alınmasında, Kore’deki askeri başarısı, uluslar arası sorunlarda Batılılarla birlikte hareket etmesi ve modern olmamakla beraber güçlü bir kara ordusuna sahip olmasının yanı sıra, Batı savunması için gerekli olan jeopolitik yerinin önemi, birinci derecede etkili olmuştur denilebilir.

Başbakan Adnan Menderes’in Türkiye’nin NATO’ya girişi üzerine TBMM’de yaptığı konuşmadan…

“… Muhterem arkadaşlar: Bu başarı; hiç şüphe yok, Türk milletinindir! Yine hiç şüphe yok ki Türk milletinin iradesini tıpkı Türk milletinin kendisi gibi en geniş yetkilerle yürütmekte olan sizlersiniz, binaenaleyh eser sizlerindir. (…) Muhterem arkadaşlar: Bu Pakta girişimiz hadisesinin, memleketimiz için olduğu kadar dünya için de hayırlı ve uğurlu olmasını temenni ederken heyecanımın daha fazla söz söylemeye müsaade etmediğini görmüş olmanızı tahmin ederek özür diliyorum ve huzurunuzdan ayrılıyorum.”

ABD, NATO STRATEJİLERİ VE TÜRKİYE

NATO kuruluşundan itibaren savunma politikalarını NATO Stratejisi” adı verilen ana başlıklar altında toplamıştır. Bu stratejilerle ilgili kısaca şunlar söylenebilir:

Sınırlı Savaş Stratejisi: NATO’nun kuruluş yıllarında ABD Hava Kuvvetleri zayıf olduğu için SSCB karşısında askerî sayısal dengenin sağlanması benimsendi. Bu yaklaşıma göre NATO’nun asker sayısı hızla artırılması planlandı.

Kitlesel Karşılık Stratejisi: NATO için bu kadar asker beslemek hem çok pahalıydı hem de atom silahları kapasitesini hızla geliştiren SSCB, konvansiyonel (klasik silahlar) güçle durdurulmayacak bir niteliğe bürünmüştü. Bu çerçevede, benimsenen bu stratejiye göre NATO, SSCB’ye karşı kullanabileceği nükleer silahlar için üslere ihtiyaç duymaktaydı.

Esnek Karşılık Stratejisi: SSCB’nin de etkili nükleer silahlar ve füzeler geliştirmesi, “nükleer caydırıcılık” kavramının yerini “nükleer denge” kavramına terk etmesine yol açtı. Olası bir saldırıda en son seçenek olarak nükleer silahlara başvurulacaktı.

İleri Savunma Doktrini: 1970’lerin sonlarında benimsenen bu doktrine göre çatışma, yerleşim merkezlerinden mümkün olduğunca ileride ve uzakta tutulmalıydı. Böylece merkezden uzak kanat ülkelere daha fazla yük düşüyordu. Bu nedenle üye ülkeler, kendi sınırlarından mümkün olduğunca uzakta savaşa gireceğinden bu ülkelerin hava kuvvetlerinin geliştirilmesine yönelik adımlar atıldı.

Soğuk Savaş Sonrası NATO Stratejileri:

Varşova Paktının dağıldığı bir ortamda NATO’ya gerek olmadığı tartışılırken Ekim 1991’de NATO, yeni bir strateji benimsedi. Buna göre, NATO’nun tek var oluş nedeninin toplu savunma olmadığı vurgulanıyor, İttifakın, üyelerinin güvenliğini etkileyen her türlü krizin yönetimiyle ilgilendiği belirtiliyordu. Nisan 1999’da NATO, yine bazı yeni ilkeler benimsedi. Üye ülkeleri tehdit eden etnik ve dinî rekabet, terörizm, insan hakları ihlalleri, bölgesel çatışmalar gibi konuları NATO’nun yakından takip ettiği belirtilerek NATO’ya yeni görev alanları oluşturuldu.

  • Türkiye’nin bu üyelikle Batılılara yaklaşma politikası, bir yandan ülkenin ekonomik kalkınması ve silahlı kuvvetlerinin modernizasyonu için gerekli kaynakların dış yardım yoluyla Batıdan kolay sağlanabileceğine inanılması gibi amaçlar etkili olmuştur.

b) Avrupa Konseyi’ne Üyelik

  • 5 Mayıs 1949’da 10 ülke-Belçika, Danimarka, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, İsveç ve İngiltere merkezi Strasburg olmak üzere Avrupa Konseyi’ni kuran antlaşmayı imzalamışlardır. Şu an Avrupa Konseyi’nde 47 üye ülke bulunmaktadır. Türkiye 8 Ağustos 1949’da Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin davetiyle beraber Yunanistan ve İzlanda ile birlikte konseye katılmıştır.
  • Türkiye’nin AVRUPA Konseyi’ne girmesinde; batı bloğuna yakın olma amacı, ABD ile ilişkileri güçlendirme isteği, Avrupalı devlet statüsünde sayılma ve Türkiye’nin Avrupa ile her türlü alanda bütünleşme sağlama amaçları etkili olmuştur.

c) Balkan Paktının Kurulması

  • Türkiye’nin NATO’ya üye olması SSCB ve Bulgaristan tarafından tepkiyle karşılandı. Buna karşı ABD ise NATO üyesi Türkiye ve Yunanistan’ın yanına SSCB’nin kontrolü dışında olan Yugoslavya’yı da katarak SSCB’nin Balkanlara ve Akdeniz’e yayılmasının önüne set çekmek istiyordu.
  • Bu gelişmelerin etkisiyle üç ülke arasında başlayan görüşmeler Türkiye, Yugoslavya ve Yunanistan arasında 28 Şubat 1953’te “Dostluk ve İş Birliği anlaşması” (Bled Antlaşması) imzalanması ve Balkan Paktı kurulmasıyla son buldu.
  • Bu antlaşmayla üç devlet aralarında ekonomik ve kültürel iş birliği yapacaklar, sorunlarını barışçı yollarla çözecekler, ortak savunma konusunda iş birliğini sürdüreceklerdi. Pakt 9 Ağustos 1954’te “Siyasi İş Birliği ve Karşılıklı Yardım Antlaşması” imzalanarak Üçlü Balkan İttifakı’nın kurulmasıyla daha da gelişti.
  • Ama daha paktın ilk günlerinden itibaren Türkiye ve Yugoslavya arasında görüş ayrılıkları ortaya çıkmış ve 1955’ten itibaren Sovyetlerle ilişkilerini düzeltmeye başlayan bu ülkenin pakta ilgisi azalmıştır. Türkiye ile Yunanistan arasında Kıbrıs sorununun ortaya çıkmasıyla da Paktın doğurduğu olumlu hava silinmeye başlamıştı. Pakt 1960 yılına kadar devam etmiş 1960 Haziranında da resmen sona erdiği açıklanmıştır.

d) Bağdat Paktı ve CENTO üyeliği

  • ABD’nin Sovyet yayılmacılığına karşı Ortadoğu’da ortak bir savunma ve işbirliği kurmak istemesi üzerine kurulan Bağdat Paktı’nın kuruluşunda Türkiye oldukça önemli bir rol oynamıştır.
  • Türkiye hem NATO’ya girerken İngiltere’ye verdiği Ortadoğu’nun savunulmasında aktif rol alacağı sözünü yerine getirme hem de Ortadoğu’da etkinliğini artırma amacıyla paktın kurulmasına öncülük etmiştir.
  • Ancak pakt kuruluş amacına ulaşamamış, Türkiye’nin SSCB ile ilişkilerini gerginleştirmiştir. Ayrıca pakta karşı çıkan başta Mısır olmak üzere Arap ülkeleriyle (Suriye, Suudi Arabistan ve Yemen) ilişkileri de olumsuz yönde etkilemiştir.
  • Irak’ta monarşinin devrilmesi sonucunda pakttan ayrılma kararının alınması üzerine paktın merkezi Ankara’ya taşınarak CENTO ( Merkezi Antlaşma Örgütü – Central Treaty Organization) adını almıştır.
  • ABD’nin yoğun desteğine rağmen 20 yıl devam eden örgüt, 12 Mart 1979’da Pakistan’ın ve İran’ın ayrılması ile dağılma noktasına geldi.

G) SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİNDE TÜRKİYE’DE MEYDANA GELEN ÖNEMLİ GELİŞMELER

a) Siyasi Gelişmeler

  • II. Dünya Savaşı’nın bitmesiyle beraber Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün demokrasiyi savunan müttefiklerle ilişkileri güçlendirmek isteyen çok partili hayata geçiş sürecini hızlandırmasına sebep olmuştur.

1. Demokrat Parti’nin (DP) Kuruluşu

  • Bu dönemde CHP’nin içinde Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu kabulü sırasında parti içi muhalefet oluşmuş bu muhalefetin başını Adnan Menderes Celal Bayar, Fuat Köprülü ve Refik Koraltan çekmiştir.
  • Bayar, Menderes, Köprülü ve Koraltan’ın verdiği “ Dörtlü Takrir”in reddi üzerine bu kişilerin parti kurma çalışmaları başlamıştır.
  • Partiden yazdıkları sert yazılar nedeniyle ihraç edilen Menderes, Köprülü ve Koraltan’a CHP’den ve milletvekilliğinden istifa eden Bayar’da katıldı. Celâl Bayar, 1 Aralık 1945’te parti kuracaklarını açıkladı. İnönü tarafından Çankaya Köşkü’ne çağrılan Celâl Bayar, cumhurbaşkanından gerekli desteği aldıktan sonra 7 Ocak 1946 günü Demokrat Parti (DP) kuruldu.

2. 1946 Seçimleri

  • DPnin baskıları üzerine CHP Milletvekili Seçim Yasası’nı değiştirmiş ve Cumhuriyet tarihinde ilk defa tek dereceli seçim esasına geçilmiştir.
  • 1946 yılında yapılan seçimlere birden fazla parti ile gidildi. Bu seçimde CHP 397, DP 69, Bağımsızlar da 7 milletvekilliği kazandı. Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk çok partili genel seçimi olan bu seçimi adli denetim dışında açık oy, gizli sayım ve çoğunluk sistemi esasına göre yapıldı. (açık oy – gizli tasnif)

Soğuk Savaş Döneminde Türkiye’nin üye olduğu uluslar arası kurumlar

  • Avrupa Konseyi
  • OECC (Avrupa iktisadi İş Birliği Örgütü)
  • IMF (Uluslararası Para Fonu)
  • Dünya Bankası
  • NATO (Kuzey Atlantik Savunma ittifakı)
  • Balkan Paktı
  • Bağdat Paktı ve CENTO

3. 1950 Seçimleri

  • Türkiye tarihinin ilk demokratik seçimleridir. Bu genel seçim ile TBMM 9. dönem milletvekilleri seçilmiştir. 14 Mayıs 1950’de yapılan seçimlerden Demokrat Parti aldığı % 55,2 oy oranı 408 Milletvekili ile birinci parti olarak çıktı. Seçimlere katılım % 89 ile yüksek bir orana ulaşmıştı. CHP 69 Milletvekili çıkarabildi. Böylece 27 yıl süren CHP iktidarının sona ermesiyle DP iktidarı başladı.

4. Demokrat Parti İktidarı

  • Demokrat Parti’nin kurulmasından ekonomik sıkıntıların artması üzerine ekonomik konularda hükümete olan tepkilerin artması üzerine DP ile CHP arasında ilişkiler gerginleşti. Bunun üzerine İsmet İnönü taraflar arasındaki gerginliği azaltmak amacıyla iki partinin liderleriyle görüşmeler yapmış ve 12 Temmuz Beyannamesi’ni yayınlamıştır. (Beyannamede İnönü, siyasal partilerin Türk demokrasisinin vazgeçilmez unsurları olduğunu vurguladı.)

Bu beyannamenin yayınlanmasından sonra partinin CHP’ye bağlı güdümlü bir demokrasi yürüttüğünü öne süren Fevzi Çakmak, Yusuf Hikmet Bayur, Kenan Öner, Osman Bölükbaşı, Sadık Aldoğan ve Yusuf Kemal Tengirşenk, 20 Temmuz 1948’de Millet Partisi’ni (MP) kurdu.

  • 14 Mayıs 1950 günü yapılan seçimler Türkiye’de 27 yıllık tek parti devrini sona erdirdi.1923’ten beridir tek başına ülkeyi idare eden Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı halkoyu ile Demokrat Parti’ye devretti. Seçim sonuçlarına göre DP %52,7 oy alarak 408 milletvekilliği kazanmıştı.
  • CHP %39,4 ile 69 milletvekili ile temsil edilme hakkı kazandı. Millet Partisi 1,bağımsızlar 9 milletvekiline sahip oldular. Atatürk’ten sonra 11,5 yıldır cumhurbaşkanlığı görevinde bulunan İsmet İnönü artık ana muhalefet lideriydi.22 Mayıs 1950 günü TBMM açıldı.
  • Refik Koraltan başkanlığa seçildi. Ardından yapılan cumhurbaşkanlığı oylamasında DP Genel Başkanı, İzmir milletvekili Celâl Bayar 453 milletvekilinin katıldığı oylamada 387 oy alarak Türkiye Cumhuriyeti’nin üçüncü cumhurbaşkanı seçildi.
  • Hükümeti kurmakla DP Aydın Milletvekili Adnan Menderes görevlendirildi. Aynı gün Menderes kendisinin ilk cumhuriyet’in 19.hükümetini kurdu.

1950 seçimleri tarihimizde “Beyaz Devrim” olarak adlandırılmıştır.

  • Bu dönemde Türkiye’ye Marshall Planı çerçevesinde ABD yardımları başladı. NATO’ya üyelik kabul edildi.

5. 1954 Seçimleri

  • CHP’nin ekonomik sıkıntılara ana muhalefet partisi olarak önemli çözümler getirememesi Demokrat Partiyi güçlendirdi. 2 Mayıs 1954 seçimlerinde Demokrat Parti gücünü iyice arttırdı. DP 5,1 milyon oy alarak Türkiye Cumhuriyeti Genel Seçimleri tarihinde (bugüne kadar) kırılamamış bir oy rekoru kırdı. Parti toplam oyların %57,5’luk kısmını almıştı.
  • TBMM,17 Mayıs 1954’te açıldı. Celâl Bayar 513 milletvekilinin katıldığı oylamada 486 oy alarak bir defa daha cumhurbaşkanlığına seçildi.

6. 27 Ekim 1957 Seçimleri

  • Ekonomide yaşanan darboğaz ve siyasi çalkantılar nedeniyle DP seçimleri bir yıl önceye aldı.27 Ekim 1957 günü yapılan seçimler öncesinde kampanya oldukça sert geçti. Seçimler iktidarı zayıflattı, muhalefetin elini güçlendirdi.
  • Seçimler öncesinde muhalefetin seçimlere bir cephe halinde girmesini engelleyen DP, yine de oy kaybından kurtulamadı. Sonuçlara göre DP %47,9 oyla 424 milletvekili çıkardı.
  • Celâl Bayar 610 milletvekilinden 413 DP milletvekilinin katıldığı oylamada 413 oy alarak üçüncü defa cumhurbaşkanlığına seçildi.
  • Bu dönemde ekonomide ortaya çıkan olumsuzluklar hükümete karşı eleştirileri artırdı. Hükümetin Vatan Cephesi kurma ve muhalif gazeteleri kapatma gibi baskıcı politikası yanında CHP liderlerine de saldırılar başladı.

7. 27 Mayıs Askeri Müdahalesi

  • İktidar – Muhalefet arasındaki çekişme hükümetin muhalif düşüncede olanları tutuklamaya kadar geniş yetkilere sahip bir Tahkikat Komisyonu kurmasına yol açtı. Mecliste yaşanan çekişme sokağa da yansıdı. İstanbul ve Ankara’da çıkan olaylar bu şehirlerde sıkıyönetimin ilan edilmesine yol açtı.
  • Bütün bu gelişmelerin Milli Birlik Komitesi Türk Silahlı Kuvvetleri adına ülke yönetimine el koydu. Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Cemal Gürsel başkanlığında bir hükümet kuruldu. Siyasi faaliyetler askıya alındı.
  • Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, TBMM Başkanı Refik Koraltan ve Başbakan Adnan Menderes başta olmak üzere Demokrat Parti’liler tutuklandı. Demokrat Parti,29 Eylül 1960’da kapatıldı.
  • Milli Birlik Komitesi idam cezalarından üçünü onayladı. Tutuklu bulunan Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu 16 Eylül 1961’de,Başbakan Adnan Menderes ise ertesi gün İmralı Adası’nda idam edildi. Celâl Bayar ve Refik Koraltan ile 11 kişinin idam cezası ömür boyu hapse çevrildi.

8. 1961 Anayasası

  • 1960 hükümet darbesinden sonra hazırlanarak 9 Temmuz 1961’de kabul edilen 1961 Anayasası olarak bilinen anayasa değişikliği, 1924 Anayasası’nı yürürlükten kaldırmıştır.
  • 1961 Anayasası, genç subayların yaptığı 27 Mayıs askeri müdahalesinin ardından, 37 yıllık bir dönemde gelişen politik yaşamın ve özellikle de çok partili siyasi ortamın ihtiyaçlarına daha iyi cevap verebilecek bir anayasaya gerek olduğu düşünülmüştür. Bu anayasa Soğuk Savaş dönemine aykırı olarak özgürlükleri arttıran Türkiye’nin en demokratik anayasasıdır.
  • 9 Temmuz 1961’de halkın oyuna sunularak oylamaya katılanların %60,4’ü tarafından kabul edilmiştir. 1982 Anayasası’na kadar yürürlükte kalmıştır.

1961 Anayasası ile;

— Güçler ayrılığı sağlanmıştır. ( Yasama-Yürüme-Yargı )

— Yasama gücü: Cumhuriyet Senatosu ve Millet Meclisi olmak üzere iki meclistir.

— Yürütmenin dışında bağımsız yargı organları kurulmuştur.

— Yasamadan çıkan yasaların anayasaya uygunluğunu kontrol eden Anayasa Mahkemesi kurulmuştur.

— Yürütmenin, yönetimin tüm eylemleri, kararları anayasal bir kuruluş olan Danıştay denetimine verilmiştir. Yani TBMM egemenlik hakkını kullanan tek organ olmaktan çıkıp Anayasa’da sözü edilen yetkili organlardan biri olmuştur.

— Kişinin temel hak ve özgürlükleri Anayasa ile güvenceye alınmıştır.

— 1961 Anayasası ile tam bir parlamenter sisteme geçilmiştir. Demokratik, sosyal ve hukuk Devlet Anlayışı güçlenmiştir.

b) Ekonomik Gelmeler

  • 1946 seçimlerinden sonra yeni kurulan hükûmet ekonomide liberalleşmeye yönelik adımlar attı. “7 Eylül 1947 Kararları” ile Türk lirasının değeri % 50 (1 ABD doları = 280 kuruş) düşürülerek ithalat kolaylaştırıldı ve bankaların altın satmalarına izin verildi.
  • Türkiye’de devletçi ekonomiden liberal serbest pazar ekonomisine geçişin ilk adımı bu kararlarla gerçekleşti. 1947’de Türkiye iktisadi Kalkınma Planı hazırlanarak Marshall Planı çerçevesinde alınacak yardımlar için gerekli hazırlık yapıldı. Aynı yıl IMF ve Dünya Bankasına üye olundu. 1948’de OEEC’ye (Avrupa İktisadi İşbirliği Örgütü) üyelik kabul edildi.
  • Marshall yardımıyla desteklenen makineleşmenin etkisiyle ekili tarım alanı hızla arttı ve tarımda önemli bir ilerleme sağlandı. Tarımın etkisiyle ekonomide %13’e varan büyüme yaşandı. 1951’de yabancı yatırımı teşvik amacıyla yasa çıkarıldı. Ancak beklenen yatırımların gelmemesi üzerine hükümet bizzat yatırım hareketlerine yöneldi. İnşaat, sanayi ve tarım alanlarına öncülük verilerek 17 kamu iktisadi teşebbüsü hayata geçirildi. Kara yolu yapımı hız kazandı. Karayollarının gelişmesiyle otomobil sayısında artış görülmüştür.
  • 1953’te ekonomik zayıflama süreci başladı. Dışa açılma ve dünya ekonomisiyle hızlı bütünleşme dönemi sona erdirilerek ithalat ve döviz denetim altına alınmaya çalışıldı. 1954’te ekonomik canlılık son buldu. Kuraklığın etkisiyle tarımsal üretim düştü. Ekonomide büyüme % 4’te kaldı ve dış ticaret açığı büyüdü. Hükümetlerin yatırımları devam ettirmesi ve ithalatın devam etmesi 1958’de IMF’den ilk dış borcun alınmasıyla sonuçlandı.

c) Sosyal ve Kültürel Hayat

  • Türkiye’de II. Dünya Savaşı’ndan sonra birçok alanda yaşanan değişim kültürel alanda da kendisini göstermiştir. Refah seviyesi yükselen halkın alışkanlıkları değişmeye başladı. Köylerden kentlere doğru bir göç hareketi yaşandı. Bu dönemde başta caz olmak üzere Rock and Roll ve diğer müzik türleri Türkiye’yi etkisi altına almaya başladı.
  • Radyo ve plaklar aracılığıyla gençler yeni müzik akımlarını takip etti. Zeki Müren, Müzeyyen Senar, Neşet Ertaş, Erol Büyükburç gibi isimler dönemin önemli sanatçıları arasındadır.
  • Yine bu dönemde sinema alanında gelişmeler yaşandı. Ö. Lütfi Akad’ın “Vurun Kahpeye” filminde Batı’nın etkileri görülür. Roman ve hikâye yazarları II. Dünya Savaşı’nın Türk toplumu üzerindeki olumsuzlukları, geri kalmışlığı, ekonomik sıkıntıları, gelir dağılımındaki dengesizliği eserlerinde işlediler.
  • Sağlık konusunda bu dönemde başta verem olmak üzere salgın hastalıklarla mücadele edildi. Kırsalda yaşayan halkın sağlık sorunlarının çözümüne yönelik çalışmalar yapıldı. Verem Hastaneleri ile Ankara Ebe ve Hemşire Okulu açıldı.
  • 1947 Türkiye İktisadi Kalkınma Planı hazırlanarak Marshall Planı çerçevesinde alınacak yardımlar için gerekli hazırlık yapılmıştır. Bu plan tarım, haberleşme, sulama, enerji, demir-çelik, maden ve sanayi alanlarını temel etkinlik noktaları olarak kabul ediyor ve tarımsal gelişme üzerinde odaklaşıyordu.
  • Türkiye 1948’de Marshall Planı yardım kapsamına alınarak OEEC’ye (Avrupa İktisadi İşbirliği Örgütü) üye olmuştur.
  • Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle yeni hükümet devletin ekonomik yaşamındaki etkinliklerini sınırlamaya ve özel kesimin gelişmesini desteklemeye önem vermiştir.
  • 1950–1953 döneminde gerek tarımda gerekse sanayileşmede önemli gelişmeler sağlanmıştır. Tarımın makineleşmesi, kredi imkânları ve tarım için belirlenen yüksek fiyat politikası ile birlikte iklimin elverişli olması, bu dönemde tarım üretimini artırmıştır. Aynı zamanda, yabancı sermaye girişini kolaylaştırıcı uygulamalar, para arzının artırılması, ithalatın sınırlandırılması ve dış krediler ile yardımlar sayesinde de hızlı bir gelişme gözlenmiştir. Bu dönemde, büyük kamu yatırımlarına ağırlık verilmiştir.
  • Plansız ekonominin ortaya çıkardığı olumsuzluklar ve ardından gelen askeri müdahale üzerine 1960 yılında Devlet Planlama Teşkilatı’nın kurulmasıyla tekrar planlı ekonomiye geçilmiştir.
  • 1950–60 arası dönemde tarımda, hayvancılıkta, üretimde 1945–1949 ve 1960–70 arası döneme göre oldukça önemli gelişmeler sağlanmıştır.

H) SOĞUK SAVAŞ DÖNEMİNDE DÜNYADA MEYDANA GELEN BİLİMSEL, TEKNOLOJİK VE KÜLTÜREL GELİŞMELER

  • II. Dünya Savaşı’ndan önce büyük bir buhran dönemi yaşayan büyük sanayi ülkeleri,

1945–1975 yılları arasında benzeri görülmemiş bir ekonomik büyüme yaşadı. Dünyadaki toplam üretim, üç katına çıktı. Petrol, elektrik ve otomotiv gibi bazı sektörlerde üretim, on kat hatta daha fazla arttı. Yıllık % 5 civarında büyüme oranı yakalandı. Üretimde uzun süreli bir gerileme yaşanmadı ve işsizlik hep çok düşük bir düzeyde kaldı.

  • Ekonomik gelişmenin yanında bir diğer önemli gelişme hızlı nüfus artışı oldu. Asya’nın, Afrika’nın ve Latin Amerika’nın yoksul bölgelerinde, sanayileşmiş ülkelerde hızlı bir doğum artışı oldu.
  • Şehir kültürünün gelişmesi ve ulaşımın önem kazanması otomobil üretimini artırdı. Hızlı kentleşme geleneksel aile yapısını, toplumsal ilişkileri değiştirdi. Savaş yıllarında erkeklerin cephede olmaları kadınların birçok iş kolunda çalışmalarına sebep oldu. Kadınların sorunlarına ve haklarına yönelik “Kadın Hareketleri” ortaya çıktı. Lüks yaşama yönelik eşyalar evlerde kullanılmaya başlandı. Yaşam kalitesi yükseldi.
  • Televizyonun icadıyla radyo ve sinemanın önemi azaldı. Müzik alanında Amerikan hayat tarzını sorgulayan “Rock an Roll” müziği ortaya çıktı. 1956–1958 arasında bu müzik türünde Elvis Presley büyük bir çıkış yakaladı.
  • II. Dünya Savaşı’ndan sonra fen ve sosyal bilimler hızlı bir gelişme gösterdi. II. Dünya Savaşı sırasında geliştirilen bilgisayarlar insan yaşamını her alanda etkiledi. Savaş yıllarında Amerikalı bilim adamları tarafından ENİAC adlı ilk bilgisayar yapıldı.
  • Füze teknolojisinde sağlanan ilerleme sonucunda ilk uydu Sputnik SSCB tarafından uzaya gönderildi (1957). Böylece atmosfer ve uzayın keşfedilmesiyle, yerküremiz ve onun çevresi hakkında pek çok yeni bilgilere sahip olundu.
  • ABD, SSCB’nin bu çalışmasına karşılık 29 Haziran 1958 ‘de NASA’yı kurdu. (National Aeronautics and Space Administration) (Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi)
  • SSCB, 12 Nisan 1961’de Vostok – I uzay aracı ile ilk insanlı uzay aracını yolladı.

12 Nisan 1961′de Yuri Alekseyeviç Gagarin, Vostok 1 uzay aracına binmiş, uçuş önceki kontrollerini tamamlamış ve geri sayıma hazırlanmıştı. Kalkıştan birkaç saat sonra, tarihteki 108 dakikalık ilk yörüngeye oturan insanlı uzay uçuşunu gerçekleştirecek, bu uçuş sırasında basit ve bir o kadar da güzel şu cümleler ağzından dökülecekti:

Dünya masmavi görünüyor. Ne kadar da muhteşem. İnanılmaz!

  • ABD, SSCB’nin bu hamlesine karşılık 16 Ağustos 1969’daki Apollo 11 uzay projesiyle Ay’a ilk insanı yolladı.
  • Bu gelişmeler uluslararası rekabeti uzaya taşıdı. Nükleer çalışmalar hız kazandı. Nükleer enerji elektrik üretiminde kullanılmaya başlandı.

5 Ağustos 1930’da Wapakoneta, Ohio’da dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimi sırasında izcilik yaptı. Purdue Üniversitesi’nde havacılık ve uzay mühendisliği okudu. Kore üzerinde Amerikan Deniz Kuvvetleri pilotu olarak 78 saat uçuş yaptı. 1956 yılında evlendi, eşinden üç çocuğu oldu. ABD uzay programına astronot olarak katılmak için başvurdu, denemelerden başarıyla geçti. Gemini 8 uçuşuyla ilk kez uzaya gitti. 20 Temmuz 1969 tarihinde Apollo 11 ile yaptığı ay yolculuğunda aya ilk ayak basan insan oldu. Ay üzerinde yaptığı yürüyüşte ilk söylediği ve tarihe geçen cümle şudur:

[Bir] insan için küçük, insanlık için dev bir adım. That’s one small step for [a] man, one giant leap for mankind.

  • Biyoloji alanında DNA’nın kimyasal yapısı çözüldü. Tarımsal alanda ilaçlarla, uygun tohumlukların seçilme ve gübrelemeyle, sanayide ilerlemiş tüm ülkelerde tarım hayatı kökten değişti. Kimya laboratuarlarında yapılan yeni sentetik maddeler, sanayide gittikçe önem kazandı.
  • Televizyon, günlük hayatın bir parçası oldu. Uzak yerler arasında telefon iletişimi de gelişti. Şehirlerde nüfusun artması, sıra evler ve toplu konutları yaygınlaştırdı. Kule ve gökdelenlerin inşasına da önem verildi.
  • Sürrealizm’in temsilcilerinden Breton, Duchamps, Masson gibi edebiyatçılar ve sanatçılar Amerika’ya göç ederek yaşamlarını burada devam ettirdiler. Bu akımın etkileri 1960’ların ortalarına kadar sürdü.
  • Avrupa ve ABD’de soyut resim anlayışı gelişme gösterdi. Böylece New York, Paris için kullanılan sanatta “Batı’nın başkenti” unvanını aldı.
  • İnsanlar konforlu ve lüks evlerde yaşamaya başladılar, merkezî ısıtma sistemi bulunan, telefon ve elektrikli aletlerle donatılmış evlere sahip oldular.
  • Eğlence alışkanlıkları da önemli değişikliklere uğradı. Pikap ve transistör sayesinde çoğunlukla Anglosakson kökenli müzikler dinlenmeye başlandı. Otomobilin yaygınlaşmasıyla yapılan yolculukların sayısı arttı.
  • Radyo ve sinemanın önemi televizyonun icadıyla azaldı. Bu dönemde aşırı nüfus artışı dünyada genç bir kitlenin oluşmasına yol açtı. Yine bu dönemde geliştirilen bilgisayarlar insan yaşamını her alanda etkiledi.
  • ABD’li yazar Ernest Hemingway 1954 yılında, John Steinbeck ise 1962 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan yazarlar oldu.
  • Akdeniz’de kıyısı olan ülkeler 1951’de Mısır’ın İskenderiye şehrinde Akdeniz Oyunları adı altında bir spor organizasyonu düzenlediler. UEFA Şampiyon Kulüpler Kupasını İspanya’nın Real Madrid takımı kazandı.

Bu dönemdeki diğer önemli buluşlar:

  • Transistör (1947) , Kalp pili ( 1950) Lazer (1960)
  • 1946 John Mauchy ve John Eckert’in geliştirdiği, Amerika’nın ilk elektronik bilgisayarı ENIAC halka gösterildi.
  • 1947 Edwin Land bir dakikadan az bir sürede siyah beyaz fotoğraf çıkaran polaroid makineyi icat etti.
  • 1948 Willard Franck Libby, radyoaktif karbonla (karbon 14) tarihleme yöntemini geliştirdi.
  • 1949 İngiliz yazar George Orwell, ”1984”ü yazdı.
  • 1949 SSCB’de ilk atom patlaması oldu.
  • 1951 Kaptan Cousteau, Calypso Okyanus Gemisi’yle ilk yolculuğuna çıktı.
  • 1952 İlk bilgisayar IBM–701 piyasaya çıktı.
  • 1952 Fransa’yla İngiltere arasında ilk uluslar arası televizyon bağlantısı kuruldu.
  • 1952 Fransız romancı François Mauriac, Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı.
  • 1953 Francis Crick ile James Watson DNA molekülünün yapısını keşfetti.
  • 1954 Nükleer enerjiyle çalışan ilk denizaltı Nautilus, ABD tarafından suya indirildi.
  • 1962 Telefon konuşmalarının yanında canlı televizyon görüntülerini de ileten Telstar adlı uydusu fırlatıldı.
  • 1962 Ünlü müzik topluluğu Beatles, ilk plağının kaydını yaptı.

Blok Bilgiler

  • II. Dünya Savaşı sonrası ABD ve SSCB’nin liderliğinde dünya iki kutba ayrılmıştır. Bu döneme “Soğuk Savaş Dönemi” denir.
  • Berlin Buhranı’ndan sonra Almanya, Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrılmıştır.
  • Varşova Paktı, Cominform, Comecon gibi teşkilatların kurulmasında SSCB oldukça etkili olmuştur.
  • ABD ve Batılı devletler tarafından SSCB önderliğinde oluşturulan Doğu Bloku’na karşı 1949 yılında NATO (Kuzey Atlantik Savunma Paktı) kurulmuştur.
  • Truman Doktrini ve Marshall Planı Komünist Rusya’nın yayılmasına karşı ABD tarafından alınan önlemler arasındadır.
  • Schuman Planı’nı kabul eden Fransa, Almanya, İtalya, Hollanda, Belçika ve Lüksemburg Avrupa Kömür ve Çelik Birliği’ni kurdular.
  • Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun adı 1990’da Avrupa Topluluğu, 1994’te ise Avrupa Birliği olarak değiştirilmiştir.
  • İsrail Devleti, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra 1948 yılında kurulmuştur.
  • Eisenhower Doktrini ile ABD, Orta Doğu’daki güç ve otoritesini korumaya çalışmıştır.
  • Soğuk Savaşın ilk sıcak çatışmasında ABD ve SSCB karşı karşıya gelmiştir.
  • Kore Savaşı 27 Temmuz 1953 tarihinde imzalanan Panmunjon Anlaşması ile sona ermiştir.
  • Hindistan, İngiltere’den ayrılarak bağımsızlığını elde etmiştir.
  • “Sessiz Direniş” hareketini başlatarak Hindistan’ın bağımsızlığında etkili olan kişi Mahatma Gandhi’dir.
  • Muhammed Ali Cinnah, Pakistan’ın bağımsız devlet olmasında etkili olmuştur.
  • II. Dünya Savaşı’ndan sonra Asya ve Afrika’da bağımsızlıklarını kazanan ülkelere “Üçüncü Dünya Ülkeleri” denir.
  • Üçüncü Dünya Ülkeleri barış içinde bir arada yaşamak ilkesini Bandung Konferansı’nda kabul etmişlerdir.
  • Türkiye, Kore Savaşı’na asker göndermesi üzerine 1952 yılında NATO’ya alınmıştır.
  • Türkiye, 1946 yılında ilk kez çok partili hayata geçmiştir.
  • Adnan Menderes, Celal Bayar, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü yayımladıkları Dörtlü Takrir bildirisinden sonra Demokrat Parti’yi kurmuşlardır.
  • SSCB tarafından insansız ilk uydu olan Sputnik uzaya gönderilmiştir.
  • Türkiye, 1958 yılında Uluslararası Para Fonu olan IMF’den ilk defa dış borç almıştır.